Читать книгу «ARABA SEVDASI» онлайн полностью📖 — RECAİZADE MAHMUT EKREM — MyBook.

13

İşte Bihruz Bey’in Periveş Hanım hakkındaki dış görünüşe göre yaptığı tahminin, duygularının ve beğenisinin tek sebebi olan landonun bu nazenini taşıyarak halk bahçesinde gezintide bulunması – pek o kadar nadir olmayan – tesadüflerden birisiydi. Bununla beraber, böyle bir tesadüfün mümkün olabileceği düşüncesi Bihruz Bey’in hatırından bile geçmediğinden dolayı beyefendi, landoyla hanımlara ve hanımlar arasındaki ilişkiyle landoyu, – gördüğümüz derecelere kadar – önemsemiş ve bu önemin sonucu olarak bahçenin içinde Periveş Hanım’ın -bildiğimiz şekilde – takipçisi olmuştu.

Yukarıda tarif edildiği gibi hanımlar – Bihruz Bey de arkalarında olduğu hâlde – bahçeden çıkarak landolarına binerek, araba hareket eder etmez Periveş Hanım’ın: “Daha pek toy zavallı!” demesiyle iki hanım arasında aşağıdaki konuşma başladı.

“Âdeta budala ayol!”

“Biraz hoppaya da benziyor.”

“Zıpır derler bunlara zıpır! Fani çiçeği ne yaptın? Bakayım, hâlâ göğsünde duruyor mu?”

Çengi Hanım, Bihruz Bey’in bir ara söylediği Fransızca fane (solmuş) kelimesini “fani” diye işittiğinden ve bir hanıma ilk görüşte aşkını ilân etmek için verilen çiçeğin faniliğinden bahsetmekte güzel bağ, bir zarafet ve incelik bulamadığından, “Fani çiçeği ne yaptın?” demekle Bihruz Bey’in o münasebetsizliğini ima etmek istedi.

“Ha! Gerçek, o ne demekti acaba? Benim aşkım da bu çiçek gibidir, böyle solar gider mi demek istedi?”

“Adaam sen de! Onun ne söylediğinden, ne yaptığından kendisinin de haberi yoktu.”

“Gelecek cuma bekleyecek.”

“İşi yoksa beklesin dursun.”

“Adaam gelelim, eğleniriz. Bahçe de hiç fena değil doğrusu.”

“Her zaman böyle süslü arabayı nereden bulacaksın?”

“Böylesi olmasın da benzeri olsun. Amaç eğlenmek değil mi?”

“Ya o zaman alafranga bey yine sana bakar mı dersin?”

“Bakmazsa bakmayıversin. O da tasamın on beşi21 sanki!”

“Bahçeden çıkarken o deli deli bağıran da kimdi?”

“Aa! Bilemedin mi? Geçen gün Kadıköyü vapurundan çıkarken benim feracemin eteğine basıp da pardon diyen bey değil mi ya?”

“O budala mıydı o? Değil değil. Onun sakalı vardı.”

“Aa! Hiç ben bilmez miyim? Tam da kendisiydi.”

“Adam nemize gerek. Acaba iskelede çok bekleyecek miyiz?”

“Sanırım ki beklemeyiz. Olmazsa kayığa da binebiliriz.”

“Galiba sen canını yabanda bulmuşsun. Ey! Şimdi paraları sayacak mıyız?”

“Sayacağız ya. Arabacının bahşişini de unutma!”

“Bahşiş mi? İki saat için yüz kuruş verdikten sonra bir de bahşiş öyle mi? Üstüme iyilik sağlık, ben çıldırmadım ayol!”

Bu arada araba, Üsküdar iskelesi hizasında, hanımları gündüz aldığı noktada birdenbire durunca Çengi Hanım: “A! Geldik mi? Ne çabuk geldik, vallahi iyi!” diyerek önceden hazırladığı dört mecidiyeyle bir miktar bakır parayı arabacıya teslim etti. İki hanım arabadan indiler. İskeleye doğru ağır ağır yürüdüler, vapura girdiler. On dakika sonra vapur da iskeleden ayrılıp, İstanbul tarafına yönelerek yürümeye ve yirmi dakika içinde Haliç içindeki gemilerin arasına karışarak gözden kayboldu.

