Ejderha Yılı; savaş, salgın hastalıklar ve bir sürü kargaşayla başlamıştı. Kara veba Belverus sokakları boyunca yayılmış; tezgâhında satış yapan tüccardan, virane kulübesindeki köleye, ziyafet masasındaki şövalyesine kadar herkesi etkilemişti. Salgın karşısında hekimlerin bilgileri bile âciz kaldı. İnsanlar bunun hırs, kibir ve şehvetin bedeli olarak tanrılar tarafından cehennemden gönderilmiş bir ceza olduğunu düşünüyorlardı. Veba, bir yılanın zehri gibi hızlı ve ölümcül bir şekilde etki ediyordu. Yakalanan kişinin vücudu önce mor sonra simsiyah oluyor, çürük ölü kokusu, daha ruhu çürümeye başlamış bedeninden bile ayrılamadan her tarafı kaplıyor ve kurban birdenbire yığılarak ölüyordu. Güneyden devamlı olarak esen sıcak rüzgâr tarlalardaki mahsulleri çürütmüştü, hayvan sürüleri yollarda ölmüştü.
İnsanlar Tanrı Mitra’ya feryat ediyorlardı. Bütün krallıkta kralın gece olduğu zaman sarayındaki halvetinde âlem yaptığı, zevk ve eğlenceye düşkünlüğü, pis pis alışkanlıkları olduğu dedikodusu yayılmıştı. Daha sonra ölüm, kara vebanın virüsünü taşıyan sinsi adımlarla saraya da sızmıştı. Kral ve üç oğlu bir gecede ölmüşlerdi. Çürüyen bedeni ağır ağır taşıyan arabalardan gelen uğursuz çan sesleri, ağıtlar, haykırışlar yankılandı sokaklarda.
Ertesi gece, şafak vaktinden hemen önce, haftalardır esen sıcak rüzgâr sinsice uzaklaşarak dindi. Kuzeyden sert bir rüzgâr esmeye başladı, şiddetli gök gürültüleri ve şimşeklerin parlak ışıkları ardından yağmur yağdı. Şafak vaktiyle beraber her şey duruldu, hava açık, tertemiz ve parlaktı artık. Yanmış yerler yerini yemyeşil çimenlere bıraktı, susuz kalan mahsuller yeniden yetişti, kuvvetli rüzgârla beraber zehirli atmosfer temizlenmiş, veba ülkeyi terk etmişti.
İnsanlar tanrının, pislik kralın ve döllerinin ölümünden memnun olduğu için vebayı bitirdiğini düşünüyorlardı. Kralın küçük kardeşi Taraküs tacını giyip tahta çıktığında herkes tanrının onayladığı bir kralın onları yöneteceğini düşünerek minnettar oldu, yeni kralın gelişini coşkuyla kutladılar.
Ülkede böylesi bir neşe ve coşku olduğu zamanlarda genelde bunun zaferle sonuçlanacak bir savaşla taçlandırılmak istendiği bilinirdi. Bu yüzden Kral Taraküs, eski kralın kuzey komşusuyla yaptığı ateşkes antlaşmasını bozduğunu ve Akilonya’yı işgal etmek üzere birliklerini topladığını bildirdiğinde hiç kimse şaşırmadı. Nedeni insanlara samimi gelmişti, açıkça duyurulmuştu, eylemlerini salgından çıkmış olmanın coşkusu fırsatıyla güzelleştiriyordu. Gerekçe olarak Valerius’u, tahtın gerçek vârisini desteklediğini duyurdu; Akilonya’ya düşmanca değil dostça yaklaşarak ülkeyi bir yabancının, bir katilin zulmünden kurtarmak istediğini söyledi. Bazı yerlerde kralın yakın arkadaşı, sonsuz kişisel serveti kraliyet hazinesine karışan Amalric’e yönelmiş şüpheci bakışlar vardı ancak Taraküs’ün bu kadar sevilmesinin verdiği heyecan ve neşeyle göz ardı ediliyorlardı. Kurnaz kişiler eğer Amalric’in perde arkasında Nemedya’nın gerçek yöneticisi olmasından şüphelenselerdi bile böyle tehlikeli bir düşünceyi dillendirmemek adına dikkat ederlerdi. Ve savaş nihayet büyük bir coşkuyla başladı.
