Her kök-soyda ayrıca çeşitli aşamalardan geçilir. Bunların sayısı her zaman yedidir. Bir kök-soyu ile özdeşleşmiş bir dönemin başında, bunun başlıca özellikleri genç bir halde bulunur; yavaş yavaş olgunluğa ulaşır ve nihayet bir dejenerasyona girer. Bir kök-soyun halkı, böylece yedi alt-soya bölünür. Fakat bir alt-soyun, bir yenisi geliştiğinde hemen yok olduğu düşünülmemelidir. Bunlardan her biri kendi varlığını, diğerleri gelişirken uzun bir süre koruyabilir. Dolayısıyla yeryüzünde yan yana yaşayan, ama farklı gelişme aşamaları gösteren topluluklar her zaman var olmuştur.
Atlantislilerin ilk alt-soyu, Lemuryalıların yüksek bir evrimsel potansiyele sahip olan son derece gelişmiş bir kesiminden ortaya çıkmıştı. Hafıza yetisi Lemuryalılar arasında sadece ilkel biçimde ve kendi gelişim süreçlerinin son döneminde ortaya çıkmıştı. Bir Lemuryalının, deneyimlediği şeye ilişkin fikirler oluşturma yetisine sahipken, bu fikirleri koruyamadığı düşünülmelidir. Kendi kendisine yansıttığını hemen unutuyordu. Buna karşın, belirli bir uygarlıkta yaşıyordu ve örneğin araç gereçleri, inşa edilmiş binaları vs. vardı – bunu kendi düşünce güçlerine değil de kendisinde yatan zihinsel bir güce borçluydu ki bu da içgüdüseldi-. Fakat insan bunun günümüzün hayvani içgüdülerine benzediğini düşünmemelidir, bu çok daha farklı bir türdeydi.
Teozofi metinleri Atlantislilerin ilk alt-soyunu Rmoahallar olarak adlandırır. Bu soyun hafızası özellikle canlı duyu izlenimlerine yönelmişti. Gözün gördüğü renkler, kulağın işittiği sesler ruhta bundan sonra da uzun süreli etkili oluyordu. Bu, Rmoahalların kendi Lemuryalı atalarının henüz bilmediği duyguları geliştirdikleri olgusuna dayanıyordu. Örneğin, geçmişte deneyimlenen şeylere bağlanmak, bu duyguların bir kısmını oluşturuyordu.
Hafızanın gelişmesi ise dilin gelişmesi ile bağlantılıydı. İnsan geçmişte olanı koruyamadığı sürece deneyimlenmiş olana dair bir iletişim de dil aracılığıyla gerçekleşemezdi. Son Lemurya döneminin, hafızanın başlangıcının ilk ortaya çıktığı dönem olduğunu düşünürsek, görülen ve işitilen şeyleri adlandırma yetisinin başladığını varsayabiliriz. Bir şeye verilen adı, sadece anımsama yeteneğine sahip olan insanlar kullanabilir. Dolayısıyla, Atlantis dönemi, dil gelişiminin ortaya çıktığı bir dönemdi. Dil ile birlikte, insan ruhu ile insanın dışındaki şeyler arasında bir bağ kurulmuştu. Kendileri içinde bir söz-sözcük meydana getirmişlerdi ve bu söz-sözcük de dış dünyanın nesnelerine aitti. Aynı zamanda, insanlar arasında, dil aracılığıyla iletişim kurmak sayesinde yeni bir bağ da kurulmuştu. Tüm bunların Rmoahallar arasında hâlâ başlangıç aşamasında var olduğu doğrudur, fakat bu da Lemuryalı atalarından önemli ölçüde ayrılmalarına neden olmuştu.
