Dairesi sıcacık ve gayet ferahtı, iç karartıcı Bagarmossen banliyösündeki eski evinden birkaç parça eşyasını derleyip toparlayınca ve diğer ihtiyaçlarını da alınca, bir pervasızlığa kapılıp en yakın üç arkadaşını yemeğe çağırmıştı. Mutfak bilgisinin en fazla yumurta haşlamaktan ibaret olduğu göz önüne alınca, bu pervasızlığını şimdi daha iyi anlıyordu. Eve birileri geldiğinde Inga’nın neler hazırladığını anımsamaya çalıştı fakat nasıl hazırlandığını bilmediği ve iç malzemeleri hakkında hiçbir fikri olmadığı, yağlı ve doyurucu yemekler gözünün önüne geldi.
Martin Beck bir sigara daha yakıp karmakarışık bir kafayla Walewska usulü dil balığı ve geyik fileto à la Oscar düşündü. Hadi bir de cœur de filet provençale. Dahası, önceden hiç hazırlık yapmadığı davetini genişletirken hesaba katmadığı bir detay daha aklına takıldı. Evine gelecek olan misafirlerden daha iştahlı üç kişi daha tanımıyordu.
Lennart Kollberg, ki en yakın çalıştığı kişiydi, hem ağzının tadını bilir hem de boğazına düşkündü. Martin Beck yemekhaneye inme cesaretini gösterdiği günlerde bunu güzel güzel gözlemlemişti. Ayrıca, Kollberg’in cüssesi, ne kadar boğazına düşkün olduğunu ele veriyordu zaten. Yaklaşık bir yıl önce karnına aldığı çirkin bir bıçak yarası bile bu huyunu değiştirmemişti. Gun Kollberg, kocası gibi cüsseli değildi ama iştahlıydı. Polis Akademisi’nden mezun olduktan sonra, Ahlak Masası’na katıldığından beri artık bir meslektaşı olan Åsa Torell ise tam bir oburdu.
Bir buçuk yıl evvel kızın, erkek arkadaşının yani Martin Beck’in en genç komiser yardımcısının, otobüste vurulduğu sırada ne kadar küçük, ne kadar zayıf ve ne kadar sıska olduğunu hatırlıyordu. Artık o kötü dönemleri atlatmıştı, iştahı yeniden açılmış, hatta biraz kilo almıştı. Herhâlde metabolizma hızı çok yüksekti.
Martin Beck, Åsa’dan erken gelip yardım etmesini istemeyi aklından geçirdi ama bundan vazgeçti.
Kapının yumruklanması ve açılması neredeyse eş zamanlıydı. Kollberg içeri girdi.
“Oturmuş böyle ne düşünüyorsun?” dedi, fazladan sandalyeye kendini atarak, sandalye de ağırlığından gıcırdadı.
Kimse Kollberg’in, hırsızlık numaraları ve kendini savunma hakkında belki de teşkilattaki herkesten daha çok şey bildiğinden şüphe etmezdi.
Martin Beck ayaklarını çekmeceden indirdi, sandalyesini masaya doğru çekti. Sigarasını dikkatlice söndürdükten sonra cevap verdi.
“Hjorthagen’deki şu baltalı cinayeti,” diye yalan söyledi. “Yeni bir gelişme yok ya?”
“Otopsi raporunu okudun mu? Adam ilk darbeden hemen sonra ölmüş. Kafatası çok inceymiş.”
“Evet, okudum,” dedi Martin Beck.
“Karısıyla konuşabildiğimiz zaman anlarız,” dedi Kollberg. “Kadın hâlâ büyük şokta, hastanede bu sabah öyle dediler. Belki de sopayla vura vura kendisi öldürdü onu, kim bilir?”
Kollberg ayağa kalkıp pencereye yürüdü ve pencereyi açtı.
“Kapatsana,” dedi Martin Beck.
Kollberg pencereyi kapattı.