İKİNCİ KISIM

1

Odasında sigara içerek düşünür bıraktığımız Bihruz Bey, düşüne düşüne hele düşüncelerini bir sonuca ulaştırmakla, tasarılarını bir karara bağlamayı başarabildi. Bu karar da kendisini daha şimdiden cefa çeken âşığı saydığı Periveş zalimine aşkını itiraf etmeyi ve ayrıldıkları sırada kendisinin, “Saat kaçta?” sorusuna cevap verilmemesinden ve özellikle landonun hareketi sırasında bir veda işareti yapılmamasından dolayı sitem ve serzenişi içeren bir mektup yazmak, gelecek cuma günü saat sekizde ve belki daha erken bahçede bulunarak Periveş Hanım’ın gelmesini beklemek ve hanımefendi görünür görünmez hazırlanacak mektubu bir yakınlaşmayla kendisine takdim edip ondan sonraki harekât ve davranışlarını duruma uydurmak, kısacası; ulaşılmak istenilen amacın süsü olan nazlı salınışlı ve güzel endamlı ceylanı, Keşfi zevzeğine rağmen arzunun tuzağına düşürmeye çalışmaktan ibaretti.

Bu sırada üçüncü defa olarak izin aldıktan sonra salona giren Mişel, lambaları kontrol ederek, fitillerini biraz indirip yine çıkardıktan sonra beyefendinin yüzüne gizlice baktı. Hâlinde gözlemlediği sakinlik belirtisinden cesaret alarak yavaş bir sesle, “Yemek soğuyor,” diyebildi.

Bihruz Bey’in sıkıntı veren zihin meşguliyeti, söz edilen karardan sonra her ne kadar bütün bütün geçmemiş ise de haylice hafiflemiş ve sal a manjede (yemek odasında) hemen üç çeyrek saatten fazla kendisini bekleyen Muallim Mösyö Piyer’i daha fazla bekletmenin çirkin olacağı düşüncesi o zihnin bir köşesinde kendi kendini gösterebilmişti. Dolayısıyla bey, yerinden kalktı, üçte ikisinden fazlası yana yana bitmiş olan sigarasının uzamış beyaz külünü masanın bir tarafındaki sigara tablasına bıraktıktan sonra sigaradan kalan parçayı dudaklarının arasına kıstırarak yemek odasına yöneldi. Kapıdan içeriye girer girmez muallim efendiye hitaben – şüphe yok ki – artık bu defa pek saf Fransızcayla, “Affedersiniz azizim, muallim efendi! Pek önemli bir şey düşünüyordum da sizi beklettim. Ümit ederim ki bana gücenmediniz?” dedi ve tokalaşmak için hoca efendiye elini uzattı.

Mösyö Piyer oralarda değildi, zaten bütün bütün denecek derecelerde yemekten kesilmiş ve olanca iştahı, zevki, eğlencesi siyasî gazetelerin gündemdeki meselelere ilişkin sütun sütun yayınladıkları makalelerin ve yorumların okunmasına ayrılmış olan bu altmış beşlik ihtiyar, köşke geç vakit gelerek ikinci kata çıkar çıkmaz aç gözlü Mişel’in: “İsterseniz buraya buyurun, şimdi yemek çıkacaktır,” demesi üzerine doğruca yemek odasına girerek, sakosunun22 cebinden çıkardığı bir yığın gazeteden ayırdığı çarşaf kadar bir tanesini katlayıp, küçülterek bir iskemlenin üstünde tam bir dikkat ve önemle okumaya koyulmuş ve yemeğin gecikip gecikmediğinden asla haberdar olmamıştı.