Bu ilk Atlantislilerin ruh gücü hâlâ doğadaki güçlerden bir şeyler taşıyordu. Bu insanlar kendilerinden sonra gelenlere kıyasla, kendilerini çevreleyen doğadaki varlıklarla çok daha yakın ilişki içindeydiler. Bunların ruh güçleri, modern insanınkine kıyasla doğadaki güçlerle çok daha fazla bağlantılıydı. Böylece ürettikleri söz-sözcük, doğadaki güçten bir şeyler taşıyordu. Sadece nesneleri adlandırmakla kalmıyorlardı. Onların sözcüklerinde hem nesnelere hem de diğer insanlara egemen olan bir güç yer alıyordu. Rmoahalların sözleri bir anlama sahip olmasının yanında bir güce de sahipti. Sözcüklerin sihirli gücü, günümüz insanına kıyasla o insanlar için çok daha geçeriydi. Bir Rmoahal insanı, bir sözcük ifade ettiğinde, bu sözcük, belirttiği nesneninkine benzer bir güç geliştirirdi. Bu nedenle sözcükler o dönemde sağaltıcı bir etkiye sahipti; bunlar bitkilerin büyümesini ilerletebilir, vahşi hayvanları evcilleştirebilir ve diğer benzer işlevleri yerine getirebilirdi. Tüm bunlar, Atlantislilerin son alt-soylarında giderek gücünü yitirdi. Başlangıçtaki gücün bütünlüğünün giderek kaybolduğu söylenebilir. Rmoahallar, güçteki bu bütünlüğün kuvvetli doğanın bir armağanı olduğunu hissetmişlerdi ve doğa ile ilişkileri de dinsel bir niteliğe sahipti. Kendileri için dil özellikle kutsal bir şeydi. Önemli bir güce sahip olan bazı seslerin hatalı kullanımı mümkün değildi. Herkes bu tür hatalı kullanımın kendisine büyük zarar vereceğini hissederdi. Bu durumda, bu tür sözcüklerin taşıdığı beyaz büyü, bunun tam zıddına dönüşürdü; doğru bir biçimde kullanıldığı takdirde lütuf getirecek olan, kötü bir biçimde kullanıldığı takdirde bunun sahibine yıkım getirirdi. Rmoahallar bir tür masumca duygular içinde, kendi güçlerini, kendilerinden çok, kendi içlerinde hareket eden kutsal doğaya atfediyorlardı.
Bu, ikinci alt-soy olan Tlavatli insanları arasında değişikliğe uğradı. Bu soyun insanları, kendi kişisel değerlerini hissetmeye başladılar. Rmoahallarca bilinmeyen bir nitelik olarak hırs, bunlar arasında kendini hissettirmeye başladı. Hafıza, bir bağlamda, topluluk yaşantısının ortaya çıkışına aktarılmıştı. Geriye doğru bazı eylemlere bakabilen kişi, birlikte yaşadığı diğer insanlardan bunun tanınmasını talep ediyordu. Kendi eserlerinin hafızalarda korunmasını talep ediyordu. Eylemlerin bu anısına dayanarak, bir arada yaşayan bir grup insan, birini lider olarak seçiyordu. Bir tür kraliyet sınıfı gelişmişti. Söz konusu kabullenme ölüm sonrasında bile korunuyordu. Bu sayede ataların ya da yaşamda erdem sahibi olan kişilerin anımsanması gelişti. Bundan hareketle bazı kabilelerde ölen kişi hakkında bir tür büyük dinsel saygınlık, yani atalar kültü ortaya çıktı. Bu inanç çok daha ileri dönemlere kadar sürdü ve çok farklı biçimlere büründü. Rmoahallar arasında bir insan, hâlâ belirli bir anda kendi güçleri aracılığıyla saygı uyandırabildiği derecede saygı görüyordu. Bunların arasında bir kişi, daha önceki günlerde yaptıklarına ilişkin bir tanınmayı arzu ettiği takdirde, yeni eylemleri sayesinde bu eski gücüne hâlâ sahip olduğunu göstermek zorundaydı. Yenileri sayesinde, eski eserlerini anılarda canlandırması gerekiyordu. Yapılan şey, kendi özdeğeri için saygı görmezdi. Sadece ikinci altsoydur ki, bir insanın kişisel özgünlüğüne, bu özgünlüğün değerlendirilmesinde kendi geçmiş yaşamını göz önüne alma noktasına varacak kadar önem verdi.
