XIX yüyılın ikinci yarısı ve XX asrın başlarında ortaya çıkan Pangermanism, Panslavizm, Turancılık, İslamcılık gibi terimlerin manası, onların teşekkül sebepleri ilmî ve siyasî edebiyatta sayısız biçimde tanımlanmıştır. Belli bir tarihi süreç içerisinde ortaya çıkan terimleri her toplum kendi görüş açısına dayanarak tanımlamaya çalışmıştır. Mesela “panslavism” terimini, ilk defa slavyan halklarının milli mücadele başlatmasından şüphelenen Almanya şovinistleri, bir siyasî akımın adı olarak kullanmıştır. İlk başta milliyetçilik ideolojisi olarak dünyaya gelen panslavizme ne kötü, ne de iyi akım niteliği veremiyoruz. Bu akım çok taraflıdır. Bu akımı Slavyan halklarını baskı altında tutan idarenin kötü anlamda kullanarak, slavyan halklarının milli mücadelesini karalama amacı gütmüştür. Turancılık ve İslamcılık kavramlarının kullanış şeklinde de böyle bir durum söz konusudur. Doğu ülkelerinin egemenlik, siyasi bağımsızlık, dinî birliği koruma, sömürücülere karşı mücadele ideolojisi sıfatında ortaya çıkan İslamcılık, Türki halklarının hepsinin aynı kökten geldiğini temel edinerek, bir bayrak altında birleşme maksadıyla ortaya çıkan Turancılık ta ilk başta milliyetçi ideoloji sıfatında teşekkül etmişti. Sonradan çarlık sömürücü idare, islam dininde olan Türk halklarının bağımsızlık eylemlerini bastırmak için, “Turancılık” ve “İslamcılık” kavramını tersine döndürerek, kötü amaçlarına araç ettiler. Bundan sonra halkı aydınlanmaya yönelten, kültür miraslarını yaymak için kitaplar bastıran, gençler ana dilinde eğitim görsün diye çırpınan Türk aydınlarına milliyetçi damgasını vurarak, halkın üretici kısmını birer birer yok etmeye başladı. İdaresi altında olan halkı ezen, hiyanet eden, manevi açıdan çökertmeyi iyi bilen Rus emperyalistleri, bilinçli ve bağımsız fikirleri hemen lağvetmeyi çok iyi biliyordu. Ekim devrimine kadar Kazan basımevleri, çok önemli eğitim faaliyetlerinde bulunmuştur. Bu basımevlerinde Kazak dilinde binlerce kitabın yayınlandığını bugün herkes biliyor. O kitaplar kolay çıkmıyordu. Aptal sensörcülerin sıkı denetimi, Kazakça, Tatarca, Özbekçe, Azerice, Kumıkça kitapların basılımını bin bir bahane uydurarak engel olmaya çalıştı. Tatarların zirve alimi A. Karimullin’in “Tatar Kitapları Kaynağında (U istokov tatarskoy knigiy)” ve “Tatar kitapları (Tatarskaya Kniga)” adlı araştırmalarında bu durum etraflı bir şekilde anlatılmıştır. Tarihin sayfalarını çevirirken, önder Tatar yayımcılarının başka Türk halklarının dilinde kitaplar yayınlayarak, eğitim ve bilim sahasında önemli rol oynadıklarını görüyoruz ve hürmetle anıyoruz. Emperiyalist idareciler, sömürge halkların tarihini işlerine geldiği gibi ters döndürüyor ve misyoner akıma uygun kitapları, halkın kültürü ve geleneğini küçümseyen, tenkit eden kitapları üst üste bastırıyor ve kullanıyordu. Bu kitaplarda halk kahramanları aptal isyancı, milli mücadeleler ise isyancıların çıkardığı önemsiz bir ayaklanma olarak nitelendirildi. Bu siyasetin güttüğü amaç, azınlıkları dininden ve geleneğinden uzaklaştırarak, ruslaştırma olmuştu. Eğitim alanında Türk dillerinde basılan ufak bir kitap Çarlık sistemine zarar veren tehlike olarak görüldü. Bu yüzden Kazan şehrinde çalışan on beş basımevi sık sık kapatılıyordu, yayımcılar ceza ödemek zorunda kalıyordu. Hatta Çar “buratana halkların çocuklarının eğitimi yasaklansın” fermanını da çıkarttı. Türk aydınlarına da her zaman süikast yapıldı.
