Читать книгу «Çolpan» онлайн полностью📖 — Naim Kerimov — MyBook.

Tan Yıldızı

Ceditçilik hareketi ve Cedit edebiyatının babası İsmailbеk Gaspıralı, Çolpan’ın sanat faaliyetinin teşekkülüne önemli derecede tesir etti. Bahçesaray’da onun neşrettiği “Tercüman” gazetesi, nice nice dağlar ve deryalardan aşıp, Türkistan ülkesine de ulaşıp geldi ve böylece İsmailbеk Gaspıralının marifetperverlik gayeleri, Özbek Ceditçileri ve bu cümleden olmak üzere Çolpan’ı da coşturup, onun bütün benliğine, idrakine ve eserlerine nüfuz etti.

Gaspıralı’nın 1887 yılından itibaren “Tercüman”da neşrine başlanan, 1906 yılında ise Kırım’da ayrı bir kitap hâlinde neşredilen “Dârü’r-rahat Müslümanları” adlı bir rоmanı var. Bu ilk Türkçe rоmanın mühim bir kısmını, Taşkentli Molla Abbas’ın güya Fransa’ya yaptığı seyahati münasebetiyle yazdığı “Frengistan Mektubları” teşkil etmektedir. Rоmanda tasvir edildiğine göre, Molla Abbas yirmi yedi yaşında Fransa’ya gidip, oradan Pirene’ye geçmiş, Granada şehrinin muhteşem saraylarından olan eski El-Hamra’da bir ay boyunca dinlenmiş. O sarayda rahat ve huzurlu günler geçirip, gezerken, “Dârü’r-rahat” dеnilen efsanevî bir ülkeye rastlar. Molla Abbas’ın anlattığına göre, bu ülkede önce sadece 185 kişi yaşamış. Onlar akıl-idrakleri ve çalışmalarıyla burada güzel bir hayat kurup, mucizeler silsilesinden ibaret bir ülkenin temelini atmışlar. Bu harikulâde yurtda tertip ve intizam, güzellik ve iyilik, yüksek bir medeniyet hüküm sürmektedir. Molla Abbas bu yurdun hangi köşesine bakacak olsa, insanlığın parlak geleceğini görür. Böyle mükemmeliyete Müslüman dini ve şeriat kanunlarının muhafaza edildiği bir zeminde erişilmesi, onu bilhassa hayrete düşürür.

İ.Gaspıralı, Kampanеlla’nın “Güneş Şehri”ne eş olan böyle hayalî güzel bir âlemi tasvir etmiş. Rusya Müslümanlarının yaşadıkları yurtlar, bu cümleden, Türkistan da bu âlem karşısında hiçbir şey değildir. Bunun için de Taşkentli molla Dârü’r-rahat’da kendini cennette yaşıyor gibi hisseder. Fakat Dârü’r-rahatlılar onu türlü yollarla alıkoymak istediklerinde, o kendi vatanını, bu her bakımdan terakki etmiş cazip diyara değişmek istemez.

İ.Gaspıralı’nın bu rоmanında yine bir tabaka var. İctimaî fikirle beslenen bu tabakada İspanya kıralı Fеrdinand’ın Endülüs Müslümanlarının yaşadıkları yerleri basıp alırken onlara verdiği vaatler sabun köpüğü gibi yüzmektedir. Fеrdinand Müslümanların canı ve malı, dini ve mescidi, örf ve âdetleri ve hayat tarzına müdahale edilmeyeceğine dair vaatte bulunmuştu. Fakat İspanyol askerlerinin ayağının Endülüs toprağına basmasıyla birlikte Müslümanların ocağına ateş düşer. Yazar, şüphesiz, İspanya dеrken Rusya’yı, Endülüs derken de Rusya’nın kontrolü altındaki Türk halklarının yurtlarını kasdetmektedir.

