Kuşluk vakti, şaşkın haldeki Tipan, aceleyle eve girmişti. Solgun yüzü, sinirli bir halde olduğunu gösteriyordu. Yastığa başını koymuş, sırt üstü uzanan Mahambet, bu huzursuzluğu hissetmişti. Aniden doğrulmak istedi ancak sağ kalçasının acısından bir yanına dönüp oturmak zorunda kaldı. Sonra sessizce çadırın desteği üzerinde asılı olan İsfahan kılıcına kolunu uzattı. Tipan, kılıcı kınıyla birlikte hızlıca uzattı. Gövdesine kurşun dökülmüş on iki örgülü buzağıdiş kalın kırbacı da eline verdi.
“Hayırdır?”
“Ne bileyim. Jarbastau taraftan on kadar atlı, hızlı bir şekilde ilerliyorlar. Gelişlerinden şüphelendim.”
“Hasan atı eyerledi mi?”
“Taze kamışa doyan talan olasıca sallanarak kaçıyor, kendini yakalattırmıyor.”
“Issız bozkırda tek başına bu eve gelen her kimse, beni özlediğinden gelmiyordur herhalde. Asaubay nerede?”
“Bacanağının küçük baş hayvanlarını satmak üzere şehre gitmiş.”
“Peki! Sonu hayır olsun bakalım!”
Yazı burada sona ermişti. Noel, damağındaki lezzetten mahrum kalmışcasına sarışın kıza bakakalmıştı.
“Elimizdekiler sadece bu kadar.” dedi kız da çekinerek. “Kalanını birileri yırtıp götürmüş gibi.”
Gün kararıp karanlık çökmeye başladığı sıralarda yorgun argın evine ulaştı. Gelir gelmez soyunmadan yatağına uzandı. Gözleri kapanmaya başlamış gibiydi.
“Düşüncelerden yoruldun mu, evlâdım?”
“Dayanacağım.” diye cevap verdi uyur uyanıklık arası bir haldeyken.
“Olayın devamını başkasından değil, benden dinle.” dedi çene kemikleri, tak tak diye harekete geçerek.
“Kulağım sizde Mahambet.”
“Erkenden ulaşan on kadar atlı, teyze çocuğu Ikılas ve beraberindekilermiş. Evin başköşesine güzelce yerleştiler. Ikılas, eskiden dombırayla ezgiler de çalardı. Gençliğinde bütün hünerini bırakıp ata binmişti. Baymağambet Sultan’ın başçavuşuydu. Teyze çocuğu olsa da güven duymuyordum. Seyrek sakallı, iri gözlü, kaba biriydi. Kenardaki dombırama elini uzattı.
‘Memleketten uzaklaştın. Kimi zaman anlaşamadığımız zamanlar olmuştur. Ancak geçmiş geçmişte kaldı. Özleyerek geldik.’ dedi.
Yanındakiler de hiçbir şey belli etmeden kibar kibar oturuyorlardı. Hasan semiz bir koçu kesip hazırlıyor, Tipan da çay demliyordu. Semiz koç pişmiş, eti yumuşacık olmuştu. Yemek ağaç taslara konulduğu sırada, dombırayı akord edip tıngırdatmakta olan Ikılas, Kazak ile Nogay’ların ortak «Elden ayrılan» ezgisini coşkuyla çalmaya başlamaz mı?
‘Kızıl kaval kayından yapılmış olmalı. Güzel dombıra imiş.’ deyiverdi iri gözlerini evirip çevirerek.”
“Sonra?” dedi yatağından fırlayan Noel, konuşmaya başlayan kurukafasına uzandı.
“Bu, Ikılas’ın yanındaki adamlara verdiği işaretiymiş. Dirseğime dayanarak uzanmıştım. Üzerime aniden çöktüler. On iki örgülü buzağıdiş kalın kırbaç elimden düştü. Üç dört silahlı adam göğsüme oturmuştu. Kendimi savundum. Aman dileyip yuvarlanıverdiler. Gıcırdayan kapıdan dışarıya kaçarak çıkan Ikılas’ın haykırışlarını duydum galiba. ‘Evini yıkın! O şimdi dinlemez. Karısını yakalayın!’
Tipan, eline ağaç askıyı almıştı. Düştüğüm yerden gözüme ilişmişti. Nice sürgünler görmüş kadın bu Tipan… Karşısına çıkan birini kafasından vurarak yere seriverdi.”
