Читать книгу «Duman Olan Adam» онлайн полностью📖 — Пер Валё — MyBook.
image

8

Martin Beck tiz, uzun süren bir vapur düdüğü sesiyle uyandı. Nerede olduğunu hatırlamaya çalışırken düdük sesi iki kere daha tekrar etti. Martin Beck yana dönüp komodindeki kol saatini aldı. Saat dokuza on vardı. Koca yatak çok resmî bir şekilde gıcırdadı. Belki de, diye düşündü Martin Beck, bir zamanlar Mareşal Conrad von Hötzendorf’un altında da gıcırdamıştı. Güneş ışığı panjurların arasından sızıyordu. Odanın içi şimdiden bayağı sıcaktı.

Martin Beck ayağa kalkıp banyoya girdi ve sabahları genelde yaptığı gibi biraz öksürdü. Bir yudum maden suyu içtikten sonra sabahlığını giydi, panjurları ve pencereyi açtı. Odanın içindeki puslu ışıkla dışarıdaki keskin, net güneş ışığının zıtlığı baş döndürücüydü. Manzara da öyle.

Tuna Nehri sakin yatağında kuzeyden güneye doğru, gözlerinin önünde şırıl şırıl akıyordu, tam mavi değildi ama genişti, görkemliydi ve tartışmasız çok güzeldi. Nehrin diğer yakasında bir abideyle taçlandırılmış, hafif kıvrımlı iki tepecik ve duvarlarla çevrili bir hisar yükseliyordu. Evler sadece tepeciğin iki yanında ağır ağır toplanmıştı ancak daha ötedeki tepecikler villalarla bezeliydi. O taraf meşhur Buda yakasıydı, o tarafta Orta Avrupa kültürüne çok yakındınız. Martin Beck bakışlarıyla manzarayı süzerken, tarihin kanat çırpışlarına dalgın bir halde kulak verdi. Romalılar burada o heybetli Aquincum şehrini kurmuştu, oradan Habsburg topçuları 1849 yılındaki Kurtuluş Savaşı’nda Peşte’yi vurup harabeye çevirmişti ve orada Szalas’ın faşistleri ve General Pfeffer-Wildenbruch’un SS bölükleri 1945 baharında tam bir ay boyunca kalmış, imhaya davet çıkaran anlamsız bir kahramanlık ruhu yaymıştı. Martin Beck’in İsveç’te tanıştığı yaşlı faşistler o günleri hâlâ koltukları kabararak anlatırdı.

Hemen aşağısında rıhtıma bağlı duran, yandan çarklı beyaz bir vapur vardı. Kırmızılı, beyazlı ve mavili Çek bayrağı sıcakta kıpırtısız ve sönük duruyordu, güvertesindeyse turistler güneşleniyordu. Martin Beck’i uyandıransa yandan çarklı bir Yugoslav römorkörüydü, ağır ağır nehirde ilerliyordu. Büyük ve eski bir tekneydi, iki uzun bacası asimetrik şekilde yana yatmıştı ve ağır yüklü altı mavnayı arkasından çekiyordu. En sonuncu mavnada, dümen köşküyle alçak vinç arasına bir ip gerilmişti. Başörtülü ve mavi iş önlüklü genç bir kadın kıyıların güzelliğinden hiç etkilenmemişçesine dingin bir şekilde çamaşır sepetinden çamaşırları alıp bebek giysileri asıyordu. Sol tarafta, nehrin üstünde kemer görevi gören, uzun, havadar, ince bir köprü vardı. Tepesinde palmiye yaprağını başının üstüne kaldırmış uzun boylu, ince bronz bir kadın anıtı, doğrudan dağa geçiş yapıyordu sanki. Köprünün üstü arabalar, otobüsler, tramvay ve yayalarla dolup taşıyordu. Sağ tarafta, kuzey yönünde römorkör bir sonraki köprüye ulaşmıştı. Bir kez daha kaç mavnayı çektiğini bildirmek için üç defa düdüğünü öttürdü, bacalarını indirip köprünün alçak kemerinin altına girdi. Pencerenin hemen önünde çok küçük bir vapur kıyıya doğru yanaştı, akıntıyla beraber on beş metre alabandaya sürüklendi. Manevrasını ustalıkla tamamlayarak iskeleye bir santim bile bırakmadan yanaştı. Çok sayıda insan bu vapurdan karaya indi, sonra yine çok sayıda insan vapura bindi.

