Bu ne aksilik! Her tuttuğu dal kuruyordu. Bazı arkadaşları bu yolu denemişler, uzun yıllar uğraşmalarına rağmen birer traktör kullanma ehliyeti alamamışlardı. Hiç olmazsa bir ev yaptırırım, dedi. Baba ocağına da kardeşim yerleşir. Ne evi be, dediler bir mektupta. Rüzgârın attığı kiremitleri yerine koyamadığımız günler oldu. Ev yaptırmak da ne demek? Küçük bir bakkal dükkânı açarım, diye düşündü. Eline rastgele geçen bir gazeteden öğrendi ki sıhhi kontrole tabi işyerlerini azınlık insanı açamıyordu. Eee? Türkiye’ye gidip bir ev, bir arsa alsak! O da olmaz. İnsan bir ömür tüketerek biriktirdiği parasını nasıl çamura atabilir?
–Kahveci, bir bira daha getirir misin?
Kahveci kurttu, şakacıydı:
–Üzme kendini boş yere, dedi.
–Ne yapayım, bir çıkmazdayım.
–Oh-hoo, dedi kahveci, bir sen misin çıkmazda olan? Sanki biz Londra Asfaltında mıyız? Ama gene de bu kadar düşünmeye gelmez. Yapanlar insanlıklarından utansınlar.
(Akın Gazetesi, sayı:758, yıl 1980, “A.K.” takma adıyla özgün başlık: “Azınlıktan Görüntüler–3)
Uzaktan bir zurna sesi duyuldu önce; bir ikincisi kendisine eşlik etmeye başladı. Davullar ağır bir tempo tutturmuşlardı:
“Çalınsın, davullarım çalınsın,
Bahçemde çalınsın.
Babam bana bir düğün yapacak,
Ölünce anılsın…”
Güneşli bir eylül günüydü. Yalnız kenar mahallede, Kel Hasan’ın Recep’in evinde bir düğün telaşı vardı. Şıra tavaları, kazanlar, sofralar taşınıyor, etler doğranıyordu. Kolları sıvalı feraceli kadınlar o kapıdan o kapıya koşuşturuyorlardı. Davulcular, Pinti’nin damın altında konaklamışlardı.
Emine, davul sesini duyduğunda bulaşıkları yıkıyordu. Tiz zurna sesi bir ürperti uyandırdı içinde. Tüyleri diken diken oldu, burun direği sızladı, gözleri yaşla doldu. Oysa üzüntülü değildi o anda. Tam tersine sevinçliydi. Çünkü Erol’un izne geldiğini duymuştu. O gün çeşitli bahanelerle sokağa çıkmış, Ayşe Ninelere uğramış, ancak Erol’u görememişti. Uzun süre gözlerine uyku girmemişti o gece. Dalıp dalıp gidiyor, hep Erol’u düşlüyordu. Bir ara Erol’u rüyasında görmüştü. Karşı karşıyaydılar Erol’la ama Erol onun yüzüne bile bakmamış, sessizce yanından uzaklaşmıştı. Üzüntüyle uyanmıştı. Veli: “Ne o” demişti, “rüyanda ne gördün öyle? Ağlıyordun…” Emine uykusuzluktan sersem gibi olmuştu. “Şeytanın işi yok; anamı ölmüş görmüşüm…”
Davulcular “Kırmızı Gülü” icra etmeye başladıklarında Emine bulaşıkları bitirmiş, içeriye girmişti. Veli giyinmişti bile. Davarları Cemali’nin kardeşine bırakmıştı. Ayakkabılarını giyerken Emine’ye: “Sen de acele et biraz.” dedi. “Âlemle beraber gidecek değiliz; düğün kendimizin. Sonra teyzemin dilinden durulmaz…”
Emine önce Ayşe’yi giydirdi temiz temiz. Beyaz çoraplarını giydirdi. Kırmızı üstüne beyaz damgalı elbisesi Ayşe’yi kasaba kızlarına benzetti. Saçlarını taradı güzelce. Atkuyruğu yapıp kırmızı bir kurdele bağladı. Sonra kendisi giyindi. Gülkurusu bir elbiselik almıştı kendisine. Kasabaya kayınpederiyle gitmişler, kumaşı Basmacı Kamil’den almışlardı. Sonra, ormancının gelini Mariya’ya diktirmişlerdi. Elbise çok güzel oturmuştu vücuduna. Yakasının iki yakası da güzel taşlarla süslenmişti. Aynanın karşısına geçti, kaşlarını düzeltti, gözlerini hafifçe sürmeledi belli belirsiz. Dudakları kırmızıydı, gene de boyamak geçti içinden. İpekli pembe bir bezi vardı. Onu örtündü feracesini giydikten sonra. Düz, parlak, siyah bir tutam saçın görünmesi için uzun süre uğraştı. Ayşe ile birlikte düğün evine doğru gittiler.
