Читать книгу «İzlanda Balıkçısı» онлайн полностью📖 — Пьера Лоти — MyBook.
image
cover

Pierre Loti
İzlanda Balıkçısı

BİRİNCİ BÖLÜM
BUZLU SUYUN ÜZERİNDE

I
BALIKÇI

Deniz ve salamura kokularıyla bezeli olduğu, loş bir kabinde beraber içen, dev misali beş adamdılar. Boylarına göre oldukça küçük kalan bu barınak, içi boşaltılmış koca bir martı gibi uçtan uca uzarken daralıyordu. Aynı hızda, yavaşça sallanıyorlardı.

Dışarıda bulunan deniz ve her yanı kaplayan gece bulundukları yerden görülmüyordu. Tavandaki tek açıklık da tahta bir kapakla kapatılmıştı, herkes yukarıdan sarkan tek bir lambanın titrek ışığıyla aydınlanıyordu. Mangalda ateş yanarken kurumakta olan giysilerin buharları, adamların pipo dumanına karışıyordu.

Tüm yaşam alanlarını bir masa kaplıyordu, geriye kalan tek yer geminin meşe duvarlarına yaslanmış dar sandıklara oturabilmek için dolanılması gereken o boşluktu. Hemen üzerlerinde, neredeyse kafalarına değen kocaman kirişler bulunuyordu. Arkalarında ise geminin iskelesine işlemiş, mezar oyuklarına benzeyen yataklar vardı. Ahşap doğramalar aşınmış hâldeydi, rutubet ve denizin suyu içlerine işlemişti. Yıpranmışlardı ve bu yıpranışla parıldıyorlardı.

Kaplarında şarap ve elma likörü; yüzlerinde yiğitlik ve yaşama se-vinci vardı. Şimdi ise masada oturmuş kadınlar ve evlilik hakkında erkeklere özgü bir sohbet çeviriyorlardı.

Odanın en görünen yerinde, duvarın üzerinde tahta bir çerçeve ile sabitlenmiş Meryem Ana tablosu asılıydı. Hepsinin koruyucu anası artık biraz eskimişti. Buna rağmen insanların yaptıkları tablolar, insanlardan daha uzun ömürlü olur.

Meryem Ana kırmızı, mavi elbisesi ile bu gri ortamda tüm yaşam enerjisini içinde barındırıyordu. Çok fazla içli ve hararetli dua işitmiş olduğu, önünde duran iki adet yapma çiçek ve çivilenmiş tespihten bile belli oluyordu.

Adamlar birbirlerinin tıpatıp aynı dar, kalın yünlü, mavi ve pantolonlarının içine iliştirilmiş kazaklar giymişlerdi. Hepsinin başında birer denizci şapkası da vardı.

Yaşları birbirinden farklıydı. Kaptan kırklarında, diğer üç tanesi de yirmi beş otuz yaşlarında gibi gözüküyorlardı. Sylvestre isimli beşincileri ise henüz on yedi yaşındaydı. Boyu, gücü itibariyle şimdiden gerçek bir erkek gibi görünüyordu, seyrek kıvırcık sakalları yanaklarını kaplıyordu. Sadece yumuşak bakışları ve saf, gri gözleri masumiyetini koruyordu.

Yerin dar olması onları rahatsız etmemişti, hatta yan yana oturmaktan memnun gözüküyorlardı.

Dışarıda bulunan gece ve denizin derin, karanlık suları ıssızlığı barındırıyordu. Duvarda bulunan bakır saat on biri gösteriyordu, ahşap tavandan da yağmurun sesi duyuluyordu.

Eğlenceli fakat edepsiz ifadelerin yer almadığı evlilikle alakalı bir sohbet dönüyordu aralarında. Konuşulanlar genç olanlar için birer hikâyeden ibaretti. Arada kahkahalarla sevgi konusunda açık ifadelerin yer aldığı birkaç söylem oluyordu. Fakat olgunlaşmış erkeklerin düşüncesine göre aşk daima temiz ve masumdur. Üzerinde kabaca konuşulsa bile iffetli olmalıdır.

Bu sıralarda Sylvestre’ın canı, sevdiği kız; Jean yüzünden sıkılıyordu.

Bu arada neredeydi bu Yann; hâlâ yukarıda işini mi görüyordu yoksa? Neden gelip de eğlenceye katılmıyordu?

“Artık, gece oldu.” dedi kaptan.

Ayağa kaktı ve tepelerinde bulunan tahta kapağı başıyla açarken içeri yayılan ışık eşliğinde seslendi.

“Yann! Yann! Hey! Adam!”

İçeriye hafifçe sızan ışık gün ışığını andırıyordu.

“Neredeyse gece yarısı…” Buna rağmen gerçekten de içeri sızan o ışık, gizemli aynalarca uzaklardan yansımış alaca karanlığın aksi gibiydi.