“Neden yerinizden fırlamadınız Maha? Kılıcınız neredeydi, kılıcınız?”
Kazaklar kendilerine yakın gördükleri büyüklerin isimlerinin ilk hecelerine böyle bir ek yapıp saygılarını bildirirlerdi. Noel de öyle yapmıştı. Kendisine “Maha” denmesinden hoşlanan Mahammet:
“Korkak şeyler, çadırın urganlarını kesip evi üzerime yıktılar. Keçe çadırın iskeletleri ağırdı. Hiç kıpırdayamadım.” dedi.
“Hasan neredeydi?”
“Kardeşim yumuşak başlıdır. Ne yapabilirdi ki?”
“Tüh ya!”
“Çadırın kubbesinin çapraz rayları kırılmıştı. Mücadele ede ede kafamı dışarı çıkarabildim. İşte o sırada Ikılas kılıçla boynumu vurdu. Tipan’ın feryatları, oğlum Nursultan’ın ağlayan sesi… Gerisi çok bulanık, bir hayal gibi… Kıpkırmızı kana bulanmış gibi… Güneş de batmak üzereydi.”
Noel, sıtma tutmuş gibi tir tir titriyordu. Sigarasını bile yakamıyordu. Odanın ışığını açmayı da unutmuştu.
“Affedersiniz, Mahambet. Dinleyebilecek gibi değilim.”
Çok geçmeden Alimcan ile Noel, Atırau’a doğru yola çıktılar.
Bölge yöneticisi Aytuov Bey, kültürlü ve bilgili birisiydi. Onları iltifatla kabul edip başarılar dilemişti. Menzillerinde meşhur Karoy vardı. Bindikleri küçük araba, Jayık’ın Buhar tarafındaki eski yola çıktı. Hemen öncesinde az bir yağmur yağıp geçmişti. Ara ara ince toz bulutu gözüküyordu. Mayıs ayının ince meltemi, güzel güzel esiyor, göğüsleri açıyordu. Jayık kıyısındaki kamışlar ile yeni yetişmiş otlar, yarışır gibi sallanıyorlardı. Uzakta bir gemi, nehir ortasından yüzerek şehre doğru yol alıyordu. Dalgalar etrafını boğarak geçiyordu. Önüne çıkan motorlu küçük kayıklar, onu görünce kenara kaçışıyorlardı.
“Vay be! Jayık baharı, bir başkasın.” diyen Alimjan, manzaraya baktıkça coşuyordu. “Çocukluğumuzda buralarda koşturur, oynardık. Jayık taşardı kimi zaman. O kıyılara derelere dağılırdı ama biz, yine de yüzerek geçer giderdik. Öylesine rahat kulaçlardık ki, bu nehirde Çapayev boğulmuş diye duyduğumuzda şaşırırdık. Meğerse Jayık’ın ortasına ulaştığında makineli tüfek mermilerine hedef olmuş. Parçalamışlar kahramanı. ‘Kahramanlık bir kurşunluktur!’ diye boşuna söylememişler işte.”
Kıvrım kıvrım bozkır yolunda hızla ilerleyen araba, bir tümseğin yanında durdu. Biraz ötede at arabası bağlıydı. Yanında bazı karaltılar vardı. Araba durur durmaz ihtiyar hızlıca bunlara doğru koşmaya başladı. Alimjan sessizce gülümsedi. Noel ise bir şeylerden şüphelenerek kendini hemen toparladı. Dünyanın öbür ucundan onca yol aşıp geldikten sonra, belki de ‘Mezarı kazdırmayacağım, ruhları rahatsız olur.’ diyen bir yakını çıkıvermişti ortaya, belli mi olur? Malum ünlü kimselerin yakın akrabaları pek çoktur…
Şehirde büyüdüğü, Kazak adetleriyle geleneklerine yabancı olduğu dönemlerde, bir düğün sırasında genç bir delikanlının konuşmalarına kulak misafiri olmuştu.
“Ağabeyimin Jantas adlı arkadaşı var.” diyordu bembeyaz ve yumuşacık tenli bir bayanı konuşmaya çekerek. “Bu kişinin çok yakın bir komşusu var. Ve komşusunun karısının aşireti, Argın. Buradan yola çıkacak olursak, siz benim baldızımsınız.” demişti. Bu sözlerden sonra ikisi dans etmişlerdi. Birbirlerini yeni bulan akrabalar gibi… Bütün düğün salonu ise bu işe bir akıl sır erdirememişti. Eve gelince üşenmeden bir kağıda şema çizip baktı. ‘O uyanık adamın ağabeyi onun arkadaşı, daha sonra komşusu oluyor. Onun karısı… Sonunda o bembeyaz, pamuk gibi yumuşacık kadın.’ Ağacın dalları gibi her tarafa dağılmış karışık bir durumdu. Elle tutulur bir yanı olsaydı keşke… Evet, Kazak olarak yaşamak bazen de çok ilginçti!