1905 yılında gerçekleşen devrimden sonra çar ideologları, Rusya idaresi altındaki halklara eziyet etmenin yeni yolunu buldular. Onlar, emperyanın birliği ve ortodoks klisesine karşı çıktı, bahanesiyle Turancılık ve İslamcılık kavramlarını suçlamaya başladı. Karimullin’in kitabında bu olayla ilgili şöyle bir misale rastlanır. Rusya’nın Diyanet Departmanı tarafından Paris’te basılan “Musilmanin” dergisinde, İslamcılık ve Türkçilik kavramını kötülemenin çok kolay yolu kullanılıyordu. Bu derginin redaktörü, Rusya İmparatorluğu idaresi tarafından derginin başına getirilen gizli ajandı. O, derginin her sayısında Türk halkları ve müslümanları, bir olmaya ve mücadeleye “davet eden” makaleleri yayımlamıştır. Bu makaleler, emperya idarecilerinin, “Kafkas ve Orta Asya halkları arasında milliyetçilik hareketi hızla gelişiyor.” diye yaygara koparmasına ve Türk dilli halkların sosyal ve kültürel hayatta etkili rol oynayan aydınlarını, bilim adamlarını sürgün etme ve medresede okuyan şakirtlerin bağımsız düşünmesini, eğitim almasını engellemek için bulunmaz bir delildi. O zaman Türk dilli basınlarda eğitim konusunda, insan hakkları üzerine makaleler çok yayımlanıyordu. Ama gücü olan her zaman kazanıyor, emperyal ideologlar bağımlı halkların hakkını ezip geçmeye alışıktı.
Sovyet zamanında halklar dostluğu ve birliğini pekiştirme, halklar kültürünü geliştirme temelleri atıldı. Ama bu gelişmenin başarılı olmasına stalinizm şiddeti engel olmuştur. Toplum gelişimine engel olan dogmatik fikirler, toplum üzerinde kuvvetli bir şekilde yayılıyor, hiç kimse partinin belirlediği ideolojik çember dışına çıkamaz hale gelir, bu çizgi dışına çıkanlar da tasfiye ve cezalandırmaya maruz kalır, özellikle de “milliyetçilik” damgası trajik sonuçlara yol açmıştır. Kazak halkının üretici kısmı olan aydın, şair ve yazarlarına yapılan haksızlıklar hakkında yeni söylemeye başladık. Milli edebi kültürümüzdeki Ş. Kudayberdiyev, A. Baytursınov, M. Jumabayev, J. Aymauıtov gibi aydın zümrelerin edebi mirasını yarım asır sonra elimize alabildik. Manevi hayatın bütün sahasında yer alan zorluklar ve mihnetleri sayıp bitirmek mümkün değildir.
Bir zamanlar “milliyetçilikle” suçlanan aydınlarımızın zerre kadar suçu olmadığını, bunun uluslar kültürüne yapılan zülüm olduğunu halk yeni anladı. Kazak sovyet edebiyatını dünyaya tanıtan M. Auezov ömrü boyunca bu suçlamaya maruz kaldı. Halkın dili ve kültürünün gelişmesine engel olan dogmalar, halkın hafızasında saklıdır. Yazar, tarihi konuda yazı yazdığında “geçmişi medhediyor”, tarihi kahramanlar konusuna dokunduğunda ise “sınıfsal ölçüleri aştı”, diye tenkit ediliyordu. Tarihte kalan Rusya ile ilgili çelişkilerden bahsedildiğinde “halklar dostluğuna zararı dokunacak”, diye hemen örtbas edilirdi. Okullarda okutulan tarih aslında Rusya tarihi idi, başka halkların tarihi sadece Ruslarla olan irtibatlarından ibaretti. Tabii ki bunun gibi yolsuzluklar için tüm Rus halkını suçlamak doğru olmaz. Bunun sorumlusu, tarihi geçmişi ve bugünü bir ideolojik zincir altına sokan Stalin devri