Hava kuru ve sıcaktı. Güneş yüksekteydi. Martin Beck pencereden dışarıya eğildi, gözleriyle kuzeyden güneye etrafı taradı ve uçakta okuduğu broşürlerdeki birkaç detayı kafasında evirip çevirdi.

“Budapeşte, Macaristan Halk Cumhuriyeti’nin başkentidir. 1873 yılında Buda, Peşte ve Obuda şehirlerinin tek bir şehir olarak birleşmesiyle kurulduğu söylenir ancak kazılarda binlerce yıl öncesinden kalma yerleşim izlerine rastlanmıştır. Roma Uygarlığı’nın Aşağı Panunya bölgesinin başkenti olan Aquincum bu noktada kurulmuştur. Bugün kentte iki milyon kişi yaşar ve yirmi üç ilçeye bölünmüştür.”

Kesinlikle çok büyük bir şehirdi. Martin Beck, Gustaf Lidberg’in klasikleşmiş anılarını hatırladı. 1899’da New York’a indiğinde sahtekâr Skog’u arıyordu: “Bu karınca yuvasında Bay Kim yaşıyor. Adresi: Neresi?” yazmıştı.

Eh, New York o günlerde bile buradan elbette daha büyüktü ancak öte yandan Baş Dedektif Lidberg’in zaman sıkıntısı yoktu. Oysaki Martin Beck’in yalnızca bir haftası vardı.

Martin Beck tarihi ve nehir trafiğini kendi kaderine bırakıp duş almaya gitti. Sandaletlerini ve açık gri bol pantolonunu giydi, gömleğini pantolonunun içine sokmadı. Bu sıradışı kılığını devasa gardırobun aynasında isteksizce incelerken birdenbire maun kapılar eski gerilim filmlerindeki gibi ağır ağır sinir bozucu bir gıcırdama sesi çıkararak kendiliğinden açıldı. Martin Beck henüz yüreği ağzındayken telefon acı acı çalmaya başladı.

“Sizi görmek isteyen bir beyefendi var. Fuayede bekliyor. İsveçli bir bey.”

“Bay Matsson mu?”

Resepsiyon görevlisi mutlu bir şekilde, “Evet, eminim öyle,” dedi.

Elbette o, diye düşündü Martin Beck merdivenlerden inerken. Bu durumda bu garip görev çok şerefli bir sona ermiş olurdu.

Bekleyen Alf Matsson değildi, Büyükelçilik’ten genç bir adamdı, son derece uygun bir biçimde koyu takım elbise, siyah ayakkabı, beyaz gömlek giymişti ve uçuk gri ipek kravat takmıştı. Adam, Martin Beck’i gözleriyle şöyle bir süzdü, bakışlarında ufaktan bir şaşkınlık oldu ama çok ufak.

“Anlayacağınız üzere, elinizdeki görevden haberdarız. Bu meseleyi konuşsak iyi olur.”

Lobiye oturup meseleyi konuştular.

“Bundan daha iyi oteller var,” dedi Büyükelçilik’ten gelen adam.

“Gerçekten mi?”

“Evet. Daha modern. Lüks. Yüzme havuzlu.”

“Ah evet.”

“Buranın gece kulübü de pek iyi değil.”

“Ah evet.”

“Gelelim Alf Matsson’a.”

Adam sesini alçaltıp lobide etrafına baktı, içerisi en uç köşede uyuyan bir Afrikalı dışında bomboştu. “Evet. Ondan haber aldınız mı?”

