Читать книгу «Kilitli Oda» онлайн полностью📖 — Пер Валё — MyBook.
image

9

Polis köpekleri bir tarafa, polisler nadiren insan yeteneklerinin üstüne çıkabilir. En önemli ve ciddi soruşturmalar esnasında bile tipik insani tepkileri gösterebilirler. Örneğin, önemli ve sonuca götüren bir kanıt incelenecekse ortaya çıkan gerginlik çoğu zaman tahammül edilemez olur.

Tüm bunlar içinde, o özel banka soygunu ekibi de bir istisna değildi. Tıpkı yüksek rütbeli ve davetsiz misafirleri gibi onlar da nefesini tutmuştu. Loş odanın içindeki bütün gözler, banka soygununda kaydedilen filmin birazdan gösterileceği dikdörtgen ekrana odaklanmıştı. Kendi gözleriyle hem silahlı bir banka soygunu ve cinayeti izleyecekler hem de bunu kimin işlediğini göreceklerdi. Bu kişiye akşam gazeteleri acayip sıfatlar yakıştırmış, ona ‘seksi katil’ ve ‘güneş gözlüklü sarışın tetikçi’ gibi isimler takmışlardı. Bunlar kendi hayal gücünden yoksun gazetecilerin de nerelerden ilham aldığını gösteren ifadelerdi. Durum yani silahlı soygun ve cinayet onlar için fazlasıyla sıradandı.

En son bir banka soyarken yakalanan seks kraliçesi, kırk beş yaşlarında, düz taban, sivilceli bir kadındı. Güvenilir kaynaklara göre, neredeyse doksan kiloydu ve oldukça belirgin gıdısı vardı. Fakat mahkemenin önünde dökülen takma dişleri bile bu yalanı çürütemiyordu, gazetelerin kanısına göre, kadın dış görünüşüyle bir içim suydu. Ve eleştirel gözlerden yoksun okur kitlesine göre, kadın sonsuza dek, gözlerinden yıldızcıklar çıkan, Kâinat Güzeli yarışmasına katılması gereken bir dilber olarak kalacaktı.

Hep böyle olurdu. Kadınlar alenen çirkin bir suç işleyerek dikkatleri üstüne çekerse, akşam gazeteleri onları hep sanki Inger Malmroos mankenlik okulundan fırlamış gibi yazar çizerdi.

Soygunun görüntüleri ellerine daha yeni geçmişti. Bunun sebebi, her zamanki gibi kasetin bozuk olmasıydı ve fotoğraf laboratuvarı, negatiflere hasar vermemek için deveye hendek atlatmak zorundaydı. Sonunda neyse ki makarasından kurtarmayı başarmışlar ve kenarlarını yıpratmadan filmi basabilmişlerdi. En azından bir kereliğine ışık doğruydu ve sonuçlar teknik açıdan kusursuz çıkacak diye tahmin ediliyordu.

“Ne çıkacak?” diye atladı Gunvald Larsson. “Donald Duck mı?”

“Pembe Panter daha komik,” dedi Kollberg.

“Bazı adamlar tabii,” dedi Gunvald Larsson, “Nuremberg’deki Nazi mitingleri olsa iyi olur diyor.”

İkisi de en önde oturuyor ve yüksek sesle konuşuyordu ama arkalarında, derin bir sükûnet hâkimdi. Emniyet Genel Müdürü ve Ulusal Polis Kurulu’ndan Müdür Malm’a kadar tüm ağır toplar sessizdi. Kollberg, akıllarından ne geçtiğini merak etti.

Şüphesiz taş gibi sağlam astlarının hayatını cehenneme çevirme şanslarını ölçüyorlardı. Hatta belki de düşünceleri Heydrich’in alkışlarla Uluslararası Polis Birliği başkanlığına seçildiği, bazı şeylerin gerçekten bir düzene girdiği o eski günlere kaymıştı. Ya da belki de yalnızca bir yıl önce, tüm polis eğitimi askeri yetkililere teslim edilmeden önce, durum ne kadar da iyiydi diye düşünüyorlardı.

