Tokyo’ya döndüğümde kapılardaki matsukazariler34 çoktan kaldırılmıştı. Esen soğuk rüzgâra teslim olmuş şehirde, nereye baksam yılbaşı havasından eser yoktu.
Hemen hocamın evine borcumu ödemeye gittim. Hediyelik şiitake mantarını da götürdüm. Ancak öylece vermek biraz garip kaçacağından, “Bunu annem size vermemi söyledi,” diye açıkça söyleyerek hanımefendinin önüne koydum. Şiitake yeni bir şekerleme bohçasının içindeydi. Kibarca şükranlarını sunan hanımefendi yan odaya geçerken, bu bohçayı eline alınca hafifliğine şaşırmış olacak, “Bu nasıl bir şekerleme acaba?” diye sordu.
Hanımefendinin böyle samimiyken çocukça bir uçarılık görünürdü yüzünde hep. Her ikisi de babamın hastalığı konusundaki sorularını tekrarladıkları sırada hocam şunları söylemişti:
“Anlaşıldı. Söylediklerine bakılırsa şimdilik telaş edilecek bir şey yok ama hastalık hastalıktır. Her an teyakkuz halinde olmak lazım.”
Hocam, böbrek rahatsızlığı konusunda benim bilmediğim birçok şey biliyordu.
“Hastalığa müptela olan kişinin bunu fark etmeden normal bir yaşam sürdürmesi bu hastalığın özelliğidir. Bir subay tanıdığım vardı; sonunda bu dertten gitti ama ölümü sanki yalan gibi oldu. İşte yanında yatan hanımının başında durmasını gerektirecek bir zaman bile söz konusu olmadı. Gece yarısı biraz rahatsızlandığını söyleyerek hanımını uyandırdığı olmuş o kadar. O günün sabahı çoktan ölmüşmüş. Lakin hanımı kocasını uyuyor zannettiğini söylemişti.”
O vakte kadar bende iyimser bir hava hâkimken şimdi birden içimi huzursuzluk kaplamıştı.
“Benim babam da öyle mi olacak? Olmayacak da diyemeyiz değil mi?”
“Doktor ne diyor?”
“İyileşmez diyor. Fakat hastanın endişe etmesini gerektirecek bir şey olmadığını söylüyor.”
“İyi o zaman. Doktor öyle diyorsa… Benim bahsettiğim kişi hiç fark etmemişti hastalığını. Ayrıca hayli kaba bir asker hayatı vardı.”
Biraz içim rahatlamıştı. Ruh halimdeki değişikliği dikkatlice gözlemleyen hocam şöyle devam etti:
“Lakin insan dediğin sağlıklısıyla, hastasıyla zayıf bir varlık. Kim bilir ne zaman, ne sebeple ve ne şekilde geliverecek ölüm.”
“Siz de mi öyle düşünüyorsunuz?”
“Ne kadar sağlıklı da olsam, ben bile böyle düşünmeden edemiyorum tabii.”
Hocamın dudaklarında hafiften bir gülümseyişin gölgesi belirdi.
“Sessiz sedasız öleni var. Tabii bir şekilde… Bir de apansızın ölenler var ya! Gayri tabii bir vahşet eseri…”
“Gayri tabii vahşetten kastınız nedir?”
“Onun mahiyeti bana da malum değil ama bir ihtimal, intihar edenlerin çoğu bu gayri tabii vahşetten istifade ediyor olmalılar.”
“O zaman öldürülmek de böyle gayri tabii bir vahşetin eseri olsa gerek.”
“Bak öldürülmeyi düşünmemiştim ama düşününce makul geliyor.”
O sohbetten sonra eve döndüm. Döndükten sonra da babamın hastalığı pek o kadar aklımda değildi. Hocamın bahsettiği tabii ölüm, gayri tabii bir vahşet neticesi ölüm tabirleri, sadece o gün akılda kalacak geçici laflardan öteye geçmemiş, sonrasında aklımda hiç yer etmemişti. O güne kadar kaç kere el atayım dediysem de bir türlü girişemediğim bitirme tezini artık yavaş yavaş yazmaya başlamak gerek diye düşünmeye başladım.