siyaseti idi. Kazaklar ve bir çok halkın asırlarca kullana geldiği arap alfabesinin “kullanıma elverişsiz ve yetersiz” sebebiyle değiştirilmesi, Stalin dönemindeki diktatörlüğün neticesidir. Arap alfabesinden sonra da latin alfabesine geçirilme, halkların tarihi ve manevi, kültür miraslarından ayrıldılar ve gelişme süreci doğal sürekli gidişini yitirdi. Komunizm döneminde bir dillilik ilkesi, azınlıkların milli kültürünü önemsememe ve yok etmeyi hedef almıştır. “Halk Liderinin” ağzından çıkan her söze inanan ve tapınan ulus, “eninde sonunda bir dili konuşacağız, ana dilimizde okup, yazma niye gerek”, diye düşünecek hale geldi. …
Ana dillerinde okulların kapatılması ve üniversitelerde Kazakça okutan fakültelerin yok denecek derecede az olması, Kazak dilinde ilmi terminolojinin olmaması, resmi evraklarda sadece Rusçanın kullanılması, kültür mirasın ihmali, milli kültürü geliştirme arzusunun yokluğu – bunların hepsi yukarıda belirttiğimiz “ilke” ve diktatörlük sistemden dolayı meydana gelen olaylardır. Halklar arasında nefrete sebep olan Stalin siyaseti, bir halkı yücelterek, ikinci birini de küçümseyerek ayırım yapmanın, tarih sayfalarını tersinden okutarak Rus halkını ululaştırmanın, buna karşı olanları halk düşmanı ilan etmenin halklar birliğinin damarını kesen hareketler olduğunu algılayamadı. Son zamanlarda bazı memleketlerde azınlık statüsünde yaşayan uluslar arasında meydana gelen çatışma yeniden yapılanma dönemi hatası değildir, sovyet dönemninden kalan eksikliklerdir.
Milli kültüre olan kayıtsız görüşün kaynağını bulmak da zor değildir. Yıllar boyunca öz halkının tarihinden iyi bir şey duymayan, dünyaya geldiğinden beri halkın sadece zayıf taraflarını işiten insan, közkaman olur. Bugün de aramızda “Kazak diline devlet statüsü lazım değildir” diyen kazakların mangurt şuurunda, işte bu yılların acı gerçeğinin izi vardır.
Stalinizm döneminde kalıplaşan yanlışlıkların biri de halkların geçmişteki kültür mirasını küçümsemek ve önemsiz saymaktır. Bu da Ekim devriminin önemini vurgulamanın bir yoluydu. “Kazakistan’da eski zamanlarda şehir olmadı”, anlayışı arkeolojinin gelişmesine engel oldu, bu bilim dalında biz başka komşu memleketlere göre çok arkadayız. Bin yıl kullandığımız arap alfabesini yok saydık ve utanmadan Kazak’larda eskiden yazı olmadı dedik. ......Devlet Başkanının “Kazaklar kütüphane kelimesini bile bilmiyordu”, gibisi keşiflerine de tanık olduk. “Devrime kadar halkın sadece 2% okuma yazma biliyordu”, diye yaygara yapıldı. Böyle nihilist görüş sayesinde Kazak tarihi ve kültürüne ilgili Arap, Fars, Türk, Çin, Rus dillerinde yazılan kaynakları yayımlamaya, araştırmaya cesaret edilmedi. Kazak tarihini bile XV asırdan başlattık. Öz kültürünü, tarihini, dilini küçümseyen kuşak yetişti. Bu sebepten de Kazak okullarının sayısı ve ana dilinde konuşanlar sayısı yok denecek derecede azaldı. Kazak dilini devletin resmi dili ilan etmek gibi doğal fikirler tartışıldı. Bu demektir ki Kazak dilinin kullanış sahası daraldı ve yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.