İnsanın toplumsal yaşamına yönelik olarak hafızanın bir başka sonucu da, ortak eylemlerin anımsanması sayesinde bir arada olmayı sürdüren insan gruplarının oluşmasıydı. Bundan önce, grupların oluşumu tamamen doğal güçlere, ortak soya bağlıydı. İnsan, kendi zihni aracılığıyla, doğanın oluşturduğuna hiçbir şey eklememişti. Şimdi ise güçlü bir kişilik, ortak bir teşebbüs için belirli sayıda insanı yanına alıyordu ve bu ortak eylemin anısı da sosyal bir grup oluşturuyordu.
Bu tür sosyal, toplumsal yaşam ancak üçüncü alt-soyu oluşturan Toltekler arasında tam anlamıyla gelişebildi. Dolayısıyla, ilk devleti kuranlar bu soyun insanlarıydı. Bu toplulukların liderliği, yönetimi, bir kuşaktan diğerine aktarılıyordu. Baba, daha önce sadece çağdaşlarının hafızasında varlığını sürdürmüş olanı şimdi oğluna teslim ediyordu. Ataların eylemleri, tüm gelecek soy çizgisi boyunca unutulmayacaktı. Ataların yaptıkları, kendi torunları tarafından saygı görüyordu. Fakat o dönemlerde, insanların kendi yeteneklerini kendilerinden gelen nesillere aktarma gücüne sahip oldukları bilinmelidir. Eğitim, sonuçta yaşamı canlı imgeler aracılığıyla biçimlendirmeyi amaçlıyordu. Bu eğitim etkinliğinin temeli, eğitimciden kaynaklanan kişisel güçte yatıyordu. Bu, içgüdüsel düşünce gücünü keskinleştirmiyordu, fakat daha çok içgüdüsel türden olan yetenekleri geliştiriyordu. Bu tür bir eğitim sistemi aracılığıyla, babanın yetileri genelde oğluna aktarılıyordu.
Bu tür koşullar altında, kişisel deneyim üçüncü alt-soy arasında giderek daha fazla önem kazandı. Bir grup insan diğerlerinden yeni bir topluluğun kurulması için ayrıldığında, eski gruptayken deneyimlediklerinin anılarını da beraberinde taşıyordu. Fakat aynı zamanda bu anımsamada, grubun kendisi için uygun bulmadığı bir şey de vardı ki, bu, grubu rahatsız ediyordu. Dolayısıyla, bu durumda grup yeni bir şey denedi. Böylece, bu yeni kuruluşların her biriyle birlikte koşullar iyileşti.
Daha iyi olanın taklit edilmesi sadece doğaldı. Bunlar, Teozofı literatüründe tanımlanan, üçüncü alt-soy döneminde yeşeren toplulukların gelişimini açıklayan olgulardır. Elde edilen kişisel deneyimler, manevi gelişimin ebedi yasalarına inisiye olanlardan destek görmüştü. Kuvvetli yöneticilerin kendileri de inisiye idiler, böylece kişisel yetenek tam bir destek bulabilirdi. Kendi kişisel yeteneği aracılığıyla insan kendini yavaş yavaş inisiyasyon için hazırlar. Sahip olduğu güçleri önce aşağıdan itibaren geliştirmelidir, öyle ki üstten gelen aydınlanma kendisine verilebilsin. Bu yolla Atlantislilerin inisiye kral ve liderleri ortaya çıktı. Ellerinde büyük bir güç barındırıyorlar ve büyük saygı görüyorlardı.
Fakat bu olguda, gerilemenin ve dejenerasyonun da nedeni yatıyordu. Hafızanın gelişimi belirli bir kişiliğin üstün bir güce ulaşmasına yol açtı. İnsan, kendi gücü aracılığıyla önemli olmak istedi. Gücün büyük olması ölçüsünde de bunu daha çok kendisi için kullanmayı arzuladı. Gelişmiş olan hırs, belirgin biçimde bencilliğe dönüştü. Böylece bu güçlerin kötüye kullanımı ortaya çıktı. Atlantislilerin yaşam gücüne hâkimiyetlerinden doğan olanaklarını göz önüne aldığınızda, bu kötüye kullanımın kaçınılmaz bir biçimde büyük sonuçlara yol açtığını anlarsınız. Doğaya egemen olan devasa bir güç, kişisel egoizmin hizmetine verilebiliyordu.