O yılın Haziran ayında mezun olmam gerektiğinden, mevzuat gereği Nisan sonuna kadar bitirme tezimi tamamlamam gerekiyordu. İki, üç, dört diye kalan zamanı parmaklarımla sayınca, hesaplamalarımın tutacağından şüphelenmeye başladım. Etrafımdakiler kaynak toplamakla, not yazmakla oldukça meşgul görünürken ben daha hiçbir şeye dokunmamıştım. Yılbaşı geçsin de sonra etraflıca işe koyulurum diye karar vermiştim sadece. Karar verdiğim gibi de işe başladım. Derken birden elim kolum bağlandı. O vakte kadar bu büyük mesele hakkında basit ana hatlardan ötesini tasarlayamamıştım. Başımı ellerimin arasına alıp kara kara düşünmeye başladım.
Daha sonra tez konumun alanını daralttım. Ortaya koyacağım düşünceleri sistematik bir şekilde özetleme ihtiyacı doğmaması için sadece kitaplarda olan bilgileri sıralayıp azar azar sonuç kısmı ekleme yoluna gittim. Seçtiğim konu hocamın ihtisas alanıyla da yakından ilişkiliydi. Evvelinde, bu konunun seçimi hakkında hocamın görüşünü sorduğumda, “Neden olmasın,” demişti. Telaştan elim ayağıma dolanınca, doğruca hocama gidip okumam gereken kaynakları sordum. Hocam tüm bildiklerini seri bir şekilde bana aktardıktan sonra, “Gerekli kitaplardan iki üç tanesini ödünç vereyim,” dedi. Ne var ki hocam bu noktada beni biraz bile yönlendirme sorumluluğu almaya yanaşmıyordu.
“Son zamanlarda pek kitap okumadığımdan yeni gelişmeler hakkında bilgim yok. Okuldaki hocalarına sorsan daha iyi olur.” Hocamın bir zamanlar tam bir kitap kurduyken, sonrasında nedendir bilinmez eski ilgisini kaybediverdiği hakkında hanımefendiden duyduklarım o an birden hatırıma geldi. Tez konusunu bir kenara bırakıp öylesine bir konuya geçtim.
“Hocam neden eskisi kadar kitaplara ilgi duymaz oldunuz?”
“Şudur diyebileceğim bir sebebi yok ama… Nihayetinde ne kadar kitap okusam da pek öyle bir yerlere gelemeyeceğimi düşündüğümden olsa gerek. Bir de…”
“Daha başka bir sebebi mi var?”
“Ayrı bir sebep denecek kadar büyük bir şey değil ama önceleri insanlar karşısında bir şey sorulduğunda bilmiyorum demeyi ayıp bilip bundan sakınırdım, sonradan bunun pek öyle utanç verici bir şey olmadığına yönelik bir intiba edindiğimden, öyle durmadan kitap okuma arzusunu kaybetmiş olmalıyım. Yani uzun lafın kısası bizden geçti artık.”
Hocam nispeten sakin bir tavırla söylemişti bunları. Topluma sırtını dönmüş bir adamın acılarını tatmamış biri olarak benim buna diyeceğim pek bir şey yoktu. Aklımda hocamın yaşı geçmiş olmasa da muhteşem biri olmadığı yönünde bir intiba edinerek evimin yolunu tuttum.
Ondan sonra ise var gücümle tezime girişmiş, bir ruh hastası gibi gözlerim kıpkırmızı kesilene kadar çalışır olmuştum. Benden bir yıl önce mezun olmuş bir arkadaşıma sorular sorup çeşitli konularda görüşünü aldığım zamanlarda, birisinin teslim süresinin son günü araba tutup güç bela yetişebildiğinden bahsetti.
Başka birisi de saat beşi on dakika geçe teslim ettiği için neredeyse reddedilecekken bölüm başkanının ihsanıyla tezini kabul ettirebilmiş. Telaşlanmakla beraber kendime çekidüzen de vermiştim.
