Martin Beck, telefon görüşmelerine devam etti. Bergs Caddesi’ne çağrılan ilk devriye polisine ulaşmaya çalıştı ama iki memur da anlaşılan mesaide değildi. Birkaç yeri daha arayıp taradıktan sonra, birisinin tatilde, diğerinin de bir duruşmada delil sunmak için izinli olduğu anlaşıldı. Gunvald Larsson toplantılarla meşguldü ve Einar Rönn çağrıldığı bir yere gitmek üzere dışarı çıkmıştı.
Martin Beck, uzun bir süre daha uğraştıktan sonra vakayı Cinayet Masası’na gönderen dedektif komisere ulaşmayı başardı. Bu da 26 Haziran Pazartesi günü olmuştu ve Martin Beck adama bir soru sormak zorundaydı: “Otopsi raporunun çarşamba günü erkenden geldiği doğru mu?”
Adam cevap verirken sesi fark edilir şekilde titredi: “Emin değilim ama ben şahsen o cuma gününe kadar okumadım.”
Martin Beck bir şey demedi. Bir nevi açıklama bekledi. Açıklama geldi:
“Bizim bölgede, polis kuvveti yarıya inmiş vaziyette. En acil meseleleri halletmeden ona el atmam mümkün değildi. Dosya üstüne dosya geliyor. Her gün daha da beter bir hâl alıyor.”
“Yani o tarihten önce hiç kimse otopsi raporuna bakmadı?”
“Evet, bizim buradaki amir baktı. Cuma sabahı da tabancayla kim ilgilendi diye sordu.”
“Ne tabancası?”
“Svärd’ın kendini vurduğu tabanca. Benim tabancadan haberim yoktu ama oraya çağrılan memurlar bulmuştur diye düşündüm.”
“Onların raporu önümde,” dedi Martin Beck. “Eğer dairede ateşli bir silah olsaydı, kesinlikle burada bahsi geçerdi.”
“Bu devriye polisinin nasıl hata yapmış olabileceğini anlamıyorum,” dedi adam hemen savunmaya geçerek. Adamlarını savunmaya hakkı vardı ve sebebini anlamak zor değildi. Son bir yıldır, karakol polislerine karşı eleştiriler almış başını yürümüştü. Halkla ilişkiler her zamankinden kötüydü ve iş yükü ikiye katlanmıştı. Sonuç olarak, polisler kolayca pes ediyordu. Maalesef, bunlar da genellikle en iyiler oluyordu. İsveç’teki muazzam işsizliğe rağmen, yeni adam bulmak imkânsızdı ve işe alım departmanı küçüldükçe küçülüyordu. Teşkilatta kalan polisler de birbirlerine tutunma ihtiyacını yürekten hissediyordu.
“Belki de,” dedi Martin Beck.
“Bu adamlar, tam olarak yapmaları gerekeni yaptılar. Eve girip ölüyü bulduktan sonra üstlerinden birini aradılar.”
“Gustavsson denen adamı mı?”
“Aynen. Cinayet Büro’dan. Cesedi bulmanın dışında, çıkarımlara varma ve gözlemlerini rapor etme işi ona aitti. Ona silahı göstermiş, gereğini yapmışlardır diye düşündüm ben de.”
“Sonra da rapor etme zahmetine bile girmedin?”
“Böyle şeyler oluyor,” dedi polis gevrek gevrek.
“Eh, görünen o ki odada silah yokmuş.”
“Evet. Ama ben bunu bir hafta önce, pazartesi günü, Kristiansson ve Kvastmo ile konuşurken öğrendim. Bunun üstüne de, dosyayı hemen Kungsholms’a gönderdim.”
Kungsholmen polis merkezi ve Cinayet Büro aynı binadaydı. Martin Beck hiç çekinmeden şöyle dedi: “Eh, pek de uzak bir mesafe değil zaten.”
“Biz hata yapmadık,” dedi adam.
“Aslında ben kimin hata yapmış olabileceğinden çok, Svärd’a ne olduğuyla ilgileniyorum,” dedi Martin Beck.
“Eh, eğer bir hata yapılmışsa, en azından yapan Büyükşehir Emniyet Teşkilatı değildir.”