Bu, tam anlamıyla, dördüncü alt-soy, yani ilksel Turaniler tarafından gerçekleştirildi. Yukarıda belirtilen güçlerin egemenliği hususunda bilgili olan bu soyun üyeleri, bunları çoğunlukla kendi bencil arzularını ve isteklerini tatmin etmek için kullandılar. Fakat bu şekilde kullanıldığında, bu güçler karşılıklı etkileşimleri içinde birbirlerini yıkar. Bu, tıpkı, ayakları bir insanı inatla öne taşımayı isterken gövdesinin geriye gitmeyi istemesini andırır!
Bu tür yıkıcı bir etki, insanda ancak daha yüce bir yetinin gelişmesi sayesinde durdurulabilirdi. Bu da düşünce yetisiydi. Mantıklı düşünce, bencilce kişisel arzuların üzerinde sınırlayıcı bir etki yaratır. Mantıklı düşüncenin başlangıcı ise beşinci alt-soyun, yani İlksel Samiler arasında aranmalıdır. İnsanlar, geçmişin sadece anımsanmasının ötesine geçerek çeşitli deneyimleri karşılaştırmaya başladılar. Yargılama yeteneği gelişti. Arzular ve hazlar bu yargılama yetisi uyarınca düzenleniyordu. İnsan hesaplamaya, sentezlemeye başlamıştı. İnsan düşüncelerle çalışmayı öğrenmişti. Eğer bundan önce insan kendini her türlü isteğe teslim etmişse, şimdi düşüncenin bu isteği onaylayıp onaylamayacağını soruyordu. Dördüncü alt-soyun insanları kendi hazlarının tatminine doğru vahşice koşarken, beşincinin insanları içsel bir sese kulak vermeye başlamışlardı. Bu içsel ses, bencil bir kişiliğin taleplerini her ne kadar ortadan kaldıramasa da, hazları denetliyordu.
Böylece beşinci alt-soy, eyleme yönelik güdüleri insanın içine aktardı. İnsan, ne yapması gerektiğine ve ne yapmaması gerektiğine dair kendi içinde sonuca ulaşmayı ister. Fakat içte, düşünme yetisi bağlamında bu şekilde kazanılmış olan, dışsal doğal güçlerin denetimi bağlamında kaybedilmişti. Yukarıda belirtilen bu birleştirici düşünce sayesinde kişi yaşam gücüne değil, ancak mineraller dünyasının güçlerine egemen olabilir. Dolayısıyla beşinci altsoy, yaşam gücünün denetiminin kaybı pahasına düşünceyi geliştirdi. Ancak bu sayede, insanlığın ileriki gelişiminin tohumunu ortaya çıkardı. Yeni kişilikte, kendinden hoşlanma, hatta tam bir bencillik özgürce gelişebilirdi; çünkü tamamen içte işleyen ve doğaya doğrudan emirler veremeyen düşünce tipi bundan önce kötüye kullanılan güçler kadar yıkıcı etkiler yaratmaya yetkin değildi. Bu beşinci alt-soydan, dördüncü alt-soyun dejenerasyonundan sonra ayakta kalan ve düşünce yetisinin tam bir gelişim misyonunu üstlenen beşinci, Ariler soyunun tohumunu oluşturan en yetenekli kesim seçilmişti.
Altıncı alt-soyun insanları olan Akatlar, düşünce yetisini beşinci alt-soyun yaptığından da öteye taşıdılar. Bunlar İlksel Samilerden bu yetiyi onlara göre daha kapsamlı bir şekilde kullanmaları sayesinde ayrılırlar.
