Читать книгу «İNTİBAH» онлайн полностью📖 — Namik Kemal — MyBook.

Ey misâl âleminin2 akıllı seyyahı!
İlkbaharı köşk şeklinde hiç gördün mü?

İstanbul’u görenler bilirler ki Çamlıca Köşkü’nün verdiği huzurla, ruhu okşamasıyla ilkbahardan aşağı kalır yanı yoktur. Yapısı şöyle dursun, sadece bulunduğu yer, İstanbul’un en özel yeridir.

İstanbul, güzellik denizinin öyle bir melikesidir ki sadece hüzünlü sahillerine yüz sürmek, önünden akıp giden denizin verdiği huzur, (onun) dünyada eşi benzeri olmadığının ispatıdır.

İstanbul denilen güzellikler topluluğunun içinde olan her türlü nadir güzelliği bir bakışta gösterecek nokta ise Çamlıca’dır. Boğaziçi’ndeki büyük bir orman veya küçük bir körfez yoktur ki Çamlıca’dan ayaklar altına serilmesin! Başkentimizin Beyoğlu gibi, Galata gibi, Babıâli civarları gibi, Bayazıt gibi hangi şenlikli, eğlenceli tarafı, kendini Çamlıca’nın bakışlarından saklayabilsin. İstanbul’daki eski eserlerden ve meşhur binalardan hiçbiri var mıdır ki (onları) Çamlıca’nın tasvirine almak mümkün olmasın?

Çamlıca, ibretle görülecek öyle bir yerdir ki ilkbaharda insan, çeşmesinin yanına çıkıp, başını kaldırarak etrafına bakınırsa doğal olan, olmayan yüz bin çeşit güzelliklerden meydana gelmiş başka bir âlem görür; insanın gözbebeği de o güzellikler âleminin, olağanüstü bir ustalıkla bir tek noktaya sığıştırılmış haritasına döner. Bir de gözünü aşağıya çevirince parlak bakışları, dünyadaki her türlü çiçeğin bir araya toplandığı bir bahçeye düşen balarısı gibi çiçekten çiçeğe dolaşarak, bir meyveye konarak deniz kenarına yavaş yavaş gidinceye kadar güçten düşer.

Çamlıca’ya cennetin yere inmiş bir parçası denilse yeridir. Allah, yeryüzündeki hayat suyunu yaratmayı isteseydi, o özelliği Çamlıca suyuna verirdi.

Bundan yaklaşık sekiz yıl önce orada güneşin doğuşunu seyretmiştim. Gökyüzünden yeryüzüne nur yerine ruh yağıyor sandım.

Seyir yerlerinden hoşlanmam. Tatil günleri, kuru bir unvan için cellat kemendine benzeyen o sıkı boyun bağını takarak, ayaklarına da süslü tomruk denilebilecek bir çift dar potin giyerek, sabahtan akşama kadar arabanın arkasında dolaşmak ve akşamdan sabaha kadar da bademcik iltihabının eziyeti ve nasırın sancısıyla yatakta inlemek gibi şeylerde bir eğlence görmem. Hele cuma ve pazar günleri Unkapanı’n-dan bir kayık tutup da yolda seksen kayığa çarparak, doksan tehlike girdabından geçerek o nazlı Kâğıthane deresine girmekle tozdan dumandan oluşan kalabalığa veya daha doğru benzetmeyle “Kork, kork ki eceli gelmeyen genç gibi toprağa gömüldün!” mısraına uymak gerekiyormuşçasına mezarını omzuna almış bir cadı şekline girmek, sonra da bu durumun adını eğlence koymak aklımın erdiği şeylerden değildir. Fakat ne yalan söyleyeyim; cuma ve pazardan başka günlerde, açık veya hafif bulutlu, fakat yağmursuz bir havada Boğaziçi’nin hemen her tarafını ve özellikle baharda Çamlıca’yı severim.