“Nasıl dayanabiliyorsun?” diye sızlandı. “Burası fırın gibi olmuş.”
“Zehirlenmektense pişmeyi tercih ederim,” dedi Martin Beck felsefi bir edayla.
Güney polis merkezi, Essinge Parkway’e çok yakındı ve trafiğin yoğun olduğu saatlerde, mesela şimdi, tatil sezonunun başlarında, havanın egzozdan ne kadar ağırlaştığı bariz hissedilirdi.
“Ben bilmem, sana bir şey olursa suç sende,” dedi Kollberg ve lambur lumbur kapıya gitti. “Akşama kadar hayatta kalmaya çalış. Saat yedi mi demiştin?”
“Evet, yedi,” dedi Martin Beck.
“Şimdiden acıktım,” dedi Kollberg kışkırtıcı bir tavırla.
“İyi ki geliyorsunuz,” dedi Martin Beck ama kapı çoktan Kollberg’in arkasından kapanmıştı.
Bir saniye sonra, telefon çalmaya başladı, insanlar geldi, imzalar atıldı, tutanaklar okundu, sorular soruldu. Böylelikle Martin Beck akşam menüsüyle ilgili tüm düşüncelerini bir kenara bıraktı.
Saat dörde çeyrek kala emniyetten çıkıp metroyla Hötorgshallen’e gitti. Orada dolaşıp alışveriş yapması o kadar uzun sürdü ki her şeyi hazırlayabilmek için Gamla Stan’daki evine taksiyle gitmek zorunda kaldı.
Saat yediye beş kala sofrayı kurduğunda Martin Beck ortaya koyduklarını inceledi.
Dereotu yatağında fileto ringa, ekşi krema ve frenk soğanı vardı. Küp küp doğranmış soğan, dereotu ve limon dilimlerinin ortasında sazan havyarı. İncecik kıvırcık üstüne dizilmiş somon dilimleri. Dilimlenmiş haşlanmış yumurta. Füme ringa. Macar salamı, Polonya sosisi, Finlandiya sosisi ve Skåne’den ciğer sosisi. Koca bir kâse dolusu göbek salata ve içinde bolca taze karides. Martin Beck en çok bununla gurur duyuyordu, ne de olsa kendisi yapmıştı ve tadı nefisti. Kesme tahtasında altı çeşit peynir vardı. Turp ve zeytin. Pumpernickel ekmeği, Macar köy ekmeği, Fransız ekmeği, sıcak ve kıtır kıtır. Bir kapta köy işi tereyağı. Ocakta taze patates fokurduyor, hafiften bir dereotu kokusu yayıyordu. Buzdolabında dört şişe Piesporter Falkenberg, Carlsberg Hof ve buzlukta bir şişe Løjtens schnapps bekliyordu.
Martin Beck tüm bu emeğinden gayet memnundu. Şimdi tek eksik misafirlerdi.
İlk Åsa Torell geldi. Martin Beck Campari soda hazırladı. Åsa Torell elinde içkisiyle evi gezdi.
Daire bir yatak odası, oturma odası, mutfak, banyo ve holden oluşuyordu. Odalar küçüktü ama bakımı kolay ve rahattı.
“Burayı seviyor musun diye sormama gerek yok,” dedi Åsa Torell.
“Çoğu doğma büyüme Stockholm’lü gibi ben de hep Gamla Stan’da bir dairem olmasını hayal ederdim,” dedi
Martin Beck. “Kendi başıma takılmak da harika.”
Åsa başıyla onayladı. Şimdi pencere pervazına yaslanıyordu, ayaklarını bilekten üst üste atmıştı, içkisini iki eliyle tutuyordu. Küçük ve narindi, iri gözlü, kısa kahverengi saçlı ve yanık tenliydi; sağlıklı, sakin ve dingin görünüyordu. Martin Beck onu böyle gördüğüne sevindi çünkü kızın Åke Stenström’ün ölümünü atlatması uzun sürmüştü.
