Читать книгу «Kipling’den Sevilen Çocuk Hikâyeleri» онлайн полностью📖 — Редьярда Киплинг — MyBook.

LEOPAR’IN BENEKLERİ NASIL OLUŞTU?

Bir varmış bir yokmuş. Bir zamanlar, Yüksek Sahra denilen bir yerde, bütün hayvanların açık renkli olduğu günlerde, bir Leopar yaşarmış. Ama orası, Alçak Sahra, Çalılıklı Sahra ya da Kuru Sahra gibi değilmiş; kum sarısı kayalıkları ve saman sarısı kuru otları olan, çıplak, sıcak ve parlak Yüksek Sahra’ymış. Leopar’ın dışında, Zürafa, Zebra, Boğa Antilobu, Kudu ve Benekli Antilop da orada yaşıyorlarmış. Hepsi kahverengi ve saman sarısı renktelermiş.

Ama Leopar’ın rengi hepsinden daha parlak ve değişik bir saman sarısıymış. Gümüş-sarı karışımı bir kediye benziyormuş ve kürkünün her bir tüyü Yüksek Sahra’nın saman sarısı kahverengi tonuyla çok uyumluymuş. Bu durum Zürafa’yı, Zebra’yı ve diğer hayvanları çok üzüyormuş; çünkü Leopar kum sarısı ve kahverengi bir kayanın ya da çalılığın dibine pusu kurarmış; oradan geçen Zürafa’yı, Zebra’yı, Boğa Antilobu’nu, Kudu’yu, Çalı Antilobu’nu ya da Beyaz Yüzlü Antilop’u, saklandığı yerden fırlayıp öyle bir korkuturmuş ki zavallı hayvancıkların yürekleri ağızlarına gelirmiş.

Ayrıca Yüksek Sahra’da gri-kahve ve sarı renkli, oku ve yayı omzunda gezen bir Etiyopyalı da yaşarmış. Bu Etiyopyalı ile Leopar beraber avlanırlarmış. Etiyopyalı okunu ve yayını, Leopar da pençelerini kullanırmış bunun için. Bu ikisi yüzünden Zürafa, Zebra, Boğa Antilobu, Kudu, Yaban Eşeği ve diğer hayvanlar nereye kaçacaklarını şaşırırlarmış, bir tanem. Korkudan akılları başlarından gidermiş.

Aradan çok uzun zaman geçmiş -o zamanlar herkes ve her şey çok uzun yıllar yaşarmış- Yüksek Sahra’daki hayvanların hepsi, Leopar ve Etiyopyalıya benzeyen her şeyden kaçmaya ve hatta oraları terk etmeye karar vermişler. En başta uzun bacaklı Zürafa gidiyormuş. Derken günlerce yürümüşler, yürümüşler ve bir ormana varmışlar. Bu ormanda değişik ağaçlar, çalılıklar, sarmaşıklar varmış ve boy boy, alacalı bulacalı yaprakları gölgelendiriyormuş her yeri. Hayvanlar bu ormana saklanmaya karar vermişler. Aradan tekrar uzun uzun zaman geçmiş ve bir güneşin altında, bir gölgede durmaktan ağaç yapraklarının alacalı gölgeleri hayvanların renklerini değiştirmeye başlamış. Zürafa’nın üzerinde büyük lekeler, Zebra’nın üzerinde çizgiler, Boğa Antilobu ile Kudu’nun sırtlarında da ağaç kabukları gibi dalgalı, kırçıl hatlar oluşmuş. Artık sesleri duyulabiliyor, kokuları alınabiliyormuş; ama onları görmek mümkün değilmiş. Bunun için nereye bakman gerektiğini iyi bilmen gerekiyormuş. Bu şekilde gölgeli ve alacalı ormanda mutlu mesut yaşarlarken Etiyopyalı’yla Leopar, gri-sarıboz renkteki Yüksek Sahra’da bir oraya bir buraya koşturup kahvaltı, öğlen ve akşam yemeklerini arıyorlarmış. Artık o kadar acıkmışlar ki sıçanları, böcekleri ve kaya tavşanlarını yemişler, sonra da karınları ağrımaya başlamış. Tam o sırada Baviyan adında köpek kafalı, havlayan bir Babun’la karşılaşmışlar. Bu Babun güya Güney Afrika’nın en bilge hayvanıymış.

“Avladığımız hayvanlar nereye gittiler?” diye sormuş Leopar.