İnsan, medenî dünyanın lezzetlerine ne kadar alışsa da yine arada sırada kırlarda dolaşma isteğini aklından çıkaramıyor. Şimdi, güneş batarken bir su başında, bir çimenlikte, bir ağacın altında oturup tabiatın o hüzünlü maneviyatını izlemek; şehirlerin, evlerin hangi eğlencesine tercih edilmez? Şehirlerin o kasvetli havasından, o tekdüze manzarasından ara sıra kaçarak rüzgârın çiçeklerden parça taşıyan kokusunu solumayı gönül nasıl istemez? Kırların birbirinden farklı nice rengine ve şekline dalmayı hangi bakış arzu etmez?

İşte, genellikle insanları saran bu gezinti ve seyir merakı, aşağıda durumundan söz edeceğimiz Ali Bey’de de doğal olarak vardı.

Gençlik gününün sabahı ağardı,
Fitne günleri geldi, belalar uğurlu olsun

Ali Bey, zenginlerin çocuklarından yirmi bir, yirmi iki yaşında bir delikanlıydı. Anasının, babasının bir tanesiydi. Özellikle babası, evlat değerini gerçekten bilenlerden olduğundan, İstanbul’da bulunduğu halde (Ali Bey’in) tahsiline, eğitimdeki gelişmenin son aşamasına varmış olan yerlerin soyluları kadar özen gösterildi. Çocukken birkaç dil biliyor, edebiyatçılar arasında yeni yetişenlerin en bilgilisi sayılıyordu. Hele babası, bizim taraflarda örneği pek az görülen yumuşaklık ve şefkatle, yaradılışında olan saflığa ve nezakete o kadar önem vermişti ki terbiyesine, davranışlarına bakanlar onu, adeta bir melek zannediyorlardı; fakat zavallı babası sağ olduğu sürece ciğerpâresi için daima büyük bir endişe içinde oldu; çünkü çocuk, sarı benizli, fazlasıyla sinirli, bununla beraber kanı da kaynıyordu. Güçlü terbiyenin, yumuşak davranışların etkisiyle öfkesini yener gibi olduysa da o huyun bir diğer sonucu olan bazı konulara, düşkünlüğe ve tutkuya esir olduğu hemen her halinden anlaşılıyordu: Her neyi merak ederse bütün dünyayı unuturcasına kendini ona veriyordu. Bir şeyi arzu eder de onun gerçekleşmesi sırasında bir engelle karşılaşırsa amacı ne kadar az olursa olsun (o şeyi) ele geçirmek için o yolda en büyük fedakârlıkları yapmaktan çekinmiyordu, hatta küçük bir isteğinden dolayı mutsuz olunca günlerce hastalanıyor, geceleri gizli gizli ağlıyordu.

Babası ise dünyada hem en büyük olgunluğun hem de en büyük eksikliklerin sebebi olan bu inatçılık huyundan çocuğu vazgeçiremediği için o tarafını daima tahsil ve terbiyeye yönlendirerek oğluna bir faydası olsun istedi. Gerçi Ali Bey, babasının hayatında ve hele on dört, on beş yaşına girdikten sonra dünyada, eğitimden başka söyleyecek, arzu edilecek bir şey bulamaz olmuştu. Dünyayı unuturcasına meşgul olduğu şey, sadece dersleriydi. Küçük amaçlar için büyük bir fedakârlığı göze alarak baskısı nadir bazı kitapları, değerinin kırk-elli misline alıyordu.

Hastalanırsa bir konuda yenilgiye uğradığı için hastalanıyordu. Ağlarsa okuduğu şeylerde zor bir meseleye rastlayıp da onu halledemediğinden ağlıyordu; fakat bu gelişim dönemi, onun gibi sabretmeyi sevmiyordu. Çocuk, yirmi yaşına girer girmez var olma nedeni, fikirlerinin öğretmeni babası ölünce Ali Bey’in hayatında birbirini takip eden çeşitli değişimler, çeşitli belalar ortaya çıkmaya başladı.