“Hayır. Hiç. Tek emin olduğumuz şey, Yirmi İki Temmuz akşamı Ferihegyi’den, buradaki havaalanından ülkeye giriş yaptı. Geceyi Buda yakasında, Ifjuság adlı bir gençlik otelinde geçirdi. Ertesi sabah buraya taşındı. Yarım saat sonra dışarı çıktı, oda anahtarı yanındaydı. O zamandan bu yana onu gören olmadı.”

“Polis ne diyor?”

“Hiçbir şey.”

“Hiçbir şey mi?”

“Benim konuştuklarım pek de ilgilenmediler. Resmî tabirle, savunmacı bir tavır sergilediler. Matsson’un geçerli bir vizesi vardı ve bu otelde konuk olarak kayıtlıydı. Polis, oturma izni süresini aşmadığı müddetçe, ülkeden ayrılana kadar onunla ilgilenmek zorunda değil.”

“Ülkeden ayrılmış olamaz mı?”

“Öyle düşünmüyoruz. Yasa dışı bir biçimde sınırdan geçmeyi başarsa bile nereye gidebilir? Pasaportsuz. Neyse, biz Prag, Belgrad, Bükreş ve Viyana’daki büyükelçiliklerde araştırıp soruşturduk. Hatta her ihtimale karşı Moskova’ya bile sorduk. Kimse bir şey bilmiyor.”

“Patronu burada yapacağı iki işi olduğunu düşünüyor. Boksör Laszlo Papp ile röportaj yapacakmış ve Yahudi müzesi hakkında da bir yazı yazması gerekiyormuş.”

“İki yere de gitmemiş. Küçük bir soruşturma yürüttük. Müzenin küratörü Dr. Sos’a İsveç’ten mektup yazmış ama onu aramamış. Ayrıca Papp’ın annesiyle konuştuk. Matsson’un adını hiç duymamış ve Papp’ın kendisi zaten şehir dışındaymış.”

“Adamın bavulu hâlâ otel odasında mı?”

“Eşyaları otelde. Odasında değil. Sadece üç gecelik oda ayırtmış. Otel yönetimi, ricamız üzerine odayı tuttu, sonradan bavulunu ofise taşıdılar. Buraya. Resepsiyon masasının arkasına. Esasında bavul daha açılmamıştı bile. Hesabını biz ödedik.”

Adam bir süre sessizce oturdu, sanki etraflıca düşündüğü bir şey var gibiydi. Sonra ağırbaşlı bir edayla, “Doğal olarak bu harcamayı işvereninden isteyeceğiz,” dedi.

“Ya da onun hesabından alacaksınız,” dedi Martin Beck.

“Evet, eğer durum o kadar kötü sona ererse.”

“Pasaportu nerede?”

“Burada, bende,” dedi Büyükelçilik’ten gelen adam.

Yassı evrak çantasının fermuarını açtı, pasaportu çıkarıp uzattı, aynı anda da iç cebinden dolma kalemini çıkardı.

“Buyurun. İmza atar mısınız lütfen?”

Martin Beck kâğıdı imzaladı. Adam kalemini ve faturayı kaldırdı. “Tamam, o halde. Başka bir şey var mı? Evet, tabii otel faturası. Onu dert etmeyin. Masraflarınızı karşılamamız için talimat aldık. Oldukça olağan dışı olduğunu düşünüyorum. Normalde her zamanki gibi günlük harcırahınız olmalıydı. Eh, eğer nakit paraya ihtiyacınız olursa, Büyükelçilik’ten alabilirsiniz.”

“Teşekkürler.”

“O halde başka bir şey yok, öyle değil mi? İstediğiniz zaman adamın eşyalarını inceleyebilirsiniz. Ben otel çalışanlarına haber verdim.”

Adam ayağa kalktı.

“Aslında siz Matsson’un kaldığı odada kalıyorsunuz,” dedi geçerken. “105 değil mi? Eğer odayı Matsson’un adına tutmaları için ısrar etmeseydik, herhalde başka bir otelde kalırdınız. En yoğun sezon.”