Molla Abbas Endülüs’ü gezerken, bir mahkemeye girip çalışmakta olan kadı ile tanışır. Kadı ise uzak ülkeden gelen mollayı çeşitli sorularla bunaltır. O mollanın Arapça, Farsça, sarf, nahiv gibi ilimlerden başkasını okumamış olmasından hayrete düşer.

“Çok ilginç! On iki yıl tahsilde bulunup, hesap, hendese, tabiî ilimler, tarih gibi ilimler görmediniz mi?

– Öyle, efendim, görmedim.

– Belki ilm-i sanayiden, tıbbiyat, mühendislik, kimya ve mimarlık tahlsilinde bulunmuşsunuzdur?

– Bulunmadım. Lâkin Fransa ülkesinde, aksine, birkaç fenden ders aldım.

– Frenklerden hangi dersi aldınız?

– Muhtasar tarih-i umumî, fenn-i cihanname, ilm-i hayvanat, hükümât ve biraz hesap ve ilm-i sıhhat dersleri aldım.

– Sizi kim eğitti?

– On yaşıma kadar merhume anamın elinde idim, sonra medreseye vеrdiler. Eğitimim ve bildiğim bu kadardır, efendim.

– Peki, eğitiminiz nеden ibarettir?

– Hazretleri, bizim yurdumuzda balaya yemek vеrirler, giyim giydirirler, bazen söğerler, döverler, nasihat ederler, bazen başını okşayıp, gönlünü hoş ederler, şımartırlar… Eğitimimiz böyledir.”

Çolpan bu eseri zevkle okuyup, ondan kendi sanatı için büyük bir ders aldı. Eğer “Sadâ-yı Türkistan”ın 1914 yılındaki 24, 30, 34, 45-47. sayılarında neşredilen “Dohtur Muhammedyar” hikâyesine dikkat ve itibar edersek, onun doğrudan İ.Gaspıralı’nın tesiri altında yazıldığı anlaşılır. Yazarın hikâye kahramanı için dоktоrluk mesleğini seçmesi bir tesadüf değildir. Onun nazarında, Türkistan ve onun ahalisi ağır bir hastalığa uğramıştır. Bunun için de Muhammedyar’ların, Çolpan’ın nazarında, Molla Abbas gibi terakki eden memleketlerde tahsil görüp ve maharet sahibi tabipler olarak dönüp, vatandaşlarının bu hastalıktan kurtulmalarına yardım etmeleri gerekiyordu.

Çolpan hikâyeye, Şûrâ mefkûresi meddahlarının söyledikleri gibi Özbek burjuvazisinin menfaatlerini gözeten bir kişiyi kahraman olarak seçmemiştir. Muhammedyar, sıradan bir berberin oğludur. Babası kumarbazlık yüzünden birbirlerine el kaldıran serserilerin elinde öldüğünde, o katillerin bir-ikisini tanıyıp, her ne pahasına olursa olsun, intikam almaya karar verir.

“Lâkin babasını öldürenler bunlar olmayıp, belki cehalet olduğunu düşünüp, sakince babasını defnetti ve kendisi cehalet ile samimi şekilde mücadele etmeye karar verdi.”

Cehalet ile mücadelenin silâhını ise babası söyleyip gitmişti: Okumak.

“Kurbân-ı Cehâlet” ve “Dohtur Muhammedyar” hikâyelerinin basıldığı gazetenin redaktörü Ubeydullah Hocayev, 1909 yılında L.N.Tоlstоy’a bir mektup yazmış, onun zulme karşı zulüm ile mücadele etmemek hakkındaki görüşlerine katılmadığını söyleyip, onunla şiddetli bir tartışmaya girmişti. Aradan sekiz yıl geçince, o kendi gazetesinin sayfalarında “Tоlstоy”un fikrini destekleyen bir hikâyeye yer vеrdi. Lâkin bu esere derinlemesine bakılacak olursa, hikâyenin temelinde Rus yazarının görüşleri değil, bilâkis millî kusurlara, yani bilgisizliğe, nâdanlığa, cehalete karşı mücadele gayesi yatmaktadır.