Helvacı Tahsin Ağa, üstü örtülü at arabasını kapının sağındaki boşluğa yanaştırmış, çocuklara helva, horozlu şeker satıyordu. Çocukların bazıları davulcuların başına dikilmişlerdi. Birkaç yeni evli genç, damın taş duvarına dayanmışlar, kendi aralarında konuşup gülüşüyorlardı. Yere büyük bir hasır serilmişti. Üstüne üç kişi karşılıklı bağdaş kurmuş, içmeye başlamışlardı. Büyük bakır bir sahana konmuş haşlanmış et parçalarından duman tütüyordu. Bir başka tabakta da turşu vardı. Çoban Ahmet, elindeki rakı şişesini ikide bir ağzına götürüyordu. Karısından ayrıldı ayrılalı böyleydi Çoban Ahmet. Gerçi önceleri de içiyor, düğünlerde oynuyordu. Oyununu herkes zevkle seyrediyordu. Züleyha’yı bu yüzden kıskanan kadınlar çoktu. Yakışıklıydı Çoban Ahmet, iyi giyiniyordu. Okumuşların dışında köyde ondan şık giyinen yoktu. Gömleği, pantolonu her zaman ütülüydü. Saçları her zaman taralı ve pırıl pırıldı. Akşamüstleri Süleyman’ın kahvesine gidiyor, dört köşe küçük bir masaya oturup bir ellilik içiyor, sonra eve gidiyordu. Köyün bütün erkekleri, tarlalarda çalışmanın dışında insan arasında karılarıyla bir arada bulunmaktan kaçınırken o, hıdrellez günleri bir ara gelir, Züleyha’yı salıncakta sallar, Züleyha, köylünün kulaklarına ayıp gelen o şuh kahkahasıyla ortalığı kaldırırdı.
Züleyha, düğün ve bayramların da neşe kaynağıydı. Etli edepsiz konuşmalarıyla kadınları güldürüp neşelendiriyor, kına gecelerinde el-ayak çekilip ortalık tenhalaşınca meydan ona kalıyordu. Darbukanın temposuna ayak uydurarak bir rakkase ustalığıyla ortada hareket ediyor, vücudunun estetik kısım ve uzuvlarını ağır, ritmik hareketlerle oynatıyor, kıvırıyor, seyredenlerde kıskançlığa varan bir hayranlık uyandırıyordu. Çoban Ahmet ve Züleyha için söylenecek tek söz vardı: Tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuştu. Genel kanı da buydu zaten: Bu kadını Çoban Ahmet’ten başka elinde hangi erkek tutardı?