Araştırmacıların belirttiğine göre Orta Asya ve Kazakistan halklarının kendilerine ait öz edebiyatını XV asrdan başlatmak gerekiyor. X-XV asırlar arasında oluşan yazılı edebiyat aslında Türk halklarına ortak mirastır. Bu ortak hazinemizi araştırma, inceleme konusunda son 20 yıl içerisinde biraz çalışmalar yapıldı. Orhun Abideleri, “Oğuzname”, “Kısasü’l Enbiya”, “Muhabbetname”, “Kodeks Kumaniks”, “Hibatü’l Hakaik” v.s. gibi yadigarların metinleri yayımlandı ve üzerinde incelemeler yapıldı. Eski Edebiyat nushalarını inceleme meselelerini 50’li yılların başlarında bilim adamı, saygı değer professor B. Kenjebayev ilk olarak ortaya atmıştı. Ama maalesef, bu girişimi destekleyenler az oldu, çünkü eski Türk dilli yazılara şüpheyle bakıyorduk. Ama hayati, canlı bir fikir er ya da geç bir yolu bulur ya, bu fikri H. Suyinişaliyev, M. Joldasbekov, M Mağauin, A. Kıraubayeva, N. Kelimbetov, K. Ömiraliyev geliştirdi. Bu çalışmaların neticesinde N. Kelimbetov’un “Kazak Adebiyetinin Ejelgi Dauiri (Kazak Edebiyatının Eski Devri)” kitabı basıldı. Bu çalışmalar çok önemlidir, ama eski türk dilinde yazılan edebiyatı araştırmaya devam etmek boynumuzun borcudur. Eski yazılı edebiyat metinlerini yayınlamaya yeni başlıyoruz. Kazak edebiyatının, Türk uluslarının eski yazılı edebiyatı geleneğinin bir devamı olduğunu ispatlamak ayrı bir meseledir. Eski edebiyat araştırmalarının hızlanmasına engel olan şey onu anlayan, eski Türk dilini iyi bilen, arap, farsi dili uzmanlarının yetersizliğidir. Kültür mirasımızı, asil hazinemiz olarak yeniden kabul etmişiz, hazır uzmanlar nerden olsun? Hatta ilmi ortam içerisinde bu meseleye şüpheyle bakanlar hala da bulunmaktadır. Bunun da kökü taa geçmişe dayanıyor…
Doğu edebiyatına, özellikle de eski Türk edebiyatına olan olumsuz görüşlerin damarı çok derinlerdedir. Biz, son zamanlara kadar doğu edebiyatının, Kazak kültürünü besleyen güçlü kaynak olduğunu kabul etmedik. Klasik edebiyatımızın zirvesi olan Abay’n eserlerindeki doğu edebiyatının unsurlarını sadece sözde kabul ettik, onun yapısını araştırmadık. Aslına bakarsak eski Türk edebiyatı geleneği, devrime kadar oluşan edebiyatımıza olumlu etkilerde bulunmuştur. Ali Şir Nevai, Fizuli, Babur gibi fikir üreticilerini yetiştiren, tüm Yakın ve Orta Doğu’da en zengin edebiyatın biri olan Türk edebiyatının hazinesi bugüne kadar bizim için sırrına tam olarak eremediğimiz bir cevherdir. Buna çok pişman oluyoruz. Orta okullarda ve üniversitelerde eski edebiyat eserleri tam tanıtılmadığı için, edebi geleneğimizin kaynağının farkında değiliz. Bu arada doğu edebiyatını ve kültürünü küçümseyen, türlü derecedeki avrupamerkezli fikirlerin olumsuz etkisini söylemeden geçemeyiz. Biz bazen kendi aydınlarımızın eserlerini tam anlamak için doğunun ilmi ve kültür geleneğini bilmemiz gerektiğinin farkına varmıyoruz. Abay okuyan, talim alan Arap, Türk, Farsi edebiyatı ve felsefe tarihininden haberimiz olmadığı için, Abay’ın eserlerini tam olarak anlayamıyoruz. Şokan’ın, Abay’ın Avrupa kültürüne olan merakı yanlış anlaşılmıştır. Şokan’ın Orta Asya hakkındaki sadece olumsuz fikirleri hesaba alınarak, alimin eski Arap, Çin, Uygur, Farsi dilinde yazılan kaynakları orijinalinden faydalandığını görmezlikten geldi. Yani, bu tarafta da eski kültür yadigarları önemsenmez biçare haldeydi. Eski Türk edebiyatı eserlerini okumak ve ondan manevi güç almak, Kazaklar için edebi düşünce tarzının en eski örneklerini tanımaya götüren yoldur.
