“Tamam,” dedi Månsson dalgın dalgın, etrafına bakındı. Yemek salonunda gazeteciler ve fotoğrafçılar dolanıyordu. Bazıları buraya polisten çok önce gelmişti, bazıları bu meşhur silah ateş ettiğinde barda takılıyordu belki de. Muhtemelen. Eğer Månsson yanılmıyorsa.
“Ama yönetmeliğe göre…” diye başladı Backlund.
Tam o esnada Benny Skacke telaşla salona girdi. Otuz yaşındaydı ve komiser yardımcısıydı. Önceden Stockholm’deki Cinayet Masası ekibindeydi fakat üstlerinden birinin neredeyse hayatına mal olan, aptalca bir risk aldıktan sonra, başka bir birime atanmayı talep etmişti. Çalışkan, işine sadıktı, biraz da saftı. Månsson onu severdi.
“Skacke sana yardım edebilir,” dedi.
“Stockholm’lü mü?” dedi Backlund şüpheyle.
“Aynen,” dedi Månsson. “Ve eşkâlini almayı da unutma. Şu anda en önemli mesele bu.”
Lime lime olmuş kürdanını çöp kutusuna attı, lobiye gidip resepsiyonun karşısındaki telefonun yolunu tuttu.
Månsson hızla ve peş peşe beş arama yaptı. Sonra başını iki yana sallayıp bara girdi.
“Ah, kimler kimler buradaymış!” dedi barmen.
“Nasıl gidiyor?” dedi Månsson otururken.
“Bugün ne istersiniz? Her zamankinden mi?”
“Hayır. Sadece üzüm suyu. Düşünmem lazım.”
Bazen her şey nasıl da ters gider, diye düşündü Månsson. Bu hadise de çok kötü başlamıştı. Her şeyden önce, Viktor Palmgren önemli ve çok tanınmış bir isimdi. Doğrusu neden olduğunu söylemek güçtü ancak bir şey kesindi. Adamın çok parası vardı, en az bir milyon. Avrupa’nın en meşhur restoranlarından birinde vurulmuş olması da durumu hepten yokuşa sürüyordu. Bu olay birçok kişinin dikkatini çekecekti, işin ucu nerelere gider hiç belli değildi. Olayın hemen ardından otel personeli yaralı adamı televizyon salonuna taşımış ve ona derme çatma bir sedye yapmıştı. Polis ve ambulansa aynı anda haber vermişlerdi. Ambulans çok hızlı gelmiş, yaralı adamı alıp Devlet Hastanesi’ne götürmüştü. Bir süre, polisten eser görünmemişti. Hem de tren istasyonuna park edilmiş bir devriye aracı olmasına rağmen. Yani, olay yerine iki yüz metreden yakın mesafede olmalarına rağmen. Bu nasıl olmuştu? Månsson bu bilgiyi daha yeni edinmişti ama polisin lehine bir bilgi sayılmazdı bu. Yapılan ihbar ilk başta yanlış yorumlanmış, pek de önemli görülmemişti. Tren istasyonundaki iki polis bu yüzden tamamen zararsız bir sarhoşla uğraşarak zaman geçirmişti. Ancak polis ikinci kez alarma geçirildikten sonra, otele arabalar ve üniformalı polisler gönderilmişti. Backlund korkusuzca bu ekibin başını çekiyordu. Soruşturma için yapılanlar, tam manasıyla baştan savmaydı. Månsson ise oturup karısıyla kırk dakikadan uzun süre Rüzgâr Gibi Geçti hakkında konuşmuştu. Ayrıca, iki içki içmiş ve üstüne taksi beklemek zorunda kalmıştı. İlk polis içeri girdiğinde olayın üstünden yarım saat geçmişti. Viktor Palmgren’in durumuna gelince, burada da belirsizlik vardı. Malmö’de acil serviste muayene edilmiş, sonra yaklaşık yirmi beş kilometre uzaktaki, Lund’daki beyin ve sinir cerrahına sevk edilmişti. En önemli tanıklardan biri olan Palmgren’in karısı da ambulanstaydı. Büyük ihtimalle masada kocasının karşısında oturuyordu ve saldırgana en düzgün bakabilen kişiydi.