Bıyık altından gülen tek kişi Buldozer Olsson’du.

Eskiden Kollberg ve Gunvald Larsson’un birbiriyle pek işi olmazdı. Fakat son yıllarda ortak çalışmaları, bu durumu bir nebze değiştirmişti. Canciğer kuzu sarması denecek kadar ya da iş dışında bir araya gelmek akıllarından geçecek kadar olmasa da sıklıkla aynı frekansta buluşabiliyorlardı. Burada, özel ekip içinde, yine sorgusuz sualsiz dip dibe olmak zorundaydılar.

Teknik hazırlıklar tamamlanmıştı. Oda, heyecanla dolup taşmıştı.

“Eh, şimdi göreceğiz işte,” dedi Buldozer Olsson hevesle. “Görüntüler söyledikleri kadar iyiyse, bu akşam televizyon haberlerinde gösteririz. Böylece bütün bir çeteyi kafesleriz.”

“Gufi de gayet iyi,” dedi Gunvald Larsson.

“Ya da İsveç Seksi,” dedi Kollberg. “Düşünsenize hiç bunu izlemedim, Louise, on yedi yaşında, şöyle bir soyunuyor, ya da…”

“Yeter artık, kesin!” diye çıkıştı Emniyet Genel Müdürü.

Film başladı. Görüntü mükemmeldi. Orada bulunanlardan hiç kimse, böylesi müthiş sonuç veren bir şey izlememişti. Genellikle hırsızlar sadece belirsiz lekelere ya da haşlanmış yumurtalara benzerdi ama bu kez görüntü mükemmeldi.

Kamera, veznedarın masasını arkadan alacak şekilde ustaca yerleştirilmişti ve yeni üretilen aşırı hassas filmler sayesinde veznenin karşı tarafında duran kişiyi mükemmel bir netlikte görebiliyorlardı.

Önce orada kimse yoktu. Ama yarım saniye sonra, birisi görüntü alanına girdi, durup etrafına baktı; önce sağa, sonra sola. Bunun arkasından bahsi geçen kişi kameranın tam içine gözlerini çevirdi, sanki bilerek yüzünü sergiliyordu.

Giysileri bile net bir şekilde ortadaydı; süet bir ceket ve uzun, sivri yakalı, iyi kesimli bir gömlek.

Suratı sert ve acımasızdı, sarı saçları arkaya taranmıştı ve sarı kaşları çalı gibiydi. Gözlerde bir parça tatminsizlik okunuyordu. Sonra bu kişi kocaman kıllı elini kaldırıp burnundan bir kıl kopardı ve uzun uzun inceledi.

Herkes kim olduğunu anında gördü.

Gunvald Larsson.

Ardından ışıklar yandı.

Özel ekip nutku tutulmuş vaziyette oturuyordu.

İlk konuşan Emniyet Genel Müdürü oldu.

“Bunlar kesinlikle dışarı sızmamalı.”

Doğal olarak. Hiçbir şeyin sızmasına asla izin yoktu.

Emniyet Müdürü Malm tiz bir sesle şöyle dedi: “Kesinlikle, bunun tek bir parçası bile sızmamalı.”

Kollberg burnunu sıkarak güldü.

“Bu nasıl olmuş olabilir?” diye sordu Buldozer Olsson.

O bile afallamış hâldeydi.

“Eh,” dedi film uzmanı, “teknik bir açıklaması olabilir. Kameranın düğmesi takılmış olabilir ve çekim, başlaması gerekenden sonra başlamış olabilir. Bunlar, biliyorsunuz, hassas cihazlar.”

“Eğer gazetelerde tek kelime görürsem,” diye kükredi Emniyet Genel Müdürü, “o zaman…”

“… o zaman Bakanlık yeni bir büro halısı daha ısmarlar herhâlde,” dedi Gunvald Larsson. “Belki bir çeşit ahududu çeşnilisi vardır.”