Ayrılmadan önce Martin Beck, “Bu konu hakkında şahsi görüşünüz nedir? Adam nereye gitti?” diye sordu.

Büyükelçilik’ten gelen adam ona ifadesizce baktı.

“Bir fikrim olsa bile kendime saklamayı yeğlerim.”

Bir saniye sonra ekledi, “Bu iş çok tatsız.”

Martin Beck odasına çıktı. İçerisi temizlenmişti bile. Etrafa baktı. Demek Alf Matsson burada kalmıştı, öyle mi? En fazla bir saat. O kısacık zaman zarfındaki eylemlerinden herhangi bir ipucu edinmeyi beklemek, şartları fazla zorlamak olurdu.

Alf Matsson o bir saat içinde ne yapmış olabilirdi? Bu şekilde cam kenarında durup teknelere mi bakmıştı? Belki de. Birisini ya da bir şey mi görmüştü de otelden aceleyle çıkmış, anahtarı bile resepsiyona bırakmayı unutmuştu? Bunu bilmek imkânsızdı. Eğer ona yolda araba çarpsaydı, hemen rapor edilirdi. Eğer nehre atlamayı planlamış olsaydı, havanın kararmasını beklerdi. Akşamdan kalma halini kayısılı brendiyle geçirmeye çalışmışsa ve sonuç olarak bir daha alkol küpüne düşmüş olsa o zaman ayılmak için bu on altı gün de fazla olurdu. Neyse, görev üstündeyken içki içmek alışkanlığı yoktu. Adam modern bir gazeteciydi, Üçüncü Birim’in raporunun bir yerinde böyle yazıyordu: Hızlı, becerikli ve dobra. Adam önce işini bitiren, sonra yan gelip yatan bir tipti.

Tatsızdı. Çok tatsızdı. Tek kelimeyle tatsızdı. Kahrolası tatsızdı. Lanet olası tatsızdı. Ne acı!

Martin Beck yatağa uzandı. Yatak tüm heybetiyle gıcırdadı. Baron Conrad von Hötzendorf ile ilgili düşünceleri gitmişti. Yatak Alf Matsson’un altında da böyle gıcırdamış mıydı? Bir otel odasına girer girmez yatağı denemeyen var mıdır ki? O halde Matsson burada yatıp dört metre yukarıdaki tavana bakmıştı. Ardından, bavulunu bile açmadan, anahtarını bile teslim etmeden dışarı çıkmıştı… ve kaybolmuştu. Telefon çalmış mıydı? Beklenmedik bir haber mi almıştı?

Martin Beck, Budapeşte haritasını açıp inceledi. Ardından içinden müthiş bir görev arzusu yükseldi, hemen ayağa kalktı, haritayı ve pasaportunu arka cebine koyup bavulun içini incelemek üzere aşağı indi.

Bavul görevlisi, tıknaz, yaşı geçkin bir adamdı, arkadaş canlısıydı, ciddi ve hayranlık uyandıracak kadar akıllıydı.

Hayır, Bay Matsson oteldeyken hiç kimse onu aramamıştı. Daha sonra, Bay Matsson çıktıktan sonra birçok telefon gelmişti. İlerleyen günlerde de bu telefonların devamı gelmişti. Arayan aynı kişi miydi? Hayır, birçok farklı kişiydi, operatör bundan emindi. Erkek miydiler? Hem erkek, hem kadın, en azından bir kadın. Telefon eden kişiler herhangi bir mesaj ya da telefon numarası bırakmış mıydı? Hayır, mesaj bırakmamışlardı. Telefon numaralarını da vermemişlerdi. Daha sonra, Stockholm’den ve İsveç Büyükelçiliği’nden telefon gelmişti. Ancak ardından hem telefon numarası hem de mesaj bırakılmıştı. Hâlâ oradaydılar. Bay Beck görmek ister miydi? Hayır, Bay Beck görmek istemezdi.

1
...