“Ya sen?” diye sordu Martin Beck. “Sen de yeni taşınmışsın.”
“Sen de bir ara bana gel, sana evi gezdireyim,” dedi Åsa.
Stenström’ün ölümünden sonra, Åsa bir süre Gun ve Lennart Kollberg’le beraber yaşamıştı. Eskiden erkek arkadaşıyla oturduğu daireye geri dönmek istemediğinden Kungsholmsstrand’da tek odalı bir yere çıkmıştı. Aynı zamanda seyahat acentesindeki işinden ayrılıp Polis Akademisi’ne başlamıştı.
Akşam yemeği büyük bir başarıydı. Martin Beck kendisi pek yemese de (zaten çok az yemek yerdi), bütün yiyecekler silinip süpürüldü. Martin Beck kaygılanarak acaba iştahlarını hafife mi aldım diye merak etti fakat misafirler masadan kalktığında tok ve hâllerinden memnun görünüyordu. Kollberg çaktırmadan pantolonunun düğmesini açtı. Åsa ve Gun şarap yerine schnapps ve bira tercih etti. Yemek bittiğinde Løjtens şişesi boşalmıştı.
Martin Beck kahve yanında konyak ikram etti, kadehini kaldırıp, “Şimdi iyice coşalım, ilk kez hepimiz aynı gün izinliyiz,” dedi.
“Benim izin günüm yok,” dedi Gun. “Bodil sabahın beşinde gelip karnımın üstünde zıplıyor ve kahvaltı istiyor.”
Bodil, Kollberg’lerin yaklaşık iki yaşındaki kızlarıydı.
“Bunu düşünme şimdi,” dedi Kollberg. “Yarın sabah akşamdan kalma olsam da olmasam da ben ilgilenirim. İşten de bahsetmeyin. Düzgün bir iş bulabilseydim, geçen seneki olaydan sonra istifamı verirdim.”
“Şimdi bunun sırası değil,” dedi Martin Beck.
“Nasıl düşünmeyeyim?” dedi Kollberg. “Bütün polis teşkilatı yakında dağılacak. Kırsaldan gelen şu zavallı sersemlere baksana, o üniformaları içinde avare avare geziyor, ne yapacaklarını bilmiyorlar. Ya idareye ne demeli!”
Martin Beck, dikkatini dağıtmak için, “Ah, iyi,” dedi ve konyağına uzandı.
Aslında en son yeniden düzenleme sonrasında teşkilatın siyasileştirilip merkezileşmesinden dolayı o bile endişeliydi. Devriye memur kalitesinin her daim düşmesi de cabasıydı. Fakat bu meseleyi masaya yatırmanın ne yeri ne de zamanıydı şimdi.
“Ah, iyi,” diye tekrar etti dalgın bir şekilde ve kadehini kaldırdı.
Kahveden sonra Åsa ve Gun bulaşıkları yıkamak istedi. Martin Beck karşı çıkınca, kendi evleri dışında her yerde bulaşık yıkamayı sevdiklerini söylediler. Martin Beck de onları kendi hâllerine bırakıp viski ve su getirdi.
Telefon çaldı.
Kollberg saate baktı.
“Onu çeyrek geçiyor,” dedi. “Malm değilse kafamı keserim, kesin bize yarın işe geleceksiniz diyecektir. Ben burada yokum.”
Malm, yeni emekliliğe ayrılmış eski müdürleri Ham-mar’dan sonra başa geçen Emniyet Müdürü’ydü. Malm tepeden inme, yani Polis Genel Müdürlüğü’nden gelmişti ve buraya gelişi son derece siyasi görünüyordu. Neyse, durum biraz gizemliydi.
Martin Beck telefonu açtı.
Sonra abartılı bir ifadeyle yüzünü ekşitti.