Her gün masa başında gücüm yettiği kadar çalışmaya devam ettim. Kimi zaman da loş kütüphanenin yüksek rafları arasında dolaşıp duruyordum.
Gözlerim bir hazine avcısı misali, kitap ciltlerindeki altın yaldızlı harfleri tarıyordu. Erik ağaçlarının çiçek açmasıyla birlikte soğuk rüzgârlar yavaş yavaş yönlerini güneye çevirdiler. Az bir zaman geçmişti ki kulağıma kiraz ağacının çiçek açtığına dair söylentiler gelmeye başladı. Oysa benim gözlerim sadece önüne bakan yarış atları gibi tezimden başka bir şey görmüyordu. Nisan ayının sonu gelip de en nihayetinde tezimi vaktinde bitirene kadar hocamın eşiğinden adımımı atmadım.
İşimin bitmesi, yae kirazının35 çiçeklerinin dökülüp dallarındaki yaprakların yeşererek büyümeye yüz tuttuğu yaz başlarına rastladı. Kafesinden kurtulmuş bir kuş misali gökyüzünün enginliklerine özgürce kanat çırpmaya başlamıştım. Hemen hocamın evine gittim. Kararmış portakal dalı çitlerinin üstlerini bir alev misali filizlerin sarışını, kurumuş nar ağacı köklerinden parlak kızıl kahve yaprakların yumuşakça gün ışığını aksettirmesini yol boyunca seyrettim.
Dünyaya geleli beri ilk defa böyle ender bir manzara görüyormuşum hissine kapılmıştım. Hocam sevinçli yüzümü görünce, “Demek tezini bitirdin sonunda. Hadi geçmiş olsun bakalım,” dedi.
“Sayenizde sağ salim tamamına erdirdim. Artık yapacak bir şey kalmadı,” dedim.
İşin doğrusu o an yapmam gereken bütün işleri bitirdiğimden, o andan sonra gururla bunun tadını çıkarabileceğim yönünde ferah bir ruh haline kapılmıştım. Yazdığım teze yönelik tam bir güven ve tatmin duygusu içindeydim. Hocamın önünde bir çırpıda içeriğini anlatıverdim. Hocam her zamanki haliyle, “Anladım,” ve “Öyle mi?” gibi sözlerle dinlediğini belli etse de onun ötesinde bir fikir belirtmedi. Tatminsizlik değilse de biraz hevesimin kırıldığını hissettim. Buna rağmen o günkü ruh coşkunluğum nispeten sakin görünen hocamın tavırlarına karşı bir atağa kalkıyor gibiydi. Hocamı yeniden doğmaya yüz tutmuş tabiatı seyretmeye davet ettim.
“Hocam, bir yerlere yürüyüşe çıkalım mı? Eminim dışarıya çıkmak bize çok iyi gelecek.”
“Nereye?”
Benim için neresi olsa fark etmezdi. Sadece hocamla birlikte dışarıya çıkmak istiyordum.
Hocam ve ben hedeflediğimiz gibi bir saat sonra şehir merkezinden uzaklaşmış, şehir mi köy mü ayırt etmesi zor ve oldukça sakin bir muhitte öylesine yürürken bulmuştuk kendimizi. Ben alev ağacından taze ve yumuşak bir yaprak alıp, yaprak düdüğü öttürmeye başladım. Kagoşimalı36 bir arkadaşımın yapışını taklit ede ede kendiliğimden öğrendiğim bu yaprak düdüğü denen şeyde epey bir ustalığım vardı. Ben ustalıkla bu düdüğü çalarken buna pek oralı olmayan hocam, başka bir yöne doğru bakarak yürüdü.
Taze yapraklarla örtülmüş gibi sık bitkili hafif bir tümseğin altından uzun ince bir yol gidiyordu. Kapının sütunlarına çakılmış levhada falanca parkı diye yazdığından, şahsa ait bir mülk olmadığı hemen anlaşılıyordu. Hocam yokuşun üst yamacındaki girişe bakarak, “Bir girip bakalım mı?” dedi. Ben de hemen, “Bahçıvanın alanı, değil mi?” diye karşılık verdim.
О проекте
О подписке
Другие проекты