Kral ve birlikleri; parlak zırhları ve miğferlerinin üzerinde yükselen sancaklarla elli bin şövalye, çelik zırh ve başlıkları içinde mızraklılar, deri yelekleri içinde tüfekli askerlerin başında batıya doğru ilerliyordu. Sınırdaki kalelerden birini ele geçirip sınırı geçtiler, üç dağ köyünü yaktılar. Daha sonra sınırın yirmi kilometre batısındaki Valkia Vadisi’nde Conan’ın kırk beş bin şövalye, okçular ve ağır silahlı askerlerden oluşan, Akilonya Krallığı’nın şerefi olan ordusuyla karşılaştılar. Yalnızca Prospero’nun emrindeki Poitanya şövalyeleri henüz gelmemişti çünkü krallığın güneybatısından gelecekleri uzun bir yol vardı. Taraküs herhangi bir ikaz yapmadan saldırıya geçmişti. İstilaya, duyurusunun hemen ardından resmî bir savaş bildirgesi yapılmaksızın başladı.
İki ordu sarp kayalıklarla çevrili, ağaçların arasından sığ bir nehrin aktığı bir vadide karşı karşıya geldiler. Her iki ülkenin de sivilleri nehrin kıyısına gelmişlerdi, birbirlerine küfürler yağdırarak taş atıyorlardı. Kral Taraküs’ün batı kayalıklarının tepesindeki otağı üzerinde Nemedya’nın kızıl ejderhalı altın sancağında güneşin son ışıkları parlıyordu; sancak, hafif rüzgârın etkisiyle şanlı bir şekilde dalgalanıyordu. Ancak Akilonya ordusu ve Kral Conan’ın altın aslanlı siyah sancağı üzerine kayalıkların gölgesi bir tabut kefeni misali düşüyordu.
Bütün gece vadideki ateş durmadı. Silah sesleri, savaş borularının sağır edici gürültüsü her yerde yankılanıyor, atlarının üzerinde nöbetçi askerler meydan okuyan tavırla nehir kıyısı boyunca gidip geliyorlardı.
Şafak vakti öncesi karanlığında Kral Conan, artık bir tahtanın üzerine konmuş birkaç ipek ve kürk yığınından başka bir şey olmayan yatağında hareketlendi ve uyandı. Birdenbire sertçe bağırıp kılıcına davranarak ayaklandı. Başkumandanı Pallantides, Conan’ın bağırışı üzerine aceleyle yanına gitti. Kralı, eli kılıç kabzasında, alnından terler akan bir vaziyette yatağında otururken buldu.
“Efendim, ters giden bir şey mi var?” diye sordu Pallantides.
“Karargâh ne durumda?” diye sordu Conan. “Askerler ne yaptılar?”
“Beş yüz atlı asker nehirde devriye geziyor efendim.” diye cevapladı kumandan. “Nemedyalılar gece harekete geçmek istemediler, şafak vaktini bekliyorlar, bizim gibi.”
“Crom aşkına!” diye mırıldandı Conan. “Kör talihin bu gece kapıyı çalacağı hissiyle uyandım.”
Dingin ışığı, çadırın tepesinden sarkan kadife halılara yansıyan lambaya doğru dalgın dalgın baktı. Odada yalnızlardı, bir köle ya da bir uşak dahi yoktu ancak Conan hep tetikteydi, gözlerinde korkunun ateşi vardı, elindeki kılıç tir tir titriyordu. Pallantides endişeli gözlerle onu izliyordu. Conan sürekli seslere kulak kabartıyordu.
“Dinle!” diye fısıldadı kral yavaşça. “Sinsi ayak seslerini duydun mu?”