Malm yerine, arayan Emniyet Genel Müdürü’ydü, dişlerini sıkarak şöyle demişti, “Bir durum var. Yarın sabah ilk iş Malmö’ye gitmeni isteyeceğim.”
Ardından gecikmiş bir şekilde ekledi, “Rahatsız ettiysem, özür dilerim.”
Martin Beck buna bir cevap vermedi fakat şöyle dedi, “Malmö mü? Ne oldu?”
Kendine yeni bir kokteyl hazırlayan Kollberg gözlerini kaldırıp başını iki yana salladı. Martin Beck ona bıkkın bir bakış atıp kadehini işaret etti.
“Viktor Palmgren’i duydun mu?” dedi Emniyet Genel Müdürü. “Şu şirket sahibi mi? Şu üst düzey?”
“Evet.”
“Tabii ki duydum ama bir milyon farklı şirketi olması ve paraya para dememesi haricinde onun hakkında bir bilgim yok. Ah, aynı zamanda, genç ve güzel bir karısı var, bir de manken miydi neydi. Ne olmuş ona?”
“Öldü. Malmö’deki Savoy’da, henüz kimliğini belirleyemediğimiz bir suikastçı tarafından başından vurulduktan sonra bu gece Lund’daki sinir cerrahisi kliniğinde vefat etti. Olay dün gece oldu. Västberga’da gazete almıyor musunuz?”
Martin Beck, Kollberg’in ona uzattığı viski bardağını alıp bir yudum içti.
“Per Månsson görev başında değil mi?” diye devam etti.
“O elbette bu olayı çözmeye yeterli…”
Emniyet Genel Müdürü sabırsızca lafını kesti.
“Tabii ki Månsson görev başında ama ben senin de gidip ona yardım etmeni istiyorum. Ya da hatta vakayı tamamen sen üstlen. En kısa zamanda yola çıkmanı istiyorum.”
Çok sağ ol, diye düşündü Martin Beck. Gece bire çeyrek kala Bromma’dan bir uçak kalkıyordu ama Martin Beck o uçakta olmayı planlamıyordu.
“Yarın sabah erkenden gitmeni istiyorum,” dedi Emniyet Genel Müdürü.
Anlaşılan, uçuş takvimini bilmiyordu.
“Bu son derece karmaşık, hassas bir mesele. Hiç gecikme olmadan çözmek istiyoruz.”
Bir an sessizlik oldu. Martin Beck içkisini yudumlayıp bekledi. Nihayet karşıdaki adam devam etti, “Bu vakayı senin üstlenmeni yukarılardan birileri istedi.”
Martin Beck kaşlarını çattı ve Kollberg’in meraklı bakışıyla karşılaştı. “Palmgren bu kadar önemli miydi?” dedi.
“Öyleymiş işte. Bazı işlerinde çıkarları olanlar varmış.”
Klişeleri geçip baklayı ağzından çıkarsan ya, diye düşündü Martin Beck. Ne çıkarı, ne işi?
Anlaşılan üstü kapalı konuşmak mühimdi.
“Maalesef ne tür işlerle haşır neşir olduğuna dair net bir bilgim yok,” dedi.
“Hepsi hakkında sonunda bilgilendirileceksin,” dedi Emniyet Genel Müdürü. “En önemli şey, en kısa zamanda Malmö’ye gitmen. Malm’la konuştum, seni bu olaya bırakıyor. Bu adamı ele geçirmek için varımızı yoğumuzu ortaya koymalıyız. Basınla konuşurken çok dikkatli ol. Anlayabileceğin üzere, bu konu hakkında çok fazla yazılıp çizilecek. Eee, ne zaman yola çıkarsın?”
“Sabah dokuz ellide bir uçak var galiba,” dedi Martin Beck tereddütle.
“Tamam. Uçakta ol,” dedi Emniyet Genel Müdürü ve telefonu kapattı.
О проекте
О подписке
Другие проекты