Düşünce yetisinin gelişimi, bencil kişiliğin taleplerinin daha önceki soylar arasındaki aynı yıkıcı etkilere sahip olmasını engellerken, bu talepleri ortadan kaldırmadığı ifade edilmiştir. İlksel Samiler, başlangıçta kendi kişisel koşullarını kendi düşünce yetilerinin doğrultusunda düzenlediler. Zekâ, salt haz ve arzuların yerini aldı. Yaşam koşulları değişti. Bundan önceki soylar lider olarak, eylemleri kendi hafızalarında derinde iz bırakmış ya da geri döndüğünde zengin anılarla dolu bir yaşamı anımsayabilen bir kişiyi kabul etme eğiliminde iken, bu işlev şimdi zeki kişilere bırakılmıştı. Bundan önce açık bir biçimde hafızada yaşayan etkin olurken, şimdi insan düşünce bağlamında en ikna edici olanını en iyisi olarak görüyordu. Hafızanın etkisi altında, insan daha önce bunun yetersiz olduğunu keşfedene dek, bir şeye sıkıca sarılıyordu ve bu durumda bir isteğe çözüm getirme konumunda olan kişinin, bir yeniliği ortaya koyabilmesi oldukça doğaldı. Fakat düşünce yetisinin gelişmesi sonucunda, yenilik ve değişikliklere karşı bir eğilim gelişti. Herkes kendi zekâsının öngördüğü şeyi eyleme geçirmeyi istiyordu. Böylece beşinci alt-soy döneminde karmaşık koşullar egemen olmaya başladı ve altıncısında bunlar bireyin dik başlı düşüncesinin genel yasalar çerçevesine alınmasının gerekli olduğu duygusuna yol açtı. Üçüncü alt-soyun topluluklarındaki ihtişam, ortak anıların düzen ve uyum getirdiği olgusuna dayanıyordu. Altıncısında ise bu düzen, düşünceden kaynaklanan yasalarla getirilecekti. Dolayısıyla, adalet ve hukuk düzenlemelerinin başlangıcı bu altıncı alt-soyda aranmalıdır.
Üçüncü alt-soy döneminde, bir grup insanın ayrılması, ancak bunlar kendi topluluklarının dışına itildiğinde ortaya çıkıyordu; çünkü hafızadan ötürü egemen koşullar altında kendilerini rahat hissediyorlardı. Altıncısında bu önemli ölçü de farklı hale geldi. Düşüncenin hesap kitap yapma yetisi, yeni olanı bu şekilde aradı; insanları teşebbüslere ve yeni kuruluşlara yöneltti. Akatlar, dolayısıyla, kolonileşmeye yatkın olan, müteşebbis bir halktı. Giderek gelişen düşünce ve yargılama yetisini besleyen de özellikle ticaret oldu.
Yedinci alt-soy olan Moğollarda da düşünce yetisinin geliştiğini görürüz. Fakat bundan önceki alt-soyların, özellikle dördüncüsünün nitelikleri, beşinci ve altıncısında olduğundan çok daha yüksek derecelerde Moğollarda varlıklarını sürdürdü. Hafızaya yönelik duyguya sadık kaldılar. Böylece, en yaşlı olanın aynı zamanda en duyarlı olduğu ve düşünce yetisine karşı kendisini en iyi savunabileceği inancına ulaştılar. Aynı zamanda, yaşam güçleri üzerindeki egemenliklerini kaybettikleri de doğrudur. Fakat kendi içlerinde düşünce yetisi bağlamında gelişmiş olan şey, ayrıca bu yaşam gücünün doğal kuvvetinden bir şeylere de sahipti. Gerçekten de, yaşama egemen olma gücünü kaybetmişlerdi, fakat buna olan kendi dolaysız, saf inançlarını hiçbir zaman kaybetmemişlerdi. Bu güç onların tanrısı olmuştu ki bunun adına doğru olarak gördükleri her şeyi yaptılar. Bu nedenle, komşu halklarda sanki bu gizli güç tarafından etki altına alındıkları görünümünü uyandırdılar ve gözleri bağlı bir güven içinde kendilerini buna teslim ettiler. Asya’da ve Avrupa’nın bazı bölgelerinde bunların soyundan gelenler, bu niteliği ortaya koydular ve hâlâ bunu büyük ölçüde de ortaya koymaktadırlar.
İnsanlardaki düşünce yetisi kendi değerine tamamıyla ancak, beşinci kök-soyda, yeni bir dürtü kazanan insan gelişimine bağlantılı olarak ulaşabildi. Dördüncü kök-soy, sonuçta, bu yetiyi ancak, hafıza yeteneği sayesinde eğitilmiş olduğu unsurun hizmetine sunabiliyordu. Sadece beşinci kök-soy, özgün aracın düşünme yeteneği olduğu yaşam koşullarına ulaştı.
О проекте
О подписке
Другие проекты