Bunun üzerine Bihruz Bey’in o yolda kusura bakmamasını istemesine şaşırmakla beraber: “Hiç zararı yok, zaten ben gazetemi okuyordum,” diyerek karşılık verdikten ve Bihruz Bey’in uzattığı eli sıkıp bıraktıktan sonra beyle karşı karşıya sofraya geçtiler, oturdular.

Mösyö Piyer’in o çarşaf kadar gazetede büyük bir önemle okuduğu şey, o devrin en önemli siyasî meselelerinden olan Süveyş Kanalı’na dair özel bir makaleydi ki, meselenin aslı hakkında servet, ticaret, siyaset bakış açılarından, birtakım yorum ve değerlendirmeleri içeriyordu.

Politikaya fazlasıyla merakı olan Mösyö Piyer, gazetede okuduğu şeylerin hâlâ etkisi altında bulunarak düşüncelerini onlarla biraz daha oyalamak ihtiyacında olduğundan sofraya oturur oturmaz Bihruz Bey’e hitaben: “Patri’de şimdi özel bir makale okudum. Süveyş Kanalı hakkında çok önemli değerlendirmeler içermektedir,” diye söze başlayarak, okuduğu şeyleri bölüm bölüm özetleyerek bunlara kendi özel yorumunu da eklemeye başladı.

Beri tarafta, bir ucu Periveş Hanım’ın saçlarına ilişip kalmış, diğer ucu Keşfi Bey’in püskülüne takılıp dolaşmış olan düşüncelerinin karmaşası arasındaki zihni yeniden perişan olmaya başlayan Bihruz Bey, Mösyö Piyer’in sözlerini asla dinlemiyordu ve dinlese de anlayamazdı.

Öğrencisinin, böyle siyasî ve ciddî konularla ilgilenmedeki yeteneksizliğini herkesten fazla anlamış olması gereken Mösyö Piyer’in, konuşurken Bihruz Bey’in yüzüne bakması; önünde bulunan sürahiye, Bordo23 şişesine hitap etmektense, kaşı gözü hareket eden, eli ayağı oynayan bir heykele hitap etmek istemesindendi.

2

Mösyö Piyer bir ara, konunun kendince tam can alacak bir noktası üzerinde hararetli hararetli konuşma ustası olup dururken bu gevezelikler, bu gürültüler ister istemez kulağına yansıyınca beynini tırmalayıp, fikrini bütün bütün karıştıran Bihruz Bey’in, “Pardon monşer! Parlon damur ön pö (affedersiniz azizim! Biraz sevdadan bahsedelim),” diye hocasını aşk ve arzu konularına davet etmesi Mösyö Piyer’i birden bire, büyük bir hayretin sessizliğine düşürdü. Zavallı ihtiyar, çatalı bıçağı bırakarak iki eliyle gözlüğünü iyice yerleştirdikten ve Bihruz Bey’in yüzüne – sofraya oturduğundan beri henüz birinci defa olmak üzere – dikkatlice bir hayli baktıktan sonra Fransızca: “Peki, buyurunuz, ondan bahsedelim,” dedi ve çatalı bıçağı tekrar tutarak sözüne devam etti.

“Dö kel amur vule vu kö jö parl? Vu save bien kil ya lamur dö la patri, lamur filyal, lamur maternel, lamur dö proşen, lamur dö sua. sö son dez amur dö differant natür. Dö kel vule-vu kö nu parliyon (Sevdanın hangi türünden söz etmek istiyorsunuz? Malûm ya sevginin çeşitleri var: Evlât sevgisi, valide sevgisi, hısım akraba sevgisi, aşk. Bunlar hep ayrı ayrı şeylerdir. Hangisinden bahsedelim)?”24