Delik kapandığı gibi tekrar gece oldu, tepelerindeki ampul yine sarı ışığını yaymaya başladı. Yann’ın kocaman botlarıyla aşağı indiği işitildi.

Kocaman bir ayı misali kapıdan iki büklüm girdi. İlk yaptığı keskin salamura kokusundan burnunu tıkayıp suratını ekşitmek oldu.

Özellikle, kazık yutmuş gibi duran dimdik sırtından dolayı, ortalama bir erkeğin boyutlarını fazlaca aşmaktaydı, Karşıdan bakıldığında mavi kazağından bile belli olan omuz kasları, kollarının üzerine yerleştirilmiş birer topu anımsatıyordu. Kendinden emin, vahşi bakan kahverengi iri gözleri vardı.

Kollarını Yann’a saran Sylvestre çocuksu bir hareketle onu kendisine şefkatle çekiverdi. Yann’ın kız kardeşiyle nişanlıydı ve kendini onun kardeşi olarak görüyordu. Yann ise sevilmek isteyen bir aslan gibi kendisini onun kollarına bırakırken bembeyaz dişleriyle gülümsedi.

Diğer erkeklere göre ağzı da daha büyük olduğundan dişlerinin önü biraz açık ve aralık kalıyordu. Bakıldığında dişleri küçücükmüş gibi gözüküyordu. Hiç kesilmemesine rağmen sarı bıyığı kısacıktı, zarif dudaklarının üzerinde simetrik iki bukle hâlinde kıvrılarak dağılıyordu. Bıyığından geriye kalan yerler tıraşlıydı. Daha önce kimsenin dokunmadığı, taze meyveler gibi hafif pembe ve körpe duruyordu.

Yann da oturunca herkes bardaklarını bir kez daha doldurdu, pipolar yakılsın diye miço çağırıldı.

Pipoları yakma işi miço için biraz da olsa tütün içebilmek anlamına geliyordu. Miço, oradaki herkesle uzaktan da olsa akraba sayılabilecek gürbüz, yuvarlak hatlı bir delikanlıydı. Görevi yeterince zor olmasına rağmen fazlaca da şımarıktı. Yann ona biraz kendi bardağından içki ikram ettikten sonra yatması için geri gönderdi.

Miço gider gitmez evlilikle ilgili sohbete kalınan yerden devam edildi.

“Eee Yann, senin düğününü ne zaman yapacağız?” diye sordu Sylvestre.

“Utanmıyor musun?” diye üsteledi kaptan. “Senin gibi kazık kadar olmuş, yirmi yedi yaşındaki bir adam hâlâ bekâr. Seni gören kızların aklından kim bilir neler geçiyordur?”

Yann ise son derece umursamaz ve kızlara yukarıdan bakan bir ifade ile omuz silkti.

“Ben düğünümü geceleri yaparım. Gerçi bazen gündüzleri de yaptığım oluyor. Ne zaman denk gelirse artık.” diye yanıt verdi.

Yann devlete olan borcunu henüz tamamlamıştı. Donanmanın topçu eri olduğu zamanda da Fransızca konuşmayı ve insanları kuşkulandıracak cümleler kurmasını öğrenmişti. Hemen ardından, söylediğine göre on beş gün süren düğününü anlatmaya başladı.

Nantes’ta bir şarkıcı ile birlikteydi. Akşamların birinde denizden döndüğünde, içindeki karamsarlıkla kabareye gitmişti. Mekânın girişinde yirmi Louis altınına devasa çiçek buketleri satan bir kadın duruyordu. Ne yapacağını düşünmeden hemen bir tane satın almış, içeri girer girmez de şarkıcının yüzüne doğru çiçekleri fırlatıvermişti. Aslında şarkıcıyı çok da güzel bulmamış, boyalı bir bebeğe benzetmişti. Bu da kendince bir itiraftı aslında; kadın anında çakılmış, takip eden üç haftada da ondan ayrılmak bilmemişti.

“Hatta yanından ayrılacağım zaman, bana bu altın saati hediye etti.” dedi ve herkes görsün diye saati oyuncakmış gibi masanın ortasına fırlatıverdi.

Hikâyeyi kabaca ve kendine özgü ifadelerle anlatmıştı. Sivil yaşamın bu sığ hâlleri, bizim denizin derin sessizliğiyle çevrili adamlar için fazla aykırı kaçıyordu. Tepelerinden yarımca gözüken gece, kutup yazının bitmekte olduğunun habercisiydi.

Yann’ın bu davranışları Sylvestre’ı hem şaşırtıyor hem de üzüyordu. O Ploubazlanec adlı bir kasabada bir balıkçının dul eşi olan ninesi tarafından büyütülmüştü, inançlara saygılı, bakirliğini koruyan bir çocuktu.