Gençlik zamanında aşktan niçin utanmalı?
O acayip durum gençlik günlerinde lazımdır

Çocuğun yaradılıştan gelen hüzünlü hali baskın olmakla beraber; aldığı terbiye, vicdanını daha da hassaslaştırmıştı. Bununla birlikte var olma nedenini, yaşamındaki en değerli insanı, öğretmenini, dostunu, sırdaşını; yani babasını her şeyden çok seviyordu. Öyle hiç aklına gelmediği bir anda ruhundaki en büyük gücü, aziz varlığı ansızın kaybedince hayatın lezzetini de beraber kaybetti. Ruhunun arkadaşı olan kitaplarına bakınca artık sıkılıyor; düşündüğü, kendiyle baş başa kaldığı kaleme3 gidince de zindana atılmış gibi eziyet çekiyordu. İşi gücü, odanın bir köşesine çekilip hüzünlenmek, gözyaşı dökmek oldu. Onun bu hali ise annesini, kocasının ölümünden daha fazla endişelendiriyordu.

(Ali) Bey’in annesi, eğitimden nasibini almış milletlerin kadınları gibi bilgili değilse de zekiydi. Bununla birlikte yirmi beş sene kadar kocasının terbiyesi altında gördüğü, duyduğu olaylardan, onun ikazlarıyla birçok gerçeği anlayan bir kadındı. Kocasının ölümünden dolayı kendini keder ve üzüntüye salarsa ciğerpâresini de kaybedeceğini ve ölülere ağlaya ağlaya dirileri göremeyecek bir hale gelmenin onlara faydasız olduğunu bildiğinden sabır göstererek hüznünü ve kederini gönlünde saklıyor ve böylece, kocasının yokluğuna ağlamak gibi en doğal hakkını, bir suçmuş gibi saklamaya mecbur oluyordu. Yüzüne yerleştirdiği acı dolu tebessümleri, sevinç gülümsemeleri şeklinde gösteriyordu.

Çocuğunu, düştüğü kederden kurtarmak için bin türlü vesile düşündüğü sırada evlerine yakın Çamlıca’yı da hatırladı.

Nihayet mayıs başlarında bir çarşamba günüydü. Gökyüzü, zümrütten dökülmüş bir aynaya benziyordu. Hafif bir kumaştan örtü çekilmiş gibi beyaz bir bulut üzerini kapatmıştı. Güneşin ışıkları, yumuşak huylu bir genç kadının pırıltılı yüzü gibi dokunduğu yerleri aydınlatıyor; fakat yakmıyordu. Ağaçların – gölgesinde yeşillikler nazlı nazlı salındığı için – yukarıdan aşağıya küçümser gibi bakışları tuhaf görünüyordu. Rüzgâr, memedeki çocuğunun uykusunu izleyen bir annenin nefesinden bile hafif esiyordu. Havanın ve kırların bu güzelliğini görünce annesi ricalar, dualar ve ısrarlarla Ali Bey’i Çamlıca’ya doğru çıkmaya ikna etti.

Gezintiye ilk gittiği gün oralar, çocuğa pek yabancı göründü, hatta ikinci, üçüncü defa da çocuğu yalvararak, zorlayarak çıkardılar; fakat Ali Bey, gide gide Çamlıca’ya alışmaya başladı. Birkaç gün ardı ardına gezintiye çıkmazsa sıkılıyordu.

İnsan, tabiatın ne garip bir oyuncağıdır ki Ali Bey, en değerli varlığının ölümünden dolayı kederliyken hayatın gözle görünür eseri olan medeniyetten kaçıp her karış toprağında nice vücutların gizli olduğu, ölümün gözle görünür hali olan kırlarda gezip eğlenmek istiyordu.

(Ali) Bey, yaradılışında olan bir şeye fazla düşkünlüğü nedeniyle iki günde bir kere Çamlıca’ya gitmeyi bir gereklilik olarak değerlendiriyordu; fakat bu gezintilerdeki amacı, kalabalıktan kaçmak olduğu için tatil günlerinde bu eğlencesinden geri kalıyor; dolayısıyla cuma ile pazar günü, onun için alışılmışın dışında çalışma günleri oluyordu.