Bir ara dillerde, “Çok muhabbet tez ayrılık getirirmiş” sözü dolaştı. İşte böyle olur, dercesine; ardından da Çoban Ahmet’le Züleyha boşanıyorlarmış, sözü aldı, yürüdü. Ama ne oldu, ne gitti; doğru dürüst kimse bir şey anlayamadı. Söylenenlerin hiçbiri birbirini tutmuyordu. Köyün erkekleri açıktan açığa Çoban Ahmet’i suçluyor, kadınlarsa, kabahatin Züleyha’da olabileceğini iddia ediyorlardı. Sonunda, Züleyha’nın anasının kıskançlığının, bu meselede büyük bir rol oynadığı savı atıldı ortaya. Uzun yıllar dul yaşayan ve bir yanma olayı sonucu yüzü çok çirkinleşen kadının, karı-kocanın açık-saçık sevişmelerini çekememesi yüzünden böyle bir oyun oynadığı söylendi. Ama ne yaptı, nasıl becerdi bu işi; kimse öğrenemedi. Züleyha müftülüğe gidip “Canım azat, nikâhım helal” demiş, daha ilk celsede işi bitirmişti. İşte o günden sonra Ahmet, kendisini iyice içkiye vermişti. Züleyha da eski neşesini yitirmiş, o şen-şakrak kadının yerini içine kapanık bir kadın almıştı. İnsan içine çıkmıyor, doğru dürüst giyimine bile dikkat etmiyordu. Her iki taraf da birbirleri hakkında bir tek söz etmiyordu.
Emine Ayşe’ye para verip susam helvası aldırdı. Bahçeye girdiklerinde kendi de bir ucundan koparıp ağzına attı. Karşıda Çolak Ahmetlerin evin ardına aş ocakları kurulmuştu. Birkaç kişi ocakların yanına odun taşıyor, beri tarafta, komşu kapının önünde, birkaç kadın, geleni-gideni ağırlamak için ayakta bekliyorlardı.
Emine içeri girdi. İçeride genç kadınlar feracelerini çıkarıp oturmuşlardı. Başlarında oyalı krepler vardı. İpekli elbiseler giymişlerdi. Boyunlarında inciler, beşibirlikler vardı. Göğüslerinde dallar takılıydı. Menekşeler durmadan titriyor, beyaz kollarda altın bilezikler parlıyordu. Çoğu sürmelenmiş, yanaklarına allık, pudra sürmüşlerdi. Dudaklar boyalıydı. İçlerinden bazıları sağa sola koşuşturuyorlardı. Ayşe dışarı, arkadaşlarıyla oynamaya çıkmıştı. Emine, Ayşe’yi aramak bahanesiyle birkaç kez dışarıya çıktı. İçeride mahpus gibi hissediyordu kendisini. Erol görünürlerde yoktu. Bir müddet, kına gecesi yapılacak yerin hazırlıklarıyla uğraşanları seyretti. Baktı, Cemil oradaydı. Başında siyah bir bere vardı. Yeni, kahverengi bir pantolon giymişti. Sırtında ütüsüz, beyaz bir gömlek vardı. Emine’yi görünce gülerek yanına yaklaştı.
–Veli’yi arıyorsan, Zeynellerin evine gitti, dedi.
Emine, onun yüzüne bakmadan konuştu.
–Ben Ayşe’ye baktım. Düşer müşer de üstü batar.
Sonra hemen içeriye girdi.