Hızla koşarak gelen ihtiyar, Alimcan’ı kucaklayıvermişti.
“Yavrucuğum, sağ salim ulaştınız. Şükür. Vilayetten telefon açmış, haber vermişlerdi. Sizleri beklerken gözüm yollarda kaldı.”
“Şükür, Kurak dede. Bu, Noel Şayahmetov adlı evlâdınızdır. Esas misafirimiz bu delikanlıdır.”
“Kurban olduğum. Savaş döneminde Kazakistan’ı yöneten Jumabay’ın oğluymuş, duydum.” diyen cüsseli ihtiyar düşünceli bir ifade takındı. “İyiyi ancak iyiler tanır. Peki ya kötüleri kim tanır? Gelmesi ne güzel oldu!”
“Kuşluk vakti oluyor. Kurak dede, hemen işe koyulalım.” demişti Alimcan biraz nefeslendikten sonra.
“Bugün misafirsiniz. Eve geçelim. Payınızı alın, bir şeyler yiyin. Yarın başlarsınız.”
“Ağabey, Mahambet ozan bizi yüz elli senedir beklemekte. Yarın da alabiliriz, kaçmaz ya.”
Bu sözlere ikna olan Kurak ihtiyar, at arabasında bağlı duran bir koçu getiriverdi. Gücü kuvveti yerindeymiş. Semiz koçu yere yığdı, dört ayağını bir araya getirip bağladı. Esen rüzgardan, yağmur ile kardan yıpranmış olan yüksekçe bir tepenin yanında başını kıbleye çevirdi.
“Öncelikle Allah yoluna, daha sonra ceddim Mahambet’in ruhuna bağışladım. Kurbanlığımı kabul eyle ya Rabbim.” diyerek bıçağı vurdu. Kur’an okunduktan sonra Noel toparlandı:
“Haydi, başlayalım.” dedi.
“Dinle, evlâdım.” diye cevap verdi o anda ihtiyar. Hiçkimsenin duymadığı bir sırrı açıklayacaktı. “Babam, dedemizin bu mezarına yedi yaşındayken getirmişti beni. Çok görmüş geçirmiş eskilerden sorarak zar zor bulduğunda bu mezar neredeyse yok olmak üzereymiş. Bazı kimseler tam olarak bilmelerine rağmen açık etmek istemiyorlarmış. Halkın başından türlü türlü çetin dönemler geçti ya, yavrum. Ama babam benimle birlikte bulduğu zaman, mezarın başına kızılcık ağacından yapılmış kamçısını sokmuş demişti ki: ‘Bak oğlum, bu mezar sana emanet! Eninde sonunda Mahambet’i arayacak nesiller gelecektir. İşte, o zaman bu kamçıdan tanı, göster burayı. Ömrün boyunca unutma sakın!’ demişti. İşte böyle. Kamçının derisi çürüse de kızılcık ağacından yapılmış sapına hiçbir şey olmaz. Kızılcık tut- sal ya. Öncelikle onu bulalım.”
Noel, küreğini eline aldı. İhtiyar hemen bağırıverdi.
“Eyvah! Bırak, sallama şunu! Elimizle kazacağız, elimizle!” dedi ve “Ya bismillah, benim elim değil, ata babalarımın eli.” diyerek bir parça toprak aldı. Üçü üç taraftan sertleşmiş olan sazı yumuşatmaya başladılar. Yarım karış derinliğe ulaştıklarında “Ya, ervah, varmışsın ya” diyen ihtiyar, kızılcık ağacından olan kamçıyı çekip çıkarıvermez mi? Dört örgülü deri, incecik beyaz kumaş gibi olmuştu. Tutulan yerden pat pat kopuyordu. Oysa sapı, kıpkırmızı şeklini korumuş ve hiç değişmemişti. Bunun ardından üç kişi birden elleri ile nazikçe toprağın derinliklerine inmeye başladılar. Bir kulaç kadar boyladıklarında beyaz bir kemik gözükür oldu. Bu, Mahambet’in vücudundan ayrı, çok sonraları gömülmüş olan kurukafaydı. Kurak ihtiyar, hemen dizlerinin üzerine çökerek bir sureyi uzun uzun okudu. Gözünden akan yaşlar, çenesinden aşağı yuvarlanarak önünü ıslattı. “Vah, benim hayalleri suya düşmüş ecdadım vah!” diyerek, kurukafanın göz ve burun boşluklarını topraktan temizledi, göğsüne basıp uzun uzun öyle tuttu. İhtiyar bir süre sonra sakinleşince sertleşmiş olan kurukafasını nihayet Noel’e verdi.