Bir gün kalemdeki arkadaşlarına Çamlıca’ya olan ilgisinden söz ederken arkadaşları, orada bir ziyafet istedi. O da memnuniyetle kabul edip: “Yarından tezi yok buyurun,” deyince -sohbet salı günü olduğundan – arkadaşları gülüşmeye başladı.

Ali Bey ise bu gülüşmelere bir anlam veremeyerek sebebini sordu. Onlar da neye güldüklerini söylediler. Onlara göre cuma ve pazardan başka günlerde Çamlıca tenha olduğundan eğlenmek mümkün değildi. Her ne kadar eğlenceden amaç, kalabalık seyretmekse de İstanbul ve Beyoğlu sokakları dururken Çamlıca’ya gitmeye hiç gerek olmadığını anlatmak istediler, ne kadar çok söz söylediler, ama (Ali) Bey’in alışkanlığına karşı gelemediler. Kalemde çalışanlar arasında alışılmış olduğu üzere (Ali Bey’le) görünürde samimi, gerçekte hiç görüşmeyen beylerden bazıları, Ali Bey’in böyle tenha bir günü teklif etmesini ve bu teklifte ısrar edişini, ziyafetten kaçtığına yorduklarına dair birtakım kinayeli sözler söyledikleri için çocuk, istediği için değil, utandığından daveti cumaya erteledi.

Annesi ise, öyle bir günlük eğlenceden gelecek felaketlere ihtimal vermediğinden oğlunun, insan içine karışarak vakit geçirme isteğini görünce ciğerpâresi dünyaya yeniden gelmiş gibi memnun oldu.

Cuma günü, kararlaştırıldığı üzere (Ali) Bey’in arkadaşları saat üç4 sıralarında İstanbul’dan Üsküdar’a geçti. Sabah kahvaltısından sonra Ali Bey’in evinde bekleyen iki arabaya binip doğruca eğlence yeri olan Çamlıca’ya gittiler.

Bir süre çeşmenin başında oturdular. Ali Bey, tabiatın rengârenk güzelliğini; diğer beyler de renkli ferace ve boyalı yüzleriyle – baştan aşağı çiçeklerle donanmış ağaçların, rüzgâr estikçe öteye beriye salınışına benzeyen – hanımların işvelerini, cilvelerini izledi. Saat yedi buçuk, sekize kadar böyle eğlendiler.

Bu vakitler Çamlıca’nın en civcivli zamanıydı. Birbiri ardınca akıp gelen yaşmak5 kalabalığından dolayı yollar, köpükler içinde kalmış coşkun bir seli andırmaya başladı. Beyler de oturdukları yerden kalkıp hanımların arasına karıştı. Her biri, belki bin tanesine tutkunluğundan, ondan başka kimseyi sevme ihtimali olmadığından, yoluna ölmeyi canına minnet sayacağından; kısacası, dünyada ne kadar soğuk yalan varsa hepsini söylediler.

Bu haller ise Ali Bey’in yaradılışıyla, terbiyesiyle bağdaşmadığından adi bir felakete uğramışçasına bu eğlenceden üzüntü duydu; fakat memleketimizin hali malûm. Arkadaşlar arasında, kalbin üzüntülerini samimî olarak açıklamamak görgü kuralı sayılıyor. Eğlence gibi şeylerde bile, beğenmediği bir durumu beğenmiş gibi görünmek insanlık vazifelerinden sayılıyor. Zavallı çocuk da çoğunluğa uyarak gönlündeki ıstırabı sevinç şeklinde göstermeye çalışmaktan başka çare bulamadı. O da arkadaşlarıyla beraber öteye beriye gezinip dururken arkadaşlarından öğrendiği şekilde, içindekilere hiç dikkat etmeden bir arabaya işaret etti; fakat arabadan karşılık almadı. Bu durum ise namuslu bir ailenin arabasına sarkıntılık etmişçesine (onu) utandırdı, kanında ortaya çıkan ateşin, vücudunu eriteceğini zannetti.