Akşam olmuş, hava kararmaya başlamıştı. Uzaktan Hasan Hocanın sesi duyulunca davul ve zurna sesleri birden kesildi. Kına gecesi ağılın arkasında yapılacaktı. En yeni elbiselerini giymiş kızlar kına yerinde toplanmaya başlamışlardı. Sarı, kırmızı, şarabi, mor ve tozpembe renkler boydan boya gerili bir urgana asılı lüks lambasının beyaz ışığı altında par par yanıyor, boyunlara takılı altın gerdanlıklar giyimleri daha zengin gösteriyordu. Kızlar, uzunlamasına yerleştirilmiş saman balyalarının üstüne sıralanmışlardı. Kadınlar, yüzleri kızlara dönük bir halde, adeta iç içe oturmuşlar, konuşup gülüşüyor, birbirlerinin kulaklarına eğilip bir şeyler fısıldanıyorlardı. Küçük çocuklar ara yerlerde koşuşuyor, ağaç ve duvarlara tırmanıyorlardı. Delikanlılar kadınların ardında ayakta duruyor, diğer günlerde rahatlıkla seyredemedikleri kızları inceden inceye, doya doya seyredebiliyorlardı. Göz göze geliyor, uzaktan uzağa anlaşıyor, naz yapıyor, sitem ediyor, ya da bir an için kurulmak istenen gönül bağları bir kaş çatmasıyla sessizce reddediliyordu. Evli erkeklerse daha arkalarda duruyorlardı. Durmuşların kızı Hatice, birkaç arkadaşının eşliğinde güzel ve ölçülü bir sesle türkü söylüyordu. Bir ara üç darbuka birden çalmağa başladı. Bir oyun havası temposu tutturmuşlardı. Kızların çoğu sözle iştirak ediyor, iki kız karşılıklı oynuyorlardı. Oynayan kızlardan birinin aşırı bir vücut oynatma hareketi, kadınlarda bir fısıldama, gençlerde bir heyecan dalgası yaratıyordu. Dışarıda davullar, düğüne gelen misafir topluluklarını karşılıyorlardı. Sesler birbirine karışıyor, anlaşılmaz bir uğultu halini alıyordu.
Arka sıralarda bir dalgalanma oldu, sesler kesildi. Kadınlar merak edip başlarını arkaya çevirdiler. Çoban Ahmet, sarhoş bir halde, arkada, yığılı kavak dallarının üstüne çıkmıştı. Arkadaşları yanındaydı. Sarhoştu ve ayakta güçlükle duruyordu. Herkes merak içindeydi. Ortalıkta çıt yoktu. Sessizlik, çocukları da susturmuştu. Ve birden, yanık, acılarla yüklü, güzel bir ses ortalığı doldurmuştu. Bir ağıttı bu. Yürekleri dağlıyor, çok kişinin gözlerini yaşartıyordu:
“Portakalı soyamadım,
Başucuma koyamadım.
Şu derdimden kurtulup da
Gençliğime doyamadım.”
Türkü devam ediyordu. Sonra, bütün gözler Züleyha’yı buldu, başlar ona çevrildi. Züleyha sağ tarafta, Hafız Ali’nin saçağında, bir direğe tutunmuş, ayakta duruyor, gözlerini yerden kaldırmıyordu. Bir süre öyle kaldı. Sonra başörtüsünün ucuyla gözlerini kuruladı, birkaç dakika sonra da yüzünü iki elle kapatarak kaçtı, gitti.
Ortalığı hüzünlü bir hava sarmıştı. Bu durum Emine’ye öyle dokundu ki neredeyse boşanıp hüngür hüngür ağlayacaktı. Kimseye belli etmeden komşulardan birinin avlusuna geçti, orada biraz ağladı, yüzünü yıkadı, kurulandı, tekrar yerine geldi.
Gözleri hep arkalardaydı. Bir bekleyiş içindeydi hep. Ayşe birkaç kez gelip uykusunun geldiğini söyledi. Emine: “Ne olur, biraz dayan” dedi. “Git oyna. Bak, bütün çocuklar oynuyor. Hadi benim gülüm…” İçi içini yiyor, bir türlü oradan ayrılmak istemiyordu. Sonunda umutları yine suya düşmüştü.
Sonunda kına gecesi dağıldı. Emine Ayşe’yi alıp evine gitti, uzun süre bir şey düşünemediğini sandı. Beyni dumura uğramıştı sanki. Bahçeye çıktı, kendi kendine ağladı, durdu. “Gelmedi işte, yine gelmedi!” diye söylendi.
Şafak Dergisi, sayı: 16, yıl 1991
О проекте
О подписке
Другие проекты