“Dö lamur dö fam, bien sür (kadın aşkından).”25

Bihruz Bey tarafından girişilmek istenilen bu konunun Mösyö Piyerce yersizliği, zamansızlığı, ihtiyarın canını epeyce sıkmıştı. Beyin birdenbire söylediği, “Dö lamur dö fam!” tabirindeki münasebetsizlik üzerine herifin o yorgun sinirleri şiddetle oynamaya, o soğuk kanı hızla kızışmaya başladı. Yüzü kızardı. Gözleri açıldı. Edepsiz öğrencisini iyice haşlamak istedi; fakat istediğini yapamadı; çünkü Çamlıca’nın havadar bir köşkünde haftanın iki gecesini gönül huzuruyla geçirmek için vapur ve araba ücretlerinden başka peşin olarak her ay eline geçirdiği altı adet yirmi iki frank yetmiş beş sent, Mösyö Piyer’e hatırlıca bir dosttu. Bihruz Bey, karakterinin hafifliğiyle, tembelliğiyle, garip garip davranış ve sözleriyle Mösyö Piyer’i ne zaman öfkelendirse o hatırlıca dost meydana çıkar, Mösyö Piyer’in kulağına, “Canım, o daha çok gençtir. Gençliğin bu türlü hallerini mazur görmek gerekir. Şu zavallı çocuğa öfkelenmenin ne lüzumu var? Sen, filozof bir adamsın, öyle kusurlara bakmamalısın,” yollu söz söylerdi. Muallim efendi de bu hatırlı, bu yumuşak yüzlü, bu sevimli dostunun o gönül okşayan nasihatini onaylayarak Bihruz Bey’in her fenalığını hoş görürdü.

Bu defa da yine o dostun, yardımseverliğinin zorlayıcı şekildeki uyarısı üzerine kendini tuttu. Yalnız, Bihruz Bey’in açıkça ortaya sürmek istediği kadın düşkünlüğü bahsini beyin hoşlanmayacağı bir şekle dökerek manevî bir intikam almak arzusundan vazgeçemediği için tekrar, şu şekilde söze başladı:

“La Bruyer26 mi, yoksa La Roşfokol27 mu? Bilmem hangisidir ki: Düşkünlüğün her türlüsü, sahibine çeşitli maskaralıklar ettirir; özellikle aşk ve sevda insanı hepsinden çok maskara eder. Manasını iyi anladınız ya?”

“Hayır, fikrinizi anlayamadım.”

“Pardon! Bu benim fikrim değil. Kendi fikrimi söylesem o hiç hoşunuza gitmez. Bazı filozoflara göre aşk ve ilgi, sahibini gülünç eder, nicesi gülünç değil, âdeta… Çünkü aşk ve ilgi, zevzeklikten başka bir şey değildir.”

“Siz ihtiyarsınız, aşka tabi ki düşman olursunuz.”

“Kadın aşkına öyle mi?”

“Şüphe yok.”

“Ha, ahlâk tarafından genellikle pek çirkin olan o güzel topluluğun, o akıl ve zarafetleri akıllılıklardan çok, delilikleri destekleyen kadınlara duyulan aşka öyle mi? Korkarım, öğrencimin bir kadına ilgisi var.”

“Hayır, pek de öyle değil.”

“Kendini gözet evlâdım, kendini gözet! Kadınlar çok zararlıdırlar. Onlar, azap meleklerinin yeryüzünde ortaya çıkmış benzerleridir. Bizi cennet kapısından cehenneme atarlar. Bir âmâya demişler ki, ‘Karınız bir güldür.’ O da ‘Dikenlerinden öyle anlıyordum,’ cevabını vermiş.”

“Pardon Mösyö Piyer!”

“Dinleyiniz, dinleyiniz! Daha bitmedi. Sokrat ne diyor bilir misiniz? Diyor ki: ‘Kadın, her türlü fenalığın kaynağıdır.’ Aristofan da ‘Dünyada kadınlar kadar idaresi zor mahlûk yoktur; ne deliler ne de canavarlar. Onlar kadar korkulmaya değer yoktur!’ demiş.”

“Me monşer profesör (fakat sevgili profesör)!”

“Dinleyin, dinle genç bey!”

“Mon profesör (hocam)! Bu akşam her zamanki Mösyö Piyer değilsiniz. Ahlâkınız değişmiş. Pek nervö (sinirli) olmuşsunuz. Bilmem niçin?”

“İhtimal. Fakat siz her zamanki Bihruz Beysiniz!”