Bu çıkışı, bayağı ima barındırıyordu. Martin Beck, iyisi bu konuşmayı nihayete erdirmek, diye düşündü. “Yardımın için teşekkürler,” dedi. “Hoşça kal.”
Hattaki bir sonraki adam, çok acelesi varmış gibi gözüken Dedektif Komiser Gustavsson’du. “Ha, şu olay,” dedi. “Eh, ben hiç anlamadım. Ama herhâlde öyle şeyler oluyordur.”
“Nasıl şeyler?”
“Açıklanamaz şeyler, hani çözümü bulunamayan muammalar gibi. Dolayısıyla insan anında pes etmesi gerektiğini anlıyor.”
“Buraya gelme nezaketini gösterebilir misin?” dedi Beck.
“Şimdi mi? Västberga’ya mı?”
“Aynen.”
“Maalesef imkânsız.”
“Bence değil.” Martin Beck kol saatine baktı. “Üç buçuk diyelim.”
“Ama bu imkânsız…”
Martin Beck, “Üç buçuk,” dedi ve telefonu kapattı. Sandalyesinden kalkıp elleri arkasından bağlı, odada volta atmaya başladı.
Bu açıktan açığa çekişme, son beş yılda yaşananlar hakkında çok şey anlatıyordu. Polisin bir soruşturmaya öncelikle bir şeyleri ayıklamaya çalışmakla başlaması gittikçe sık yaşanıyordu artık. Bu da esas konuya odaklanmayı zorlaştırıyordu.
Aldor Gustavsson, saat 4.05’te geldi. Bu isim Martin Beck için hiçbir şey ifade etmiyordu fakat adamı görür görmez tanıdı. Yaklaşık otuzlu yaşlarında, sıska bir adamdı, sert, umursamaz bir havası vardı. Martin Beck onu ara sıra Stockholm Cinayet Büro’da, ayrıca daha farklı ortamlarda görmüştü.
“Lütfen otur.”
Gustavsson en güzel sandalyeye oturdu, bacak bacak üstüne atıp bir puro çıkardı. Puroyu yakıp şöyle dedi: “Çılgın bir hikâye, hı? Ne bilmek istiyorsun?”
Martin Beck bir süre tükenmez kalemini parmaklarının arasında yuvarlayarak sessizce oturdu. Sonra şöyle dedi: “Bergs Caddesi’ne saat kaçta gittin?”
“Akşam saatlerinde. On civarı.”
“O sırada nasıl gözüküyordu?”
“Bayağı iğrençti. Kocaman beyaz kurtçuklarla doluydu. Kokudan zaten burnumun direği kırılıyordu. Polislerden biri hole kusmuştu.”
“Memurlar neredeydi?”
“Birisi kapının dışında nöbet tutuyordu. Diğeri arabanın içinde oturuyordu.”
“Tüm bu zaman boyunca kapıda nöbet mi tutmuşlar?”
“Evet, en azından anlattıklarına göre öyle.”
“Peki sen ne yaptın?”
“Hemen içeri girip şöyle bir baktım. Bayağı berbat görünüyordu, dediğim gibi. Fakat Cinayet Masası’na iş çıkabilirdi, hiç belli olmaz.”
“Ama sen başka bir çıkarıma vardın?”
“Tabii. Sonuçta her şey aşikârdı. Kapı içeriden üç dört farklı noktadan kilitlenmişti. O adamlar bile içeri girebilmek için akla karayı seçmişti. Pencere de kilitliydi, jaluziler inikti.”
“Pencere hâlâ kapalı mıydı?”
“Hayır. Polisler içeri girince açmışlar elbette. Yoksa kimse orada gaz maskesi takmadan duramazdı.”
“Orada ne kadar kaldın?”
“Çok fazla değil. Cinayet soruşturması gerektirecek bir durum olmadığına kanaat getirmeye yetecek kadar. Ölüm sebebi ya intihar ya da doğal sebeplerden olmalıydı, dolayısıyla iş artık üniformalılara kalıyordu.”
Martin Beck raporu karıştırdı. “Burada oradan alınan şeylerin listesi yok,” dedi.
“Yok mu? Eh, herhâlde birisi düşünmüştür onu. Öte yandan, zaten bir anlamı yoktu. İhtiyarın pek bir eşyası yoktu. Bir masa, bir sandalye ve bir yatak galiba; bir de açık mutfakta birkaç ıvır zıvır.”