“Şahane giyinmiş,” diye gülmesini bastırdı Kollberg.

Emniyet Genel Müdürü soluğu kapıda aldı. Müdür Malm da arkasından gitti.

Kollberg nefesini tuttu.

“Bununla ilgili ne yorum yapılabilir ki?” dedi Buldozer Olsson.

“Ben diye demiyorum,” dedi Gunvald Larsson, “bence gayet güzel bir filmdi.”

10

Kollberg kendini toplayıp şimdilik patronu olarak görmek zorunda olduğu kişiye şüpheyle baktı.

Buldozer Olsson, özel ekibin kilit ismiydi. Banka soygunlarının müptelasıydı ve geçen yıl bu tür olayların çığ gibi yükselmesinden sonra daha önce olmadığı kadar popülerleşmişti. Tüm enerji ve fikirler hep ondan geliyordu. Her hafta, bir kez bile şikâyet etmeden, depresyona girmeden ve hatta gözle görünür şekilde yorgun düşmeden günde on sekiz saat çalışabiliyordu. Zaman zaman bitkin meslektaşları, üstüne çok konuşulan, İsveç Suç Teşkilatı denen o bozulmuş örgütün yöneticisi olup olmadığını merak ederlerdi. Buldozer Olsson’a göre, polis olmak hayal edilebilecek en heyecanlı ve keyif verici şeydi.

Bunu düşünmesinin sebebi şüphesiz, kendisinin polis olmamasıydı.

Kördüğüm olmuş silahlı banka soygunlarının hazırlık soruşturmalarından sorumlu bölge savcısıydı. Bu olaylardan biri çözülmek üzereydi ve birkaç sanık gözaltındaydı, hatta kimilerinin duruşması başlamıştı. Fakat şimdi olaylar öyle bir noktaya gelmişti ki silahlı soygunlar haftada birkaç kez yaşanıyordu ve herkes bir şekilde ve bir bakıma bu olayların bağlantılı olduğunu düşünüyordu ama kimse bir şey diyemiyordu.

Dahası bankalar tek hedef değildi. Vatandaşlara saldırıda da inanılmaz bir artış yaşanıyordu. Günün ve gecenin her saati, insanlar şehrin sokaklarında ve meydanlarında, kendi mağazalarında, metroda ya da evlerinde, kısacası her an ve her yerde saldırıya uğruyordu. Fakat banka soygunları bunlar içinde açık ara en ciddi olanıydı. Toplumun bankasını işgal etmek, toplumun temeline bir hakaret anlamına geliyordu.

Mevcut sosyal sistem açıkça pek iyi değildi ve işlevini yerine getiremiyordu. Emniyet için bu bile söylenemezdi. Son iki yılda, sadece Stockholm’de 220.000 adli vaka soruşturması rafa kalkmıştı ve en ciddi suçlar da dâhil yalnızca çeyreği çözülmüştü.

Hâl böyleyken bunda sorumluluk taşıyanların da başlarını iki yana sallayıp düşünceli görünmek dışında elinden gelen bir şey yoktu. Uzun bir süredir herkes birbirini suçluyordu ve artık suçlanacak kimse kalmamıştı. Yakın zamanda öne sürülen tek yapıcı öneri bira tüketiminin yasaklanmasıydı. İsveç zaten bira tüketiminin düşük olduğu bir ülke olduğu için ülkenin en yüksek otoritelerinin sözde temsilcilerinin gerçeklerden ne kadar kopuk olduğunu buradan anlamak kolaydı.

Ne var ki bir şey açıktı. Polis suçu sadece kendinde arayabilirdi. 1965 yılındaki ulusallaştırılma hareketinden sonra artık bütün teşkilat tek çatı altında toplanmıştı ve bu çatının daha en başından beri yanlış taban üstünde kurulduğu belliydi.

Uzun zamandır birçok analist ve araştırmacı, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün yürüttüğü felsefenin ne olduğunu soruyordu kendilerine. Tabii ki bu cevapsız kalan bir soruydu. Emniyet Genel Müdürü, hiçbir şeyin dışarı sızmasına asla izin verilmemesine ilişkin öğretiyle uyumlu olarak prensip olarak hiçbir şeye cevap vermezdi.