“Efendim, çadırınız tam yedi nöbetçi asker tarafından korunuyor. Hiç kimse yaklaşamaz.” dedi Pallantides.
“Dışarıdan değil.” diyerek homurdandı Conan. “Ses çadırın içinden geliyor gibi.”
Pallantides hızlıca etrafa bakınmaya başladı. Kadife halıların sarkıtları üzerine düşen gölgelerden neredeyse gözükmüyordu ancak çadır içinde onlardan başka birisi olsaydı kumandan mutlaka görürdü. Tekrar başını salladı.
“Hiç kimse yok, eminim. Zaten otağınız ordunun ortasında.”
“Ordusunun ortasında öldürülen krallar gördüm.” diye mırıldandı Conan ve tekrar, “Birisi görünmez adımlarla yürüyor.” dedi.
“Belki de rüya gördünüz, efendim.” dedi Pallantides, kralın hâlinden endişe duyarak.
Conan homurdanarak “Evet bir rüya gördüm.” dedi. “Korkunç bir rüyaydı. Krallığıma gelen yorucu, uzun yolu tekrar tekrar geçiyordum.”
Sustu, Pallantides sessizce ona bakıyordu. Kral, kumandan için çok esrarengizdi, diğer bütün sivil halk için olduğu gibi. Pallantides Conan’ın, kader onu Akilonya tahtına yerleştirmeden önceki vahşi yaşantısında değişik yollardan geçtiğini biliyordu.
“Kendimi tekrar doğduğum savaş meydanında gördüm.” dedi Conan çenesini düşünceli bir şekilde yumruğunun üzerine koyarak. “Panter kürklü peştamal içerisinde dağ hayvanlarına kılıç sallıyordum. Yeniden paralı bir silahşordum, Zaporoska Nehri’nde yaşayan bir komutan, Kush kıyılarında yağmacılık yapan bir hırsız, Barachan adalarında bir korsan, Himmelyalı dağlıların lideri… Şimdiye kadar tecrübe ettiğim her şey rüyamda sonsuz bir dizi gibi gözümün önünden geçti, izleri beynimde yankılandı.”
“Ancak rüyalarım gitgide garipleşti. Üzeri örtülü birtakım figürler, hayaleti andıran gölgeler ve uzaklardan gelen bir ses benimle alay etti. Sonunda kendimi tekrar bu çadırdaki yatakta, üzerime eğilmiş bir şeyin beni bir şeylerle sarıp sarmaladığını gördüm. Hareket edemeden öylece yatıyordum, ardından örtü düştü ve çürümüş bir kafatası bana bakarak sırıttı. Sonra da uyandım.”
“Bu sadece korkunç bir rüya, efendim.” dedi Pallantides, kralın korkusunu gidermeye çalıştı. “Ama daha fazlası değil.”
Conan kafa salladı, reddetmekten çok aklında şüphe vardı. Barbar bir ırktan geliyordu, bu yüzden batıl inançlar ve içgüdüler atalarından miras olarak bilinçaltının bir köşesinde gizleniyorlardı.
“Daha önce çok fazla korkutucu rüya gördüm.” dedi. “Çoğu anlamsız ve saçmaydı ancak Crom üzerine yemin edebilirim ki bu onlar gibi değil! Bu savaşı umarım kazanırız çünkü Kral Nimed kara vebadan öldüğü günden beri içimde çok kötü bir sezi var. Veba neden o ölünce bitti?”
“İnsanlar onun günahkâr olduğunu söylüyorlardı…”
“Çünkü insanlar aptal, her zamanki gibi.” diye homurdandı Conan. “Veba günahkârları öldürüyor olsaydı yaşayan hiç kimse kalmazdı! Eğer salgın kralı öldürmek için başladıysa hangi tanrı yüzlerce tüccarı, köylüyü ve soyluyu kraldan önce öldürmek istesin? Tanrılar sisin ortasında savaşan bir asker gibi hedeflerini mi şaşırdı yani? Mitra aşkına, eğer ben bunlara inanacak kadar salak olsaydım, Akilonya uzun bir süre önce yeni bir krala sahip olurdu.”