“Alın kemiği çıkık ve düzmüş. İnce kemikli değilmiş. Baş yapısı, çene kemiği bunu göstermektedir.” demişti Alimcan’a bakarak. “Öldürmek için üç defa kılıçla vurmuşlar. İkisi boyun kısmına gelmiş. Birisi ise sağ taraftaki şakağına isabet etmiş. Kemik oyulmuş. Demek ki ozanın eceli iki kişinin elinden olmuş. Kılıcın biri çok keskin, ikincisinin yüzü daha kaba. İşte, gördünüz mü?”
“Ne yapayım, bu zamanda iyi de kötü de bir tepeciğe dönüşüyor.”
Kurak ihtiyar, dizlerinin üzerine çöküvermişti.
Kuşluk vakti dışarı çıktı. Canı hiçbir şey istemiyordu. İki üç sokak arasında dolaşıp durdu. Sonunda bekçi olarak çalışan Dauren’e gitmeye karar verdi. Kümes gibi bir yerde, zayıf bir kadının kıçının zor sığacağı kadar küçücük bir odadaydı.
“Ooo, Noel ağabey! Bizim gibi fukaraları da arayacak birileri var mıydı?” diye çok şaşırmıştı Dauren.
“Dauren, konuşacak meseleler var. Koyu bir çay lazım.”
“Hemen ağabey.”
Çay içip kendine gelen Noel, Ayım’ın durumunu sordu. Dauren ne desin?
“Başkanın tek kızı. Cesur ve özgür büyümüş. Geleceğin bilim kadını. Danışmanı ünlü profesör Kayıp hocadır.”
“Sen Ayım’la nasıl tanışmıştın?”
“Burada. Sadece arkadaşız. Bazen gelip sohbet eder, çay içip gider. Babasının haberi olmadan…”
Noel’in aklından şunlar geçti; “Babasının haberi olmadan… Demek ki, başkanın nazlı büyümüş şımarık kızı olmanın çok ötesinde. Yetimle anlaşabildiğine göre birbirlerinin değerini seziyorlar demektir. Kendisi Mahambet’in şairliğini de araştırıyorsa…”
“Ağabey, onun benim yanıma gelmesinin sebebi, benden hoşlanması değil elbette. Ben, Mahambet’i defnettikleri Karoy’da dünyaya geldim. Mahambet’le aynı soydanız. Küçükken rahmetli babam, ceddimiz Mahambet’in kahramanlıklarını sık sık anlatırdı. Sağ dizine yatarken kulağıma kurşun gibi dökülen bilgilerin hepsini almışım işte. Ayım da bana duyduklarımı sık sık anlattırır, yazıya geçirir. Kendisi ilginç bir kızdır. Başkalarına benzemiyor.”
“Benimle tanıştırsana. Ayım’ı görmek istiyorum.” dedi Noel omuzuna yıpranmış deri çantasını asarken.
“Tamam, ağabey.”
Ikas’ın evinde sabahtan beri bir curcuna vardı. Bir önceki akşam, ticaretle uğraşan karısı Dubai’den gelmişti. Heybesi doluydu. Ve o gün de değerli bir misafir, hürmetle evin başköşesine oturtulacaktı. Kazakların eski adeti, saygı gösterisi olarak misafire koyunun başını sunmaya niyetliydiler. Kızları tezini yazmaktaydı. Çok yakında tez savunması vardı. Gelecek olan bu misafir de Ayım’ın danışmanı Kayıp ile hanımıydı. Sunacakları hediyeler için telâşanıyorlardı. Ikas’ın eşi, misafirler için Dubai’den satın aldığı armağanları tekrar tekrar kontrol etti.
“Şu ceket, düzgün fiziği olan Kazak adetine göre Kayıp isminin ilk hecesine “eke” ekleyerek kendisine çok yakın gösterirken Ikas karısına,
“Kayeken’in tam üzerine göre.”