Çoktan bir saat geçmişti. Boşa harcanmış bir saat, ki her saniyesi kıymetliydi.
Månsson yine başını iki yana sallayarak barın üstündeki saate baktı. Dokuz otuz.
Backlund sert adımlarla bara girdi, Skacke de hemen arkasındaydı.
“Sen de burada böyle oturuyorsun?” dedi Backlund şaşkınlık içinde.
Gözlerini kısıp Månsson’a baktı.
“Eşkâlini alabildin mi?” dedi Månsson. “Elimizi biraz daha çabuk tutmalıyız.”
Backlund defteriyle oynadı, barın üstüne koydu, gözlüğünü çıkarıp temizlemeye başladı.
“Bak,” diye söze girdi Skacke çabucak, “şu anda ulaşabildiğimiz en iyi bilgi bu. Orta boylarda, ince yüzlü, ince tel koyu kahve saçları var, saçları arkaya taranmış. Üzerinde kahverengi spor ceket, pastel tonlarda gömlek, koyu gri pantolon, kahverengi ya da siyah ayakkabı. Yaklaşık kırk yaşında.”
“Güzel,” dedi Månsson. “Tarifi hemen gönderin. Derhâl. Bütün ana yolları kapatın, trenleri, uçak ve vapurları, gemileri kontrol edin.”
“Olur,” dedi Skacke.
“Adamın şehirden çıkmasını istemiyorum,” dedi Månsson.
Skacke oradan çıktı.
Backlund gözlüğünü tekrar taktı, Månsson’a gözlerini dikip sorusunu tekrar etti. “Sen neden burada böyle oturuyorsun?”
Sonra bardağa baktı, daha da büyük bir hayretle, “Hem de içki içiyorsun?” dedi.
Månsson cevap vermedi.
Backlund dikkatini barın üstündeki saate çevirdi, kol saatiyle karşılaştırıp, “Bu saat yanlış,” dedi.
“Tabii ki,” dedi barmen. “İleridir. Tren ya da gemiye yetişmek için acelesi olan müşterilerimize küçük bir hizmetimiz.”
“Hımmm,” dedi Backlund. “Bu olayı asla çözemeyeceğiz. Saate bile güvenemiyorsak, doğru zamanı nasıl bilelim?”
“Çok kolay olmayacak,” dedi Månsson dalgın bir hâlde.
Skacke geri döndü.
“Eh, o iş halloldu,” dedi.
“Herhâlde çok geç,” dedi Månsson.
“Sen neden bahsediyorsun?” dedi Backlund, not defterini kavrayarak. “Şu garsonla ilgili…”
Månsson elinin tersiyle onu başından savarak konuştu, “Bekle. Onu sonra alırız. Benny, Lund’daki polise gidip hastaneye bir adam göndermesini söyle. Yanında kayıt cihazı olsun, belki de Palmgren bir şeyler söyleyebilir. Eğer bilinci açılırsa tabii. Ayrıca Bayan Palmgren’i de sorguya almalı.”
Skacke tekrar ayrıldı.
“Garsona gelince. Bana sorarsan, içeri Drakula girse ruhu duymazdı,” dedi barmen.
Backlund sinirle çenesini tuttu. Månsson, Skacke geri dönene kadar bir şey demeden bekledi. Backlund, resmî anlamda Skacke’nin üstü olduğu için Månsson soruyu dikkatlice ikisine de yöneltti.
“Sizce en iyi tanık kim?”
“Edvardsson adında bir adam,” dedi Skacke. “Üç masa ötede oturuyormuş. Ama…”
“Ama ne?”