“Hayır! Kara veba sıradan bir salgın değildir. Stigya gömülerinde gizlenir ve ancak büyücüler tarafından başlatılabilir. Stigya’yı işgali sırasında Prens Almuric’in ordusundaydım. Otuz bin askerden yalnızca beş bini Stigyalı okçular tarafından öldürüldü, geri kalan hepsi ise güneyden üzerimize esen kara veba rüzgârından. Sadece ben sağ kaldım.”
“Ancak Nemedya’da yalnızca beş yüz kişi öldü.” dedi Pallantides, Conan’ın söylediklerini desteklercesine.
“Vebayı ortaya çıkaran her kimse onu nasıl bitirebileceğini de biliyordu çünkü.” diye yanıtladı Conan. “Biliyorum, bunun altında önceden planlanmış şeytani bir şeyler var. Birisi bunu ortaya çıkardı, işi bittikten sonra da yok etti. Yani Taraküs rahatça tahtına geçtiği ve insanlara tanrı tarafından gönderilen bir armağan gibi gösterildiği zaman. Ah Crom aşkına, bunun arkasında çok ince, kurnaz bir zekâ olmalı. Kimdi bu Taraküs’ün danışmanı olduğu söylenen yabancı?”
“Sürekli peçe takıyor.” dedi Pallantides. “Buralardan değilmiş, Stigyalı bir adammış.”
“Stigyalı demek!” diye tekrarladı Conan, kaşlarını çatarak. “Cehennemden bir yabancı sayılır yani! Bir dakika! O da ne?”
“Nemedyalıların borazan sesleri!” diye yanıtladı Pallantides. “Dinleyin! Arkasından da bizim kendi borazanlarımız. Şafak vakti yaklaşıyor, komutanlar askerleri yavaş yavaş hücum için sıralıyor! Tanrı yardımcıları olsun, birçoğu güneşin batışını bile göremeyecek.”
“Bana yaverlerimi getir!” diye emir verdi Conan. Bir hışımla kalkıp kadife gece kıyafetini çıkarmaya başladı. Kötü bir şey olacağı hislerini unutmuş gibi gözüküyordu. “Komutanlara git ve her şeyin hazır olup olmadığını kontrol et. Zırhımı kuşanır kuşanmaz yanına geleceğim.”
Conan’ın birçok huyu sivil halka her zaman tuhaf gelmiştir. Odasında veya çadırında mutlaka yalnız uyumak istemesi de onlardan biriydi. Pallantides, çadırdan birkaç saatlik uyku sonrası gece yarısı kuşandığı zırhının şıngırdayan sesiyle alelacele çıktı. Savaş kampına şöyle bir göz gezdirdi, herkesin harekete geçtiğini görüyordu. Loş ışıkta askerlerin çadırların arasında koşuşturmaları gözüküyor, zırhlar kuşanılıyordu. Gökyüzünde yıldızlar hâlâ belli belirsiz parıldasa da doğudan güneşin pembe yansımaları yüzünü göstermeye başlamıştı. Nemedya’nın ejderhalı flaması dalgalanıyordu.
Pallantides, kraliyet yaverlerinin uyuduğu yan taraftaki küçük çadıra yöneldi. Yaverler borazan seslerinden sonra çoktan kalkmışlardı. Pallantides onlara daha çabuk olmaları gerektiğini söylerken kralın çadırından korkunç bir gürültü sesi geldi. Pallantides dehşete kapılmıştı. Gürültünün arkasından komutanın kanını donduran kısık bir kahkaha sesi geldi.