Henüz küçükken bile her gün ninesi ile birlikte annesinin mezarına gider, dizlerinin üzerinde onun için saatlerce dua ederdi. Uçurumun tepesinde yer alan annesinin mezarından da bir zamanlar babasının kaybolduğu gemi kazasının yaşandığı Manş Denizi’nin gri suları gözüküyordu. Ninesi ile birlikte fakir hayatı sürdüğünden çok erken yaşta balıkçı teknesinde çalışmaya başlamıştı, tüm çocukluğu açık denizlerde geçmişti. Gözlerinde kalan masumiyet de her gece ettiği dualardan kaynaklanıyordu. O da yakışıklıydı, Yann’dan sonra güvertedeki en güçlü erkekti. Yumuşak sesi, küçük bir çocuğunkine benzer vurguları dış görünüşüyle tezat oluşturuyordu. Çok hızlı büyüdüğünden, iriliğinden utanır bir hâli vardı. Yakın zamanda Yann’ın kız kardeşiyle evlenmek istiyordu bunun için de hiçbir kızın yakınlaşmasına karşılık vermemişti.

Gemide, biri iki kişilik olan sadece üç yatak vardı. Adamları geceleri dönüşümlü uyuyorlardı.

Koruyucuları Meryem Ana’nın yükselişini kutladıkları bu eğlenceleri sonlandığında, saat gece yarısını epeyce geçmişti. Üçü, mezarı anımsatan, karanlık yataklarına giderken, diğer üçü ise avlanmak için güverteye çıktılar.

Dışarıda gün doğmuştu, sonsuzluğa varan bir aydınlık önlerinde uzanıyordu.

Fakat bu ışık öyle solgun, öyle gri bir ışıktı ki hiçbir şeye benzemiyordu. Etraflarında uzanan derin bir boşluk vardı. Geminin tahtaları hariç her şey düş izlenimi veriyordu, sanki ellerini uzatsalar tutacakları bir şey yokmuş gibi…

Gözleri denizi zar zor seçebiliyordu. Önce önü boş bir aynayı anımsatırken ardından buhardan bir vadiye dönüşüyordu. Ne ufuk ne de ötesi, hiçbir şey görünmüyordu.

Rutubetli havanın serinliği, içlerine ayazdan daha yoğun ve daha çok işliyordu. Her solumalarında yoğun bir tuz tadı alıyorlardı. Her şey fazlaca sakindi, artık yağmur dinmiş üstlerinde bulunan biçimsiz bulutlar sanki gizlenmiş bir ışıkla dolu gibiydi. Gece olmasına ve etraftaki tüm bu solgunluğa rağmen her şey net olarak görülüyordu artık.

Güvertede bulunan üç adam da çocukluklarından beri hayatlarını denizin üzerinde geçirmiş, tüm bu normal insanların görmekte zorlanacağı imgeleri görür hâle gelmişti. Dar, ahşap evlerinin çevresinde yer alan bu sonsuzluğun değişken oyunlarına alışmışlardı, tıpkı yıllarını denizlerde geçirmiş bir kuş gibi.

Gemi sakince, uykulu bir ananın çocuğuna söylediği ninni misali yavaş bir ritimle sallanıyordu denizin üzerinde. Yann ve Sylvestre hemen oltalarını ve iğnelerini hazırlamışlardı. Diğer adam da arkalarında bıçağını bilerken bir kova tuz açıp hazırda beklemek ister gibi arkalarına oturuvermişti.

Bu süreç çok da uzamadı. Sakin ve soğuk suyla oltaları birleşir birleşmez çelik gibi parlayan, iri balıklar yakaladılar.

Oltalarına durmadan yeni morinalar takılıyordu. Hızlıca ve sessizce sürdürdükleri bu balık avı aralıksız devam ediyordu. Arkalarındaki adam yakalanan balıkların karnını deşiyor, tuzluyor ve düzleştiriyordu. Saydığı her bir balık dönüşte keselerini dolduracaktı, adam da hepsini üst üste diziyordu.

Saatler aynı süratle ve işlerine odaklanarak geçti, gün iyice aydınlanıyordu. Uzak kuzey için yaz akşamı sayılabilecek bu görüntünün, bu renksiz ışıltıların yerini gece henüz çökmemişken denizin tüm aynalarından yansıyan ve arkasında pembemsi izler bırakan bir seher alıyordu.

“Kesinlikle evlenmen gerekir.” dedi Sylvestre birdenbire, önceki söyleyişinden çok daha ciddiydi bu tavrı. Yüzünü sudan bir an olsun çekmemişti.

“Ben, evet! Elbette bir gün ben de evleneceğim.” dedi tüm kibri ve hayat dolu gözleriyle Yann. “Ama bizim oradan biriyle değil. Ben denizle evleneceğim. Madem hepiniz buradasınız şimdiden hepiniz düğünüme davetlisiniz!”