“Ayık değil.”
“Alkol başımızın belası işte,” dedi Backlund.
“Tamam, onu yarına kadar bekletelim,” dedi Månsson.
“Merkeze beni kim atabilir?”
“Ben,” dedi Skacke.
“Ben burada kalırım,” dedi Backlund inatçı bir şekilde.
“Bu resmen benim vakam zaten.”
“Tamam,” dedi Månsson. “Sonra görüşürüz.”
Arabanın içinde mırıldandı, “Trenler, tekneler…”
“Sence adam kaçtı mı?” diye sordu Skacke tereddütle.
“Kaçmış olabilir. Neresinden tutarsan tut, aramamız gereken bir sürü insan var. Kimseyi uyandırmayalım diye düşünme lüksümüz yok.”
Skacke, Månsson’a yan yan baktı, yeni bir kürdan çıkarıyordu. Araba polis merkezinin bahçesine saptı.
“Uçaklar,” dedi Månsson kendi kendine. “Zor bir gece olabilir.”
Merkez günün bu saatinde büyük, kasvetli ve çok boş görünüyordu. Heybetli bir binaydı. Geniş taş basamaklı merdivende adımları kof bir şekilde yankılandı.
Månsson uzun boylu olduğundan ağır hareket ederdi. Zorlu gecelerden nefret ederdi ve ayrıca kariyerinin büyük kısmını geride bırakmıştı.
Skacke içinse tam tersi geçerliydi. Ondan yirmi yaş gençti, kariyerini çok sık düşünürdü, hevesli ve hırslıydı. Fakat bir polis memuru olarak daha önceki deneyimleri, bekleneni yapma konusunda onu daha dikkatli ve kaygılı olmaya yöneltmişti.
Dolayısıyla, birbirlerini iyi tamamlıyorlardı.
Odasına giren Månsson hemen pencereyi açtı, penceresi emniyetin asfalt bahçesine bakıyordu. Sonra masasına oturup birkaç dakika sessizce durdu, eski Underwood daktilosunun silindirini döndürürken düşünceliydi.
En sonunda şöyle dedi, “Bütün telsiz mesajlarını ve aramaları buraya yönlendir. Kendi telefonundan cevapla.”
Skacke’nin koridorun sonunda bir odası vardı, tam Månsson’un odasının karşısındaydı.
“Kapıları açık bırakabilirsin,” dedi Månsson.
Saniyeler sonra hafif bir alaycılıkla, “Böylece gerçek bir operasyon merkezi kurmuş oluruz,” dedi.
Skacke odasına gidip telefonu kullanmaya başladı. Bir süre sonra Månsson onu takip etti. Ağzının köşesinde kürdanıyla, tek omzunu kapının eşiğine yaslamış, ayakta durdu.
“Olay hakkında ne düşünüyorsun, Benny?” diye sordu.
“Pek bir şey diyemiyorum,” dedi Skacke dikkatlice.
“Nedense bana imkânsız gibi geliyor.”
“İmkânsız tam da doğru kelime,” dedi Månsson.
“Anlamadığım şey, ardında yatan neden.”
“Ayrıntıları oturtana kadar nedene pek takılmamalıyız bence.”
Telefon çaldı. Skacke not aldı.
“Palmgren’i vuran adamın, sonrasında yemek salonundan kaçma şansı sadece binde birmiş. Ateş edilme anına değin adam tam bir radikal gibi davranmış.”
“Bir nevi suikastçı gibi mi demek istiyorsun?”
“Aynen. Sonrasında? Ne olmuş? Kaçışı tam bir mucize ve artık radikal biri olmaktan öte tam panik olmuş.”
“Bu yüzden mi şehirden ayrılacağını düşünüyorsun?”