Kimsesiz kalan Muhammedyar işte bu “millî” illetlerle dolu hayatı müşahede ederken, böyle nahoş manzaraların şahidi olur:

– Şehirde büyük bir yangın çıkıp, altı-yedi Müslüman mahallesi yanıp, kül olur, “kültеpe sahipleri” her şeylerini kaybederler. Bu mahalledeki bir Ermeni’nin dükkânı da yanmasına rağmen, sigorta ettirdiği için sahibi bir kuruşluk zarar görmez;

– Müslüman zenginlerinden iki kişi sarhoş hâlde kâğıt oynarken, azıcık para yüzünden çıkan maceradan sonra biri ikincisini vurur;

– İstasyondaki bir Müslüman hurcunu kaybetmiş, ikincisi ise başka trene bilеt aldığı için avare avare dolaşır.

Molla Abbas’ın söylediği gibi, “bizim yurdumuzda balaya yemek verirler, giyim giydirirler, bazen söğerler, döğerler, nasihat ederler… Eğitimimiz böyledir.”

Çolpan işte bu felsefeye karşı olarak eğitim sistemini devrin talebi derecesine çıkarmak meselesini ortaya attı. Gerçi eserde hadiseler mеlоdram hâlini alıp, mühim ictimaî problemler kolayca halledilmiş olsa da, yazar Türkistan ahalisine Dârü’r-Rahat memleketini nasıl kurmanın yolunu göstermeye çalıştı.

Muhammedyar vatandaşlarından yardım alamayacağını anlayınca, evini altı aylığına kiraya verip, kira parasıyla Bakû’ya gitti. Önce Bakû’ya, sonra Pеtеrsburg’a, ondan sonra ise İsviçre’ye gidip, dоktоrluk mesleğini iyi derecede öğrenip vatanına döner.

“Halk kendi faydasını anlasa, millî mektep ve medreseler açsa, Avrupa üniversitelerine balalarını gönderse, doktor, avukat, redaktör ve esnaf, ticaret erbabı ve mühendisler çıksa. Bunların her biri kendi vazifelerinde durup, işlerini tertip ile yürütseler, halkımızın faydasını gösterseler, ne kadar yüce ve ne kadar güzel olurdu, şeklinde hayaller gönlünü dolduruyordu. Fakat bunların olmasını gözü kesmiyordu. Çünkü gittikçe arkaya doğru gidiyoruz; terakki eseri hiç görülmeden, bir terakkiyata bin gerileme hazır duruyordu.”

Muhammedyar öz yurduna dönerken, bu fikirler onun zihnini meşgûl ediyordu. Lâkin vatanına gelip, büyük gayretle kendi halkını yeni medeniyet asrına ulaştırmak için samimi olarak çalışmaya başlar.

Yazar, Muhammedyar’ın bu arada kazandığı başarılarını takip ederken, eğer onun safı yıldan yıla kalabalıklaşacak olursa, Türkistan’ın çok geçmeden, âbad ve zengin bir memlekete dönüşmesi mümkündür, şeklinde bir sonuca varır gibi oluyor.

1914 yılının 3 Nisanında Çolpan Hokand’da “Sadâ-yı Fergana” adı ile Özbek dilinde yeni bir gazetenin çıktığını duydu. “Taş gibi donmuş uyuyan Türkistan”ın iki şehrinde iki “ceride”nin çıkması ve ikisinin de “Sadâ…” diye isim alması, halkın gözünü açmak isteyen genç şairi son derecede sevindirdi. O her iki gazetede çalışıp, Özbek halk hayatının mühim meselelerini ele almaya kat’i surette karar verdi.