Avlanmaya devam ettiler, daha fazla da sohbetle vakit kaybetmediler. İki gündür aralıksız yol alan bir balık sürüsünün ortasındaydılar şimdi.

Son gün içerisinde hiçbiri uyumamış buna rağmen otuz saatte oldukça iri, binden fazla morina yakalamayı başarmışlardı ta ki kolları yorgunluktan kalkmaz hâle gelene kadar…

Bedenleri avlanma işini kendiliğinden sürdürürken, zihinleri de arada dinlenmek için küçük şekerlemeler yapıyordu. Ne var ki, soludukları açık denizin insanı dirilten havası, öylesine canlandırıcıydı ki tüm yorgunluklarına rağmen ciğerlerindeki ferahlık ve yanaklarındaki tazelik hissi kaybolmuyordu.

Gerçekten sabahın geldiğini haber veren, sabahın ışıkları nihayet parladı. Tıpkı herkesin bildiği yaratılış öyküsündeki gibi, ufukta yığınlar hâlinde duran karanlığın arasından kendilerine yer açtılar. Dün geceki ışığın bir düşün habercisi olduğu çok belliydi artık.

Kapalı ve basık gökyüzünde, bir kubbenin tepesindeki delikler gibi delikler vardı, bunların arasında pembemsi ışık süzülüyordu.

Daha alçakta yer alan bulutlar gölge dizeleri oluşturarak, suları sarıyor, kendilerinden kalan hoş bir hava yaratıyordu. Kapalı bir alan misali, sınıra benziyorlardı. Sonsuzluktan dünyamıza çekilmiş bir perde, insanların hayal gücünü zorlayan bir yelken gibi.

O sabah, Yann ve Slyvestre’ı taşıyan yan yana tahta levhaların dizildiği bu alanın çevresinde değişen dünya, eski zaman tapınakları gibi ışık süzmelerinin suya yansıyışında bile sanki bir saygı duruşu vardı. Sonraları, uzaklardan yavaş yavaş başka bir düşün aydınlanışı görüldü. Karanlıklarla kaplı İzlanda’nın varlığını belirten pembe bir çıkıntı…

Yann’ın denizle düğünü! Sylvestre hiçbir şey demeden avlanmasını sürdürürken aklından sürekli bu düşünce geçiyordu. Ağabeyinin kutsal evlilik bağını bir dalga konusuna çevirmesinden dolayı kederliydi, üstelik durumdan dolayı da korkmuştu. Batıl inançları sağ olsun.

Yann’ın evleneceği günün hayalini uzun zamandır kuruyordu. Paimpollü sarışın Gaud Mevel ile evlenecekti ve kendisi de kalbini sıkıştıran, beş yıllık kaçınılmaz sürgüne gitmeden önce bu ana şahit olabilecekti.

Sabahın dördüydü. Aşağıda yatmakta olanlar güvertedekilerden görevi devralmak için geldiler. Hâlâ biraz uykulu görünüyorlardı. Bir yandan yukarı çıkmak için çabalarken bir yandan da botlarını giymeye çabalıyorlardı. Güneşin ilk ışıkları gözlerine vurunca, kamaşan gözlerini istemsizce kapattılar.

O sırada Yann ve Sylvestre tokmakla kırdıktan sonra bile, bu kadar sert oldukları için sesli sesli çiğnemek zorunda kaldıkları kurabiyelerle kahvaltılarını yaptılar. Aşağıya inip de sıcak yatağa kavuşma fikri iyice neşelerini yerine getirmişti. Birbirlerinin beline sarılarak ve eski bir şarkıyı mırıldanarak sallana sallana kapıya doğru gittiler.

Fakat delikten kaybolmadan hemen önce, iri patili Newfoundland cinsi yavru, sakar köpek Turc oynamak için onları durdurdu. Onlar köpeğin karnını kaşır ve elleriyle tüylerini severken, köpek bir kurt misali onları ısırmaya çalışmış, sonunda da canlarını yakmıştı. Bununla birlikte Yann, anlık bir öfkeyle köpeği yüzü yere gelecek şekilde yere yapıştırdı ve ayağıyla sertçe iteledi. Köpek acıdan bağırdı.

Yann’ın kalbi temiz olduğu kadar bedeninde yer alan vahşet sıradan bir sevgi gösterisini bile bir korku anına çevirebiliyordu.

На этой странице вы можете прочитать онлайн книгу «İzlanda Balıkçısı», автора Пьера Лоти. Данная книга относится к жанру «Современная зарубежная литература». Произведение затрагивает такие темы, как «реализм», «взаимоотношения». Книга «İzlanda Balıkçısı» была издана в 2023 году. Приятного чтения!