Pallantides korkuyla bağırarak hemen kralın çadırına koştu. Conan’ın devasa cüssesini yerde yatarken bulunca tekrar feryat etti. Kralın görkemli kılıcı elinin yakınlarında yerdeydi, çadırın direklerinden biri paramparça olmuştu. Pallantides’ın kılıcı yanında değildi, çadırın içinde dikkatlice göz gezdirdi ama gözüne hiçbir şey takılmadı. Kral ve kendisi dışında hiç kimse yoktu, tıpkı çadırdan çıkarken olduğu gibi.
“Efendim!” Pallantides kralın koca bedeninin yanına dizlerinin üzerinde atıldı.
Conan’ın gözleri açıktı, bilinci yerinde ve her şeyin farkında Pallantides’a bakıyordu. Dudaklarını hareket ettirdi ama sesi çıkmadı. Hareket edemiyor gibiydi.
Dışarıdan birtakım sesler geldi. Pallantides kontrol etmek için kapıya doğru gitti. Kraliyet yaverleri ve çadırı koruyan nöbetçi şövalyelerden biri kapıdalardı. “Bir ses duyduk da.” dedi şövalye çekinerek. “Kral için her şey yolunda mı?”
Pallantides sorgulayan gözlerle baktı.
“Çadıra giren çıkan kimse oldu mu?”
“Sizin dışınızda kimse olmadı efendim.” diye yanıtladı şövalye ancak Pallantides güvenemiyordu.
“Kralın ayağı takıldı ve kılıcını düşürdü. Görevinizin başına geçin siz.” dedi Pallantides.
Şövalye gittikten sonra Pallantides kralın beş yaverini gizlice içeri aldı, onlar içeri girer girmez çadırın kapısını sıkı sıkı kapattı. Halıda yatan kralı görünce donakaldılar, Pallantides şok içinde bağırmalarını derhâl engelledi.
Kumandan tekrar krala doğru eğildi ve Conan tekrar konuşmaya çalıştı. Yüzündeki ve boynundaki damarlar Conan zorla konuşmaya çalıştıkça şişmişti. Başını yerden kaldırdı ve sonunda yarı anlaşılır biçimde mırıldanmaya başladı:
“Köşedeki, köşedeki şey!”
Pallantides kafasını çevirip korkuyla o tarafa baktı. Odadaki yaverlerin şaşkın suratı ve çadırın içindeki gölgeler dışında hiçbir şey yoktu.
“Burada hiçbir şey yok efendim.” dedi.
“Oradaydı, o köşede duruyordu.” diye mırıldandı kral ve başını bir sağa bir sola çevirerek kendisi bakıyordu. “Bir adam, en azından öyle gözüken bir şey, mumya sargılarıyla sarmalanmış, üzerinde eski püskü bir pelerin ve başında kapüşonu. Tek görebildiğim gözleriydi çünkü orada gölgelerin arasında çömelmişti. Gölgedir diye düşündüm ta ki gözlerini görene kadar. Siyah birer mücevher gibilerdi.”
“Hemen davrandım ve kılıcımı o tarafa salladım ancak tanrı bilir nasıl olduysa ıskaladım, onun yerine çadırın direğini yaraladım. Ben dengemi kaybedip düşünce bileğimi tuttu, parmakları sıcak bir demir gibi yanıyordu. Bütün gücümü kaybettim, sanki yer suratıma bir tokat gibi çarptı. Sonra da gitti ve ben bu hâldeyim. Lanet olsun! Hareket edemiyorum! Felç geçirdim!”
Pallantides kralın koca kafasını kaldırdı, kan süzülüyordu. Kralın bileği uzun ve ince parmak şeklinde morarmıştı. Kim bu kadar kalın bir bilekte böyle bir iz bırakacak kadar sıkı kavrayabilir? Pallantides gürültüden sonra gelen kahkaha sesini hatırladı, soğuk soğuk terlemeye başladı. Kahkaha sesi Conan’a ait değildi.
“Bu şeytani bir iş!” dedi korkuyla titreyen bir yaver. “İnsanlar Taraküs için karanlık güçlerin savaştığını söylüyorlar.”