Baviyan göz kırpmış. Cevabı biliyormuş.

Ardından Etiyopyalı sormuş Baviyan’a: “Bana yerli Fauna’nın şu an nerede yaşadığını söyleyebilir misiniz acaba?” (Aslında bu, Leopar’ın sorusuyla aynı anlama geliyormuş; ama Etiyopyalı bir yetişkin olduğu için hep böyle cümleler kurmayı tercih ediyormuş.)

Baviyan yine göz kırpmış. Cevabı biliyormuş.

Leopar’a şöyle cevap vermiş: “Senin avların başka noktalara gittiler. Sana tavsiyem sen de başka noktalara git Leopar kardeş.”

Etiyopyalı lafa karışmış: “İyi de ben yerli Fauna’nın nereye göç ettiğini öğrenmek istiyorum.” demiş.

Baviyan ona da şöyle cevap vermiş: “Yerli Fauna, yerli Flora’ya gitti; çünkü artık bir değişiklik yapmaya ihtiyacı vardı. Sana tavsiyem, senin de en kısa zamanda değişmendir Etiyopyalı kardeş.”

Leopar ve Etiyopyalı’nın kafası karışmış karışmasına, ama yine de hemen yerli Flora’yı bulmak için yola çıkmışlar. Gitmişler, gitmişler ve en sonunda gölgelerle dalga dalga, benekli, alacalı bulacalı, çizikli mizikli, dallarla yapraklarla, yüksek ve büyük ağaçlarla dolu bir ormana varmışlar (Eğer bu cümleyi yüksek sesle okursan ormanın nasıl da gölgeli olduğunu anlarsın.).

“Bu kadar karanlık ve aynı zamanda ışıklı olan bu yer de neresi böyle?” böyle demiş Leopar.

“Bilmiyorum; ama herhâlde yerli Flora burası. Zürafa’nın kokusunu alabiliyorum, sesini duyabiliyorum; ama onu göremiyorum.” demiş Etiyopyalı.

“Çok acayip!” demiş Leopar. “Herhâlde parlak güneş ışığından karanlık ormana girdiğimiz için gözlerimiz görmez oldu. Ben de Zebra’nın kokusunu alabiliyorum, sesini duyabiliyorum; ama onu göremiyorum.”

“Bir dakika!” demiş Etiyopyalı. “Onları en son avladığımız günden bu yana çok zaman geçti. Neye benzediklerini unuttuk bence.”


“Hayır…” demiş Leopar. “Ben onların Yüksek Sahra’daki hâllerini çok iyi hatırlıyorum, özellikle de ilikli kemiklerini! Zürafa beş metre boyunda, tepeden tırnağa kirli altın sarısı renkte; Zebra ise dört buçuk metre boyunda ve tepeden tırnağa kahverengi-bej renktedir.”

“Hmm…” demiş Etiyopyalı; bir yandan da alacalı bulacalı yerli Flora ormanı dikkatle inceliyormuş. “Eğer söylediğin gibi olsalardı bu karanlık ormanda, loş ışıklı bir odada duran kabuğu soyulmuş bir muz gibi açık seçik görünmeleri gerekmez miydi?”

Ama bak görünmüyorlarmış ne yazık ki. Böylece bütün gün av peşinde koşmuşlar; avlarının kokusunu almışlar, seslerini duymuşlar; ama bir türlü onları görememişler.

Çay saati gelmiş ve Leopar “Yetti artık!” demiş. “Akşama kadar bekleyelim. Gün ışığında avlanma denememiz tam bir fiyasko oldu!”

Böylece akşama kadar beklemişler. Her yer kapkaranlık olunca Leopar, bir hayvanın böğürür gibi nefes aldığını duymuş. Sesin geldiği tarafa doğru atılmış, yıldızların ışığının altında, ağaç gölgesi gibi çizgili bir şey yakalamış. Bu yakaladığı şey Zebra gibi kokuyormuş, Zebra’ya benziyormuş, yere düşünce Zebra gibi çifte atıyormuş; ama Leopar karanlıkta onu göremiyormuş. Bu yüzden “Hey sessiz ol, biçimsiz şey!” demiş ona. “Sabaha kadar üzerinde oturacağım; çünkü neye benzediğini, nasıl bir şey olduğunu anlayamadım.”