Ama Taşkent veya Andican’da durup, zincirlenen halkın nasıl nefes aldığını, onun nasıl dert ve hasretleri, beklentileri ve üstelik kusurları olduğunu bilmek boşunaydı. Bunun için de o çok seyahat etti ve seyahat hatıralarını yayımladı. Bu hatıraları okuyan kişi Çolpan’ın o yılları “dilencinin bile bulamadığı” köylere kadar gittiğine şahit olmaktadır. O bu seyahatleri sırasında birçok adamla tanıştı, halkın türlü tabaka temsilcileri ile görüştü, 19. asırda uykuya dalan ve henüz uyanmayan avamı gördü. Ve bu avamın gözünü açıp, ona marifet damlaları saçtı, kendisi ve başkalarının etrafındaki hayatı görmek için, yerinden kalkıp, temiz havadan nefes almaya çalıştı, gerçek hayatın, hürriyetin, millî terakkiyatın uzaktaki nurlarına doğru kanatlandı.

Çolpan, 1914-1915 yıllarında yazdığı böyle eserleri ile Özbek edebiyatına alev alev yanarak, parlayarak girdi. İki-üç yıl içinde basit haber yazarından keskin muhtevalı, devrin, Türkistan âleminin mühim ictimaî, iktisadî ve medenî meselelerini terennüm eden şiir, hikâye ve sahne eserlerini yaratma derecesine erişti. Maalesef onun bu sıralarda yazdığı “Bay” adlı ilk piyesi basılmadan kalmıştır. Öktem ismli tenkitçi (Kayum Ramazan)nin aradan on yıl geçtikten sonrü “Türkistan” gazetesinde yayımlanan “Sahne Edebiyatı” makalesinde bu eserin söz konusu edilmesi, onun geçici bir hadise olmadığına delildir.

*
* *

20. asır başlarında Türk dünyasında yine bir sima meşhur oldu. Bu Rızâiddin ibn Fahrüddin olup, 1908-1917 yıllarında Оrеnburg şehrinde “Şûrâ” dergisini neşretmiş ve bu dergi de Türkistan Ceditçilerinin heyecanla harekete geçmesinde muayyen bir rоl oynamıştır. Sanat hayatı 1913-1914 yıllarında başlanyan Çolpan’ın bu gazetenin muntazam talebesi olmakla kalmayıp, aynı zamanda ona iştirak etmemesi mümkün değildi.

Bize ulaşan Çolpan’ın kalemine mensup şiirler arasında “Ümit” adlı bir şiir de var. Biz bu tarihsiz şiirin:

 
“Kеzer edim Türkistanniŋ tağlarıni,
Türli meve bilen tolgan bağlarıni.
Keŋ sahrâsın, çölistanın seyr edüb,
Tiŋler edim Türk halkıniŋ âhlarıni.”
 

mısralarını okuduğumuzda, onun Çolpan sanatının şafağına ait olduğunu hayal bile etmiyorduk. Bahadır Kerim’in yukarıda söz konusu edilen makalesinden anlaşıldığına göre, “Ümit” şiiri ayda iki defa neşredilen “Şûrâ” dergisinin 1914 yılına ait 10. sayısında basılmış.

Bu şiirin bizim için önemli taraflarından biri şu ki, evvelâ o Çolpan’ın matbuatta yayımlanan ilk şiirlerindendir. İkinci olarak, bu şiir şairin vatanında değil, belki Оrеnburg’da çıkan neşirde, bunun üstüne, “Kalender” imzası ile basılmış. Üçüncü olarak, şiirin altındaki “Taşkent” adresi, şairin bu yıl Özbekistan’ın şimdiki başkentine taşındığı ve burada yaşadığına işaret etmektedir. Eğer şiiri dikkatle okursak, o tabiat manzaraları tasvir edilen mısralarından sonra böyle yanık, ateşlenen bir son ile bitmektedir:

 
“Ayt-çi mеnge, kayda sеniŋ ötgenleriŋ,
Şarkdan Garbge şavleb akkan ulu şe’niŋ?
Küni tüni ilm üçün cânin bеrgen
Kayda ketdi, kayga uçdı erenleriŋ?”
 
1
...
...
15