“Kısmen. İçeri girip yürüyor, adamı vuruyor ve sonrasında olanlar umurunda bile değil. Ama sonra, tıpkı çoğu suçlu gibi panik yapıyor. Korkuya kapılıyor ve oradan bir an evvel kaçmak istiyor, olabildiğince uzağa.”
Bu bir teori tabii, diye düşündü Skacke. Oldukça gevşek bir temeli vardı gerçi.
Ama hiçbir şey demedi.
“Tabii bu sadece bir teori,” dedi Månsson. “İyi bir polis, sadece teorilere bel bağlamaz. Fakat şu an üstünde çalışabileceğimiz başka bir şey göremiyorum.”
Telefon çaldı.
Çalışmanın sonu yok, diye düşündü Månsson. Hiç bitmiyordu.
Üstelik de izinde olması gerekirken!
Zorlu bir geceydi, asıl zorluk, hiçbir şey olmamasından dolayıydı. Eşkâle aşağı yukarı uyan bazı insanlar otoyolda şehirden çıkarken ya da tren istasyonunda durdurulmuştu. Hiçbirisinin bu olayla alakası yok gibiydi ama isimleri alınmıştı.
Bire yirmi kala, son tren istasyondan ayrıldı.
İkiye çeyrek kala, Lund’daki iki polis, Palmgren’in hayatta olduğu mesajını gönderdi.
Saat üçte, aynı kaynaktan bir mesaj daha geldi. Bayan Palmgren şoktaydı ve sorguya almak mümkün değildi. Ancak saldırganı net bir şekilde görmüştü ve onu tanımadığından emindi.
“Lund’daki şu herif, çok uyanık birine benziyor,” dedi Månsson esneyerek.
Sabaha karşı dördü biraz geçerken Lund’daki polisler gene temasa geçti. Palmgren’i tedavi eden doktor ekibi şu an için ameliyat yapmamaya karar vermişti. Kurşun, sol kulağının arkasından içeri girmişti; ne tür bir hasar verdiğini anlamak imkânsızdı. Yaralının durumu nispeten iyi olarak bildiriliyordu ki beklemeyi tercih etmişlerdi.
Månsson’un durumuysa hiç iyi değildi. Yorgundu, boğazı kupkuruydu, suyunu doldurmak için sık sık lavaboya gidip durdu.
“Başında bir kurşunla nasıl hayatta kalabilirsin ki?” diye sordu Skacke.
“Olabilir,” dedi Månsson, “daha önce yaşandı. Bazen dokular üstünü kapatır, işte o zaman iyileşebilir. Ama doktorlar kurşunu çıkarmak istese adam ölebilirdi.”
Backlund anlaşılan uzun süre Savoy’da kalmıştı çünkü saat dört buçukta teknik ekibin olay yerini inceleyebilmesi için büyük bir alanı kapattığını açıklamak üzere telefon etti, bu da en erken birkaç saat sonra yapılacaktı.
“Burada ona ihtiyaç var mı diye soruyor,” dedi Skacke, elini ahizenin üstüne koyup.
“Şimdi onu isteyebilecek tek kişi evde yatağındaki karısıdır,” dedi Månsson.
Skacke bu mesajı iletti fakat biraz yumuşattı. Bunun üstüne Skacke, “Bence Bulltofta’yı eleyebiliriz,” dedi. “Oradan en son uçak, on biri beş geçe kalktı. O tarife uyan kimse yoktu. Bir sonraki de altı otuzda kalkacak. İki gün önceden bütün biletler satılmış ve bekleme listesinde bekleyen yok.”
Månsson bunun üzerine bir süre kafa yordu. “Hım-mm,” dedi sonunda. “Sanırım yataktan kaldırılmaktan hiç hoşlanmayacak birine telefon açmam gerekecek.”
“Kime? Müdüre mi?”
“Hayır, herhâlde o da en fazla bizim kadar uyumuştur.
Bu arada, sen dün gece hangi delikteydin?”
“Sinemada,” dedi Skacke. “Her gece evde oturup ders çalışacak hâlim yok ya.”