Pallantides: “Sessiz ol!” diye emretti sertçe.
Dışarıda gün ağarmıştı. Tepelerden hafif bir rüzgârla beraber trampetlerin yaklaşan sesleri de duyuluyordu. Yaklaşan seslerle beraber kralın da içinde bir korku başlıyordu. Onu yere düşüren görünmez zincirlerden kurtulmaya çalışırken yine alnındaki damarlar belirginleşti.
“Bana koşum takımımı giydir ve beni eyerime bağla.” diye fısıldadı. “Savaşı her hâlükârda yöneteceğim.”
“Efendim, ordu eğer sizin vurulduğunuzu öğrenirse kesin kaybederiz. Düşmanımıza zaferi getirecek tek şey bu olur.”
“Onu kaldırmama yardım edin.” dedi kralın başkumandanı.
Kralın yerde öylece yatan âciz bedenini kaldırdılar, üzerine ipek bir örtü örttüler. Pallantides yaverlere döndü ve konuşmaya başlamadan önce şok içindeki suratlarına uzunca baktı. Ve sonunda:
“Bu çadırda olan bitenden hiç kimseye bahsetmeyin, ağzınızı açmayın. Akilonya Krallığı’nın kaderi buna bağlı. Şimdi biriniz gidin ve bana Pellian mızraklılarının komutanı subay Vallanus’ü getirin.” dedi.
Yaver, emredersiniz der gibi başını salladı ve hemen çadırdan ayrıldı. Pallantides günün ağarmasıyla beraber yaklaşan ve artan borazan sesleri eşliğinde tekrar kralın vahim durumuna uzun uzun baktı. Yaver, yanında Pallantides’ın söylediği subayla beraber çadıra döndü. Subay, tıpkı Conan gibi iri yapılı, uzun boylu, güçlü biriydi. Ayrıca saçları da yine kralınki gibi gür ve siyahtı. Ancak gözleri griydi, yani Conan’ınkilere benzemiyordu.
“Kral bir hastalığa yakalandı.” diye açıkladı Pallantides kısaca. “Sana onurlu bir görev vereceğim; bugün kralın zırhını giyip onun atıyla ordunun başına geçeceksin. Hiç kimse at binenin kral olmadığını bilmeyecek.”
“Bu, birine hayatı boyunca verilecek en onurlu görev.” dedi bölük komutanı heyecandan kekeleyerek. “Tanrının yardımıyla bu kutsal görevin üstesinden geleceğim.”
Yaralı kral, gözlerindeki öfke ateşiyle kudururken kendini küçük düşmüş hissediyordu. Yaverler Vallanus’ü zincir, kıyafet ve miğferle kuşatıyor, Conan’ın siyah zırhını, üzerinde tüyler ve ejderha damgası olan maskeli başlığı giydiriyorlardı. Hepsinin üstüne de göğsüne altınla kraliyet aslanı işlenmiş ipek cübbeyi giydirdiler. Cübbeyi de altından kılıç kabzası ve zerbaf kılıç kılıfı olan altın tokalı bir kemerle bağladılar. Onlar işlerini yaparken dışarıda trampet sesleri hâlâ devam ediyordu ve gölün karşı kıyısından süvari birliklerinin gürültüleri geliyordu.
Vallanus, tamamıyla donanmış vaziyette dizlerinin üzerine çöktü, yatakta yatan krala madalyonunu verdi.
“Yüce kralım, tanrı şahidim olsun ki bugün kuşandığım bu şerefli zırhın şerefine leke sürmeyeceğim.”
“Bana Taraküs’ün kellesini getir, seni baron yapacağım!” Acıdan duyduğu stres Conan’ın sahte medeni maskesini düşürüyordu. Gözlerinden ateş çıkıyor, dişlerini kana susamış bir vaziyette öfkeyle gıcırdatıyordu. Kimmerya dağlarında yaşayan her barbar kabile üyesi gibi.
О проекте
О подписке
Другие проекты