Elbette ki, eski Türki edebiyatı yadigarlarını günümüz okurlarının anlaması biraz zor olur. Asırlarca dil yapısında meydana gelen değişikleri hafife alamayız. O yüzden de eski yazılı edebiyat eserlerini Kazak diline aktarmak lazımdır. Fuzûlî ve Nevaî eserlerini orijinal nüshadan aktarmak bizim için büyük bir başarı olurdu. Onların sayesinde Turk edebiyatı, dünyaya adını duyurmuştur. Bu eserleri yaradanlar kendi zamanında dünyanın en ileri başarılarını .... Mesela Ali Şîr Nevaî eserleri Türk ve Farsi edebiyatının en güzel sintez örneğidir. İşte Nevaî’nin bu şaheserleri orijinal nüshadan değil, rusçadan kazakçaya çevirildi. Bunun ne demek olduğunu hepimiz anlıyoruz. Nevaî Türki dilinin otoritesi ve kaderi için mücadele etti ve türlü ilmi risaleler yazdı. Türk dilinin zengin imkanlarına güvenmeyerek Farsça’yı resmi dil konumuna getirmek isteyenlere Nevaî tüm gücüyle karşı çıktı. Aynı toprakları paylaştığımız uygur edebiyatını da yarım yamalak tanıdığımız ortadadır.
Sonuç olarak diyoruz ki, eski edebi mirasımızı tanımak ve öğrenmek için, o eserleri okuyp anlayabilecek uzmanlar yetiştirmemize bağlıdır. Ama bu konuda hala ağırdan alıyoruz. Ünlü alim V. V. Barthold, “Orta Asya halklarının eski tarihini araştırmak için Çince, orta asırlardaki halini anlamak için Arapça ve Farsça bilmek şarttır.” demiş. Öyleyse, bu dilleri iyi bilen uzmanlar yetiştirme meselesine hız vermemiz gerekir.
Eski devirdeki yazılı eserleri yayınlamak ve incelemek, dili, tarihi, kaderi de bir olan kardeş halkların kültür geleneğinin ortak yönlerini öğrenmeye temel olur ve kardeş halkların manevi bağını güçlendirir.
Bugüne kadar en çok araştırılan Kazak sovyet edebiyatı da yeni bir görüşle yorumlanmalıdır. 20-30’lı yıllardaki edebiyatın ideolojik ve yaratıcılık meselelerini araştırma konusunda planlar yapıldı ve inceleme işlevleri başlatıldı. Bu dönemde, eserleriyle tanınan, edebi süreç içerisinde önemli rol oynayan şair ve yazarlarımız çoktur. Bu eserleri yeniden yorumlamanın metodolojik temelini, kollektifleştirme ve sovyetleştirme dönemindeki siyasi ve içtimai durumun yönü ve sıfatı hakkında bugün varılan sonuçlar oluşturmalıdır. Günümüzde yayınlanan, 30’lı yıllarda halkın başına gelen trajik durumu, özel insana tapınma dönemindeki acımasız tasfiye siyasetini konu edinen yazıları değerlendirip, edebiyatın teşekkül süreci içerisinde inceleme, ayrı bir araştırma konusu olabilir. Cezaevi ve kolonyalarda suçsuz günahsız sürünenlerin hatıra yazıları veya eserleri ayrı bir araştırma konusudur. Kazak Sovyet edebiyatının belli eserleri ve devirlerini araştırma konusunda yeni adımlar atılmalı.0 “Kumaş namıyla bez de satılır” derler ya hani, işlediği konusu için övülen eserlere de tenkit gözüyle bakmak lazım. Zamanında bir yenilik olarak değerlendirilen bazı eserlerin seviyesi şimdiki bugünkü ölçütlerle göre bazen çok düşük çıkıyor. Yani, Kazak edebiyatının gelişme sürecini yeniden gözden geçirmek şarttır. Edebiyatın ölümsüz şaheserlerinin sayısı da bu tarihi elekten sonra ortaya çıkar. Sözümüm sonun da kısaca şunu söyleyebilirim ki, bundan sonra edebiyat tarihi, eski kitapların kopyası da, düzeltilmiş hali de olamaz. Bu yüzden de yeni edebiyat tarihini yazmadan önce, edebiyatın çeşitli dönemlerini, akımlarını, seçkin ürünlerini tahlil edecek monografiler ve tenkit makaleler bol bol yayımlanmalı, görüşler tartışılmalı ve de tetkik prenseplerinin belirlenmesi şarttır.
1989
О проекте
О подписке
Другие проекты