Öyle bir yerde ve öyle bir durumda özür dilemeye de imkân bulamadığından hüzünlü bir bakışla üzüntüsünü bildirmek istedi. Kirpikleri birbirinden ayrılıp da o tarafa bakar bakmaz arabanın perdesi açıldı, anlamadığı bir işaret yapıldı ve perde hemen kapandı.

Bilinen odur ki, ciddi şeylerin birçoğu uysallıktan doğar. Bu nedenle zavallı delikanlının, arkadaş hatırı kırmamak için yaptığı bir hareket yaşamını, can yakan bir felakete çevirecekti.

Arabadan edilen işaret (ona), namus perdesinden istemsizce yapılmış bir hoşlanma belirtisi gibi görününce kalbi ve aklı bununla doldu. Birkaç dakika içinde dünyadaki tek amacı, aldığı işaretin anlamını ve sahibini öğrenmek oldu.

Bununla beraber, kendini kontrol ederek durumunu arkadaşlarına sezdirmedi. Çamlıca’da bulunduğu süre içinde herkese eğlendiğini gösterdi; fakat aklında, o işareti anlamak için, Mısırlıların yazısını hiçbir şey bilmeden okumaya çalışan âlimler gibi her şekilden nice anlam çıkarmaya uğraştı; fakat zihnini yordukça o bilinmezin çözümünde zorluklarla karşılaşıyor; zihnindeki yorgunluk artıyor, hayalleri ise bu kısır döngü içinde hayran hayran dolaşıp duruyordu.

En sonunda, bereket versin ki geri döndükleri sırada başka bir arabadan, yine aynı işaret yapıldı. Güya yeni girdiği bu ortamda bilgisini, görgüsünü ilerletmeye çalışıyormuş gibi davranarak işaretin ne anlama geldiğini arkadaşlarından birine sorabildi ve işaretin, “etrafta başkaları varken haberleşmek doğru değildir,” demek olduğunu öğrendi.

Bu bilgi üzerine işaret eden kadının namuslu olduğuna inancı bir kat daha kuvvet buldu. O kadar tecrübesiz bir çocuk, namuslu bir kadının böyle işaretlerden doğal olarak haberdar olamayacağını nereden bilsin? Çocuk, bu düşüncelerle evine gelerek sabahlara kadar arabadaki hanımı, zihninde bin şekle koydu ve hiçbirinde gönlünün arzuladığını göremedi.

Sabah olunca yaradılışında olan çabuk anlama yeteneğiyle kendini toparlamaya ve böyle bir gün içinde o kadar senelik ömründen vazgeçirecek şekilde kalbine hücum eden endişeyi bir tarafa atmaya karar verdi. Evden bile bu niyetle çıktı, hatta yolda Çamlıca tarafına bakmak bile istemedi; fakat zavallı ne yapsın ki daha arkadaşlarıyla gittiği gün iradesinin eceli gelmiş ve belki de mezarı orada kazılmıştı.

İnsan, her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Nitekim, her nefesini ömrünü uzatmak için alır, yine her nefeste hayatından bir nefeslik zaman alır. İşte Ali Bey de bunun gibi, Çamlıca’dan uzaklaşmak arzusuyla yolunu değiştirmeye başladı; fakat yolunu değiştirdikçe Çamlıca’ya daha kestirme olan bir sokağa ulaşıyordu.

Nihayet, bu türlü endişelerde alışılageldiği üzere “ne olursa olsun” gibi yersiz düşüncelere kapılmaktan kurtulamadı. Arabadaki hanımı zihninde canlandırmaya çalışmaktansa Çamlıca’da onu aramanın ve yüzünü görmenin daha uygun olacağına karar verdi. Kaleme, Beylerbeyi tarafından ve şirketin Dilenci Vapuru6 ile inmeyi düşünerek yola çıktı. Hemen kendini Çamlıca’da buldu. Sanki aradaki mesafe yok olmuş veya yürüdüğü yollar uykuda geçmişti.