Öte yandan konuşma yapmaya bayılırdı, bu konuşmalar da safi güzel söz söyleme sanatlarından oluşurken tamamen sıkıcıydı.

Birkaç sene önce polis kuvvetinde birisi, suç istatistiklerini manipüle etmenin bir yolunu keşfetmişti. Kullanılan yöntemler basit olsa da ilk bakışta bariz değildi ve doğrudan uydurma olmasalar da yine de tamamen yanıltıcıydı. Hepsi daha militan ve homojen bir polis teşkilatı yaratma, genel anlamda daha geniş teknik kaynaklara ve daha fazla ateşli silaha sahip olma talepleriyle başlamıştı. Bunu başarmak için polislerin yüz yüze geldiği tehlikelerin abartılması gerekliydi. Kelimeler politik açıdan yeterince etkili olmadığından başka bir yönteme, yani istatistiklerin manipülasyonuna başvurmak gerekliydi.

Bu noktada altmışların ikinci yarısındaki siyasi gösteriler muhteşem olanaklar yaratmıştı. Barış isteyen göstericiler, şiddet kullanılarak bastırılmıştı. Ellerindeki afişler ve fikirleri dışında silahlanmamış bu vatandaşlar, göz yaşartıcı bomba, tazyikli su ve plastik coplarla dağıtılmıştı. Arbede ve kaosla sona ermeyen, şiddet içermeyen gösterilerin sayısı çok azdı. Kendilerini savunmaya çalışan insanlar hırpalanmış, tutuklanmış ve ‘polise saldırmaktan’ ya da ‘tutuklanmaya direnmekten’ dava edilmişlerdi. Tüm bu bilgiler de istatistiklere eklendi. Yöntem kusursuz bir şekilde işlemişti. Bir gösteriyi ‘kontrol’ etmek için ne zaman birkaç yüz polis gönderilse, polise karşı sözde saldırıların rakamları tavan yapmıştı. Üniformalı polisler tabiri caizse ‘yumruklarını çıkarmamaya’ teşvik edildi ki polis memurlarının en severek başvurduğu düzen biçimiydi bu. Bir ayyaşa copla vurursan, onun da sana vurma ihtimali her zaman oldukça yüksektir.

Basit bir dersti bu, herkes öğrenebilirdi.

Bu taktikler işe yaramıştı. Şimdi artık İsveç polisi tepeden tırnağa silahlıydı. Kurşun kaleme ve bir parça sağduyuya sahip tek bir insanın çözebileceği durumlar birdenbire, otomatik silahlar ve kurşungeçirmez yelekle kuşanmış polislerle dolu bir otobüs gerektiriyordu.

Gelgelelim uzun vadede ortaya çıkan sonuç, kimsenin öngörmediği bir şeydi. Şiddet yalnızca antipati ve nefreti değil aynı zamanda güvensizliği ve korkuyu da besliyordu.

Sonunda, olaylar öyle bir hâl almıştı ki insanlar artık birbirinden korkmaya başlamıştı ve Stockholm dehşete kapılmış on binlerce insanla dolu bir şehir hâline gelmişti. Korkan insan, tehlikeli insandı.

Birdenbire, altı yüz memurun çoğu, sahiden de korktukları için istifa etmişti. Evet, her ne kadar tepeden tırnağa silahlanmış olsalar da ve çoğu zaman sadece arabalarının içinde aylaklık etseler de.

Birçoğu, ya buradan artık hoşlanmadıkları için ya da artık uygulamaları gereken muameleden tiksinmeleri nedeniyle Stockholm’den kaçmıştı.

Sistem geri tepmişti. En derinde yatan şeylere gelince, karanlığın kisvesine sarılı kalmıştı, öyle bir karanlık ki bazı insanlar ufaktan Nazi kokusu alıyordu.