O sırada, önce bir homurtu, sonra bir çatırtı, sonra da bir patırtı sesi duymuş ve bir süre sonra Etiyopyalı ona seslenmiş: “Göremediğim bir şey yakaladım. Zürafa gibi kokuyor, Zürafa gibi çifte atıyor ama şeklini şemalini anlayamadım.”

“Aman dikkat et!” demiş Leopar. “Sabaha kadar benim yaptığım gibi üzerinde otur. Bu yaratıklar şekilsiz şemalsiz, neye benzedikleri belli değil.”

Böylece sabaha kadar avlarının tepesinde oturmuşlar. Gün ışıyınca Leopar sormuş: “Sen ne yakalamışsın Etiyopyalı kardeş?”

Etiyopyalı başını kaşıyarak cevap vermiş: “Aslında yakaladığım hayvanın baştan aşağı parlak turuncu-kahverengi bir Zürafa olması gerekirken bunun her yanı kestane rengi beneklerle kaplı. Sen ne yakalamışsın Leopar kardeş?”

Leopar da başını kaşıyarak cevap vermiş: “Aslında yakaladığım hayvanın baştan aşağı gümüşi-sarı renkte bir Zebra olması gerekirken bunun her yanı siyah-mor çizgilerle kaplı. Ne oldu sana Zebra? Eğer Yüksek Sahra’da olsaydık şu hâlinle seni kilometrelerce uzaktan rahatça görebilirdim, bunu bilmiyor musun? Şeklin şemalin iyice bozulmuş.”

“Olabilir.” demiş Zebra. “Ama artık Yüksek Sahra’da yaşamıyoruz.

Burada beni göremedin.”

“Ama şimdi görebiliyorum.” demiş Leopar. “Dün ne yaptıysam göremedim oysa. Bu nasıl oldu?”

“Ayağa kalkmamıza izin verirseniz gösteririz.” demiş Zebra.

Zebra ile Zürafa’nın ayağa kalkmalarına izin vermişler. Zebra biraz ileriye doğru yürümüş ve bir dikenli çalı yığının üzerine çizgi çizgi düşen güneş ışıklarının orada durmuş. Zürafa da güneş ışınlarının lekeler hâlinde göründüğü uzun ağaçların arasına girmiş.

“Şimdi gözünüzü dört açın!” demiş Zebra ve Zürafa. “Bakın işte böyle saklandık: Bir-iki-üç. Aaa kahvaltınız nereye gitti!”

Leopar’la Etiyopyalı dikkatlice bakmışlar; ama çizgili, lekeli ve alacalı bulacalı gölgelerden başka bir şey görememişler. Zebra ve Zürafa’dan ise hiç iz yokmuş; çünkü onlar çoktan gölgeler arasında kaybolup ormanın derinliklerine gizlenmişler.

“Vay bee!” demiş Etiyopyalı. “Öğrenmeye değer bir numaraymış. Bu da sana ders olsun Leopar kardeş. Bu karanlık yerde kömür kovasına düşmüş bir kalıp sabun gibi parlıyorsun.”

“Haa haa sen kendine bak!” demiş Leopar. “Bu karanlık yerde kömür çuvalına düşmüş bir hardal çiçeği gibi parlıyorsun ne haber.”

“Her neyse. Birbirimizle dalga geçerek karnımızı doyuramayız.” demiş Etiyopyalı. “Çevremize uyum sağlayamamak gibi bir sorunumuz var şu anda. Ben Baviyan’ın öğüdünü tutacağım. Bana değişmem gerektiğini söylemişti. Derimin renginden başka değiştirecek başka bir şey olmadığına göre, onu değiştiririm artık.”

“Nasıl?” demiş Leopar heyecanlanarak.

“Biraz mor, biraz da tuzlu mavi olan kahve-siyah renge dönüşeceğim. Kuytularda ve ağaç arkalarında saklanabilmek için çok uygun bir renk bence.”

Bunları söyleyen Etiyopyalı, hemen orada rengini değiştirivermiş. Leopar, daha önce hiç rengini değiştiren bir adam görmediği için çok heyecanlanmış.

Etiyopyalı küçük parmağına kadar yeni siyah rengine dönüştükten sonra, Leopar sormuş: “Peki ben ne olacağım?”

“Sen de Baviyan’ın öğüdünü yerine getir: Sana başka yerlere gitmeni söylemişti.”

“Evet, ben de hemen başka noktalara geldim işte. Seninle bu noktaya geldim işte, sanki çok işime yaradı da!”