Takmalı çıkartmalı yakası olan beyaz gömlek ile ateş kırmızısı kravat da ne güzel yakışmış birbirine. “Kaşkariya, her şeyin en iyisini biliyorsun sen.” dedi Ikas, hanımını övgülere boğuyordu. Karısı da ona “Ik” diye hitap edip samimiyetini göstererek,
“Ik”, gelsene. Şu karısının parmağına takacağın pırlanta yüzük konusunda şüphelerim var.”
“Sen hep şüphe içindesindir zaten. Taşı sahte diye beni mi suçlamak istiyorsun? Söyle bakayım?”
Orta boylu, biraz kilolu olmasına rağmen derli toplu vücuda sahip güzel kadın, kocasına sinirlenivermişti bir anda.
“Hayır, hayır! Öyle demek istemedim. Sadece o Kayeken’in hanımı Düriye’nin parmakları kısa ve tombul ya… Bu yüzük onun parmağına olacak mı, bilmiyorum ben sadece.”
“Olmazsa sabun diye bir şey var. Köpürtüp köpürtüp pat diye takıveririz. Gerisini kendi düşünsün.”
“Haa bu arada, dönüşümde genç bir iş adamıyla yolculuk yaptık. Dubai’den daire satın almış. Üstelik de bekârmış. ‘Yetişkin, söğüt ağacı gibi nazik, incecik, güzel mi güzel bir kızım var.’ demiştim ki, ‘Тeyzeciğim’ diyerek üstüme düşmeye başladı. Telefon numarasını aldım. Eve gelsin, yemek yesin. Tanısın, bilsin…”
“İş adamı? Anne, neden boşuna yoruluyorsunuz? Onlar para kazanmanın yolunu bilseler de kalbe yol bulamazlar.” diyen Ayım giyinmeye başladı. “Baba, affedersiniz. Ben misafirlerle beraber olamayacağım. Çok önemli bir randevum var.”
Ayım’ın bu sözleri Ikas’ı oldukça üzmüştü.
“Yakında tez savunması olan kızımıza bak hanım. Bilim kadını olcak diye elimizden geldiğince çabalıyoruz. O ise danışmanına hürmet göstermekten bile kaçınıyor. Bu nasıl oluyor?”
–Hey, kafasız! Bunun savunmak üzere olduğu konu neydi? Şu, Mahambet’in şeyi mi?”
“Şiirleri…”
“Mahambet Şiirlerindeki Azimli Ruh.” dedi anne, babasını düzeltip. Sonra öfkesini kızına yöneltti. “Şuracıktan çıkmayı dene hele bir… Ruhunla beraber…” kadın, parke zemini sivri topuklarıyla tekmeliyordu.
“Bu da ne demek oluyor yani!”
“Tamam, tamam. Tez konunla ilgili danışacağın bir randevu ise git.” demişti Ikas isteksizce. “Kayıp’a uygun bir dille açıklarız elbette bir şekilde. Arşiv tozunu yutmakta deriz. O da sevinir muhakkak. Sadece gecikme!”
İşte o gün Noel, Dauren ve Ayım, üçü başbaşa dağ vadisinde buluştular. Doya doya dertleştiler. Vadi, katmer katmer taşlardan üçgen şeklini almıştı. Etekleri kayın ve çam ağaçlarıyla dolu, cennet gibi bir yerdi. Yiyecek ve içecekleri yanlarındaydı. Dağ taş gezerek temiz hava alıyor, şehirlilerin aç gözlü bakışlarından uzakta sohbet ediyorlardı. Ayım, omuzuna astığı sırt çantasını açtı. Meydanın ortasındaki sandık taşın üzerine gazete serdi. Acı tatlı bütün yiyeceklerini çıkardı, güzelce dizdi. Tadı damağında kalacak olan Fransız şarabını da unutmamıştı. İnce belli üç kadeh de sofraya yerleşiverdi. Cesur ve özgür yetişmiş orta boylu, ağırbaşlı genç kız, çok hareketliydi. Etrafındaki dünyayı yel değirmeni gibi evirip çevirmekteydi.
“Noel ağabey, Dauren, haydi yaklaşın. Önce bir şeyler yiyelim. Daha sonra sohbet ederiz.”
“O zaman ilk kadehi, böyle harika tabiatın ortasında, bizlere güzel bir akşam yaşatan Ayım’cığımızın hürmetine kaldıralım.”