“Ama güzelce etrafa baktın?”
“Tabii tabii. Adamlara onay vermeden önce her şeyi inceledim.”
“Ne için onay?”
“Ne mi? Nasıl yani?”
“Ne yapmaları için onay?”
“Cesedi kaldırmaları için elbette. Yaşlı adamın otopsiye gitmesi gerekiyordu, değil mi? İntihar etmiş olsa bile yine de açılıp bakılmalıydı. Kurallar böyle.”
“Gözlemlerini söyleyebilir misin?”
“Tabii. Basit. Ceset pencereden yaklaşık üç metre ötede yatıyordu.”
“Yaklaşık?”
“Evet, doğrusu yanımda metre yoktu. Ceset iki aylığa benziyordu; bir diğer deyişle kokuşmuştu. Odada iki sandalye, bir masa ve bir yatak vardı.”
“İki sandalye?”
“Evet.”
“Az önce bir dedin.”
“Öyle mi? Evet, iki taneydi tahminimce ve bir de eski gazeteler ve kitaplarla dolu bir raf vardı, mutfakta da iki tencere, bir cezve ve her zamanki eşyalar.”
“Her zamanki?”
“Evet, bir konserve açacağı, çatal bıçak, çöp kutusu falan.”
“Anladım. Yerde herhangi bir şey var mıydı?”
“Hiçbir şey yoktu, ceset haricinde yani. Polis memurlarına sordum, onlar da bir şey bulmamıştı.”
“Dairede başka kimse var mıydı?”
“Hayır. Çocuklara sordum, hayır dediler. Ben ve o ikisinden başka kimse içeri girmemişti. Sonra minibüslü adamlar gelip cesedi plastik bir poşete koyup götürdüler.”
“O zamandan bu yana Svärd’ın ölüm sebebini öğrendik.”
“Aynen. Doğru. Kendini vurmuş. Akıl almıyor sahiden.
Silahı ne yapmış peki?”
“Elle tutulur bir açıklaman yok mu?”
“Yok. Olay tamamıyla saçmalığın daniskası. Çözümsüz bir vaka, dediğim gibi. Sık sık böyle olmaz mı zaten, hı?”
“Diğer polis memurlarının bir fikri var mıydı?”
“Hayır, tek gördükleri adamın ölü ve tüm pencerelerin kapalı olması. Ortada bir tabanca olsaydı, onlar ya da ben bulurduk. Neyse, olsa olsa ancak o ihtiyarın yanında yerde duruyor olurdu.”
“Ölünün kim olduğunu öğrendiniz mi?”
“Tabii ki. Adı Svärd’dı, değil mi? Kapıda bile yazılıydı. Ne tip bir adam olduğu bir bakışta anlaşılıyordu.”
“Ne tipti?”
“Eh, sosyal bir vaka. Yaşlı ayyaş muhtemelen. Kendilerini öldüren tiplerden; yani geberene kadar içmez ya da kalpten filan gitmezlerse.”
“Ekleyeceğin başka ilginç bir şey var mı?”
“Hayır, dediğim gibi, akıllara durgunluk veriyor. Safi esrar. Bahse girerim, sen bile bunu çözemezsin. Her neyse, zaten daha önemli şeyler var.”
“Olabilir.”
“Evet, bence öyle. Artık gidebilir miyim?”
“Henüz değil,” dedi Martin Beck.
“Söyleyecek başka sözüm yok,” dedi Aldor Gustavsson, purosunu küllükte söndürüp.
Martin Beck ayağa kalkıp pencereye yürüdü, sırtı ziyaretçisine dönük hâlde durdu. “Benim söyleyecek birkaç sözüm var,” dedi.
“Ah? Neymiş?”
“Oldukça fazla. Hepsinden önce Adli Tıp, mekânı geçen hafta incelemiş. Hemen hemen bütün izler yok edilmiş olsa da halıda bir büyük ve iki küçük kan lekesi bulmuşlar. Sen hiç kan lekesi gördün mü?”
“Hayır. Özellikle de bakmadım gerçi.”
“Bakmadığın belli. Sen neye baktın peki?”
“Hiçbir şeye. Olay gayet belliydi zaten.”