“Ahh!” demiş Etiyopyalı. “Aslında Baviyan başka noktalar derken Güney Afrika’daki başka noktaları kastetmedi aslında; o aslında postuna yeni noktalar yapmanı söylemişti.”

“Ee, bu ne işe yarayacak peki?”

“Bak Zürafa’ya!” demiş Etiyopyalı. “Eğer çizgi isterim dersen Zebra’ya da bakabilirsin. Görmedin mi noktalarından ve çizgilerinden ne kadar memnunlardı!”

“Hmm…” demiş Leopar. “Zebra’ya benzemeyi kesinlikle istemiyorum.”

“Hadi çabuk karar ver!” demiş Etiyopyalı. “Sen bu hâldeyken ava çıkmaktan hoşlanacağımı hiç sanmıyorum. Tabii yeni katranlanmış bir duvarın önünde açmış bir ayçiçeğine benzemekte ısrar edersen, ben de buna mecburen katlanırım.”

“Öyleyse benek olsun.” demiş Leopar. “Ama çok büyük ve kaba benekler yapma sakın, Zürafa’ya da benzemek istemiyorum.”

“Beneklerini parmak uçlarımla yapayım.” demiş Etiyopyalı.

“Derimde hâlâ kurumamış boya var. Kımıldama sakın!”

Böylece Etiyopyalı elinin beş parmağını bir araya getirmiş (Yeni derisinin üzerinde yeterince siyah boya varmış.) ve Leopar’ın üzerine bastırmış. Beş parmağın dokunduğu her yerde, birbirine çok yakın beş küçük benek oluşmuş. Bu benekleri Leopar’ın postuna bakınca bugün bile görebilirsin, kuzum. Arada sırada Etiyopyalı’nın eli kaymış ve benekler biraz silik çıkmış; ama eğer bir Leopar’ın postuna yakından bakarsan, beş tombul parmak izinin bıraktığı beş küçük beneği her zaman görebilirsin.

“Çok güzel oldun!” demiş Etiyopyalı. “Artık yere yatıp çakıl taşları gibi görünebilirsin. Çıplak kayaların üzerine yatıp kireçli bir taş gibi de görünebilirsin, kuru yaprakların üzerine yatarak yaprakların üzerine vuran güneş ışıkları gibi de görünebilirsin. Hatta bir yolun ortasına uzanıp ne olduğu belirsiz bir şey gibi de görünebilirsin. Bunları düşün ve hırlamaya başla!”

“Ee peki, ben bütün bunları olabiliyorsam, sen neden kendine de böyle benekler yapmadın?” demiş Leopar.

“Yoo bir zenciye en çok yakışan renk siyahtır.” demiş Etiyopyalı. “Haydi şimdi gel de ‘Bay bir-iki-üç, aa kahvaltınız nereye gitti’ye hesap soralım!”

Sonra oradan uzaklaşmışlar ve hayatlarının sonuna kadar mutlu mesut yaşamışlar, kuzum. Hikâyemiz de burada bitmiş.

Bu arada büyüklerin, “Etiyopyalı, derisinin rengini, Leopar da beneklerini değiştirebilir mi?” dediklerini duyuyor olabilirisin. Eğer Leopar ve Etiyopyalı’nın bunu zaten bir kere yapmış olduğunu bilselerdi, büyükler de böyle saçma bir şeyi tekrarlayıp durmazlardı; öyle değil mi? Ama Etiyopyalı ve Leopar renklerini bir daha hiç değiştirmeyeceklermiş, kuzum. Çünkü ikisi de hâlinden çok memnunmuş.


BEN BİLGELERİN BİLGESİ BAVİYAN
EN BİLGECE SÖZLERİ SÖYLEYEN
 
“Hadi kaybolalım tabiatta,
Sen ve ben baş başa.”
Misafirler geldi bir arabayla, bize sesleniyorlar,
Ama annem orada,
Ve sen beni dolaşmaya götürürsen,
Gitmek zorunda değiliz yanlarına,
Hadi ahırlara gidelim,
Çitlere oturup bakalım tarlalara,
Hadi tavşanlarla konuşalım,
Kuyruklarını sallayan tavşanlarla
Hadi ne istersen yapalım,
Yeter ki ikimiz baş başa olalım baba
Gerçekten keşfe çıkalım
Ve çay saatine kadar kalalım dışarıda
İşte botların, hemen getirdim
İşte yürüyüş sopasıyla, şapka
Pipon ve tütünün de burada;
Hadi gidelim, çabuk olsana!