“Olur!”
“Ne kadar lezzetliymiş.” diyen Dauren, bir böreği parçalamaya çalışıyordu.
“Hey kardeşim, etrafında börekten daha tatlı şeyler de var.” Kızın gülüşü, yanlarındaki bulağın sesiyle karışıyor, hoş bir sedaya dönüşüyordu.
“Ayım’cığım,” demişti Noel biraz karnını doyurunca. “İyi niyetin için teşekkür ederiz. Mahambet şiirlerini araştırdığını, tezini savunmak üzere olduğunu duydum. O yüzden Dauren’den seni tanıştırmasını rica ettim. Zaman ayırıp geldiğin için çok mutlu oldum.”
Noel’in düz burunlu, açık tenli, yakışıklı yüzü kızarmıştı. Aslında çoktandır gözükmeyen, belirsiz bir keyif hali tekrar yüzüne hakim olmuştu.
“Savunmalısın diye beni rahat bırakmayan annem ile babam. Bir de danışmanım Kayıp ağabey.” dedi. Orta boylu, ağırbaşlı genç kız, “boş verin onları” dercesine elini sallayıverdi.
“Ayım tezini savunmak istiyor fakat herhangi yeni bir şey ortaya koyamadığı için mutsuz. Bu durumdan utandığı için tezi savunmaya da pek yanaşmıyor.”
Dauren’in bu sözlerini Ayım da kafasını sallayarak doğruladı. “Ağabey, ben de hep sizi görmek istiyordum. Kafamda cevap bekleyen birçok soru var. Kusura bakmasın diye düşünüyorum.” “Elbette sorabilirsin. Cevaplarım seni tatmin edecekse neden olmasın?”
“O zaman, Kazaklar için yaptığınız onca güzel çalışmanın neden karşılığı yok? Neden herkes sizden kaçıyor? Hangi suçunuz için memleketten uzaklaştırmak istiyorlar? Bizim huzurumuzu kaçıran da bunlar. En azından Dauren ile ikimize anlatın. Bilelim, gönlümüze saklayalım.”
Düşüncelere dalan Noel’in yüzü tekrar solgunlaşmıştı. Dağ tepelerine doğru uzanan çam ağaçlarını tek tek sayar gibi zirvelere doğru göz gezdirdi. Islık çalarak derin bir of çekti.
“Anlatayım. İkinizden başka güvenebileceğim kimsem kalmadı.” dedi daha sonra. “Bütün azabın başı, Saka kurganı, gümüş kâse ve oradaki çivi yazısından dolayı başladı.”
“Ben de senin gibi olmuştum.” diyen Dauren, bir şeyler mırıldanmaya başladı.
“Evet, öyle. Gerçekten, ben arkeolog değilim. O zaman benim günâhım nedir? Bulduğum ganimeti saklamalı mıydım? Her şeyi başlatan kendi akrabalarım. Her yerde beni kötülediler. Huzurumu kaçırdılar. Hatta hırsız, düzenbaz diye küfürler yağdırdılar. Gerasimov olmasaydı…”
“Ah, benim de öyle bir hocam olsa keşke.” dedi Ayım da heyecanlanarak.
“Büyük şahsiyettir! Uluslararası İlmî Konferanslarda ‘Kâsedeki yazılar kutsaldır. Hatta meçhul bir duadan bir parçadır. Belki de devamı başka kâselere yazılmıştır. Onları bulmadan bizler bu felsefî düşüncenin tam olarak anlamını çözemeyiz.’ diyerek söylentilere son vermeye çalışmıştı.”
“Arasak ya. İkinci gümüş kâse hangi kurgandadır acaba?”
Noel, omuzunu bükerek epey oturdu.
“Bilmiyorum.” dedi, daha sonra kuşkulu bir sesle; “Fakat yüreğim hissediyor. o Kazak topraklarında değil. Dünyanın neresinde gömülü olduğu belirsiz. Amerika’da mı, Meksika’da mı, Peru’da mı? Kim bilir?”
“Bundan sonra kurgan kazacak olursanız bizi de götürün.”
“Yanınızda olalım. Yükünüzü paylaşalım. Kürek, küskü taşıyalım.”
“Teşekkür ederim. Nasip olursa. Fakat artık Kazakistan topraklarına kürek vurmayacağım galiba.”
“Darıldınız, normal.”
О проекте
О подписке
Другие проекты