“Ben hayatımda hiç evde oturup ders çalışmadım,” dedi Månsson. “Şu deniz otobüslerinden biri saat dokuzda Malmö’den çıkıp Kopenhag yoluna çıktı. Hangisi olduğunu öğrenmeye çalış.”
Bu da beklenmedik derecede zor bir görevmiş meğer. Yarım saat geçtikten sonra Skacke raporunu verebildi: “Adı Springeren ve şu anda Kopenhag’da. Bazı insanları arayıp yataktan kaldırınca amma huysuzlanıyorlar.”
“Şu anda benim çok daha kötü bir işim olduğunu düşünerek içini rahatlatabilirsin,” dedi Månsson.
Odasına gitti, telefonu açıp Danimarka’yı, 00945’i ve sonra Danimarka İstihbarat Teşkilatı’ndan Polis Yüzbaşı Mogensen’in evini aradı. On yedi kere çaldırdıktan sonra, kalın bir ses cevap verdi, “Mogensen.”
“Ben Malmö’den Per Månsson.”
“Ne istiyorsun be?” dedi Mogensen. “Saatin kaç olduğunun farkında mısın?”
“Evet,” dedi Månsson, “ama çok önemli olabilir.”
“Bayağı önemli olsa iyi olur,” dedi Danimarkalı adam tehdit edercesine.
“Dün gece burada, Malmö’de bir cinayet teşebbüsü oldu,” dedi Månsson. “Saldırganın uçakla Kopenhag’a kaçmış olma ihtimali var. Eşkâli elimizde.”
Sonra tüm hikâyeyi aktarınca Mogensen acı acı, “Tanrı aşkına ya, benden mucize mi bekliyorsun?” dedi.
“Neden olmasın?” dedi Månsson. “Bir şey duyarsan, haber et.”
Mogensen, oldukça net bir sesle, “Canın cehenneme,” dedikten sonra telefonu çat diye kapattı.
Månsson esneyerek silkelendi.
Hiçbir şey olmadı.
Backlund biraz sonra arayıp olay yerini incelemeye başladıklarının haberini verdi. Saat o sırada sekizdi.
“Hay aksi, tam cin gibi,” dedi Månsson.
“Şimdi nereye gideceğiz?” diye sordu Skacke.
“Hiçbir yere. Bekleyeceğiz.”
Saat dokuza yirmi kala, Månsson’un özel hattı çaldı. Telefonu açtı, bir iki dakika dinledi, bir teşekkürler ya da hoşça kal bile demeden konuşmayı sonlandırıp Skacke’ye seslendi, “Stockholm’ü ara. Hemen.”
“Ne diyeceğim?”
Månsson saate baktı.
“Mogensen aradı. Adının Bengt Stensson olduğunu söyleyen bir İsveçli dün gece Kastrup’tan Stockholm’e bilet almış ve sonra saatlerce yedekte beklemiş. En sonunda 8.25’te kalkan bir SAS uçağına binmiş. Uçak en fazla on dakika önce Arlanda’ya inmiş olmalı. Adam elimizdeki tarife uyuyor olabilir. Havaalanından şehre giden otobüsün terminalde durdurulmasını ve bu adamın gözaltına alınmasını istiyorum.”
Skacke telefonun başına geçti.
“Tamam,” dedi yarım dakika sonra nefes nefese. “İş Stockholm’de.”
“Kiminle konuştun?”
“Gunvald Larsson.”
“Ah, o mu?”
Beklediler.
Yarım saat sonra, Skacke’nin telefonu çaldı. Ahizeyi anında kulağına götürdü, dinlerken elinde aletle kalakaldı. “Kaçırmışlar,” dedi.
“Ah,” dedi Månsson kısaca.
Oysa tam yirmi dakikaları vardı, diye düşündü.
О проекте
О подписке
Другие проекты