“Eğer o kan lekelerini gözden kaçırdıysan, başka birçok şeyi de gözden kaçırmış olabilirsin.”
“Her koşulda, orada bir ateşli silah yoktu.”
“Ölünün üstündeki giysilerin nasıl olduğu dikkatini çekti mi?”
“Hayır, pek değil. Sonuçta tamamen çürümüştü. Paçavralar vardır herhâlde. Ayrıca bunun bir anlamı olabileceğini düşünmedim.”
“Senin ilk bakışta fark ettiğin şey, ölen adamın fakir ve yalnız biri olmasıydı. Toplumun ileri gelenlerinden biri demezdin yani.”
“Tabii ki. İnsan benim kadar alkolik ve sosyal yardım vakası görünce…”
“Eee?”
“Eh, işte o zaman kim kimdir, ne nedir anlıyorsun.”
Martin Beck, Gustavsson’un anlayıp anlamadığını merak etti. Dışından şöyle dedi: “Diyelim ki merhum sosyal olarak üst sınıftan biriydi, o zaman belki vazifene daha titizlikle yaklaşırdın, değil mi?”
“Evet, böyle vakalarda ayağını denk almak gerekiyor. Gerçek şu ki zaten bizim işimiz başımızdan aşmış.” Etrafına bakındı. “Sen burada fark etmesen de çok çalışıyoruz. Sen her karşına çıkan ölü ayyaş için Sherlock Holmes’çuluk oynayabilirsin. Başka bir şey var mıydı?”
“Evet, var. Bu vakayı ele alış biçimin korkunç.”
“Ne?” Gustavsson ayağa kalktı. Birdenbire, Martin Beck’in, kariyerine leke sürebilecek, hatta belki de ciddi hasarlar verebilecek konumda olduğu kafasına dank etti. “Bir dakika,” dedi. “Sırf ben o kan lekelerini göremedim ve orada olmayan bir silahı bulamadım diye…”
“İhmal kötülerin içinde en kötüsü değil,” dedi Martin Beck. “İhmal olsa affedilebilir. Şöyle söyleyeyim: Polis doktorunu arayıp hatalı ve peşin hükümlü fikirlere dayanarak talimatlar vermişsin. Dahası iki polisi memurunu vakanın gayet basit bir olay olduğuna inandırmış, odaya şöyle bir girip her şey toplanıp temizlensin demişsin. Kriminolojik soruşturmaya ihtiyaç duyulmadığını ilan ettikten sonra bir tane fotoğraf bile çekmeden cesedi kaldırtıp götürtmüşsün.”
“Aman Tanrım,” dedi. “Yaşlı adam kesinlikle intihar etmişti.”
Martin Beck arkasını dönüp ona baktı.
“Bunlar resmî eleştiriler mi?” dedi Gustavsson telaşa kapılarak.
“Evet, gayet resmî. İyi günler.”
“Bir dakika. Yardım etmek için elimden gelen her şeyi yapacağım…”
Martin Beck başını iki yana salladı ve adam odadan ayrıldı. Endişeli görünüyordu. Fakat kapı tam kapanma fırsatı bulamadan Martin Beck adamın şu sözleri sarf ettiğini duydu: “Seni yaşlı piç…”
Doğal olarak, Aldor Gustavsson hiçbir şekilde komiser olmamalıydı, hatta hiçbir polis biriminde yer almamalıydı. Yeteneksiz, ukala, yapmacığın tekiydi ve işini doğru düzgün yapmıyordu. Üniformalı polislerin en iyileri her zaman Cinayet Büro’ya atanırdı. Muhtemelen hâlâ da öyleydi. Eğer onun gibi adamlar bu notları almış ve ta on yıl önce komiser olmuşlarsa gelecekte kim bilir her şey nasıl olacaktı?
Martin Beck, bugünlük mesaisinin sona erdiğini hissetti. Yarın şu kilitli odaya gidip kendi bakacaktı. Bu gece ne yapsaydı? Bir şeyler yerdi, ne bulursa, sonra okuması gerektiğini bildiği kitapları karıştırırdı. Yatağında tek başına uzanır ve uykuya dalmayı beklerdi. Kapana kısılmış hissederek.
Kendi kilitli odasında.
О проекте
О подписке
Другие проекты
