– Vay be… Nerdeyse 25-30 bin mark paran var ha… İki yılda bunu mu kazandın? Çekelim senin şu kâğıtlarından da bakalım nasıl bir sarışın çıkacak şansımıza?
Muhtar da bir kâğıt çeker ve hayretler içinde bakar. Kâğıdın iç yüzünde filmlerde bile görmedikleri sarışın veya değişik tiplerde Alman kızlarına benzer, frapan giyimli kadın fotoğrafı vardır. Üstelik tanınmış artist kadın fotoğrafı da değildir bunlar.
– Uzun Ağa! Kimdir bu hatun kişiler?
– Muhtarım. İsteyeni aha bu kızların olduğu memlekete göndereceğim. Alamanya’ya gitmek isteyenleri yazıyorum deftere. Balıkesir İş ve İşçi Bulma Kurumuna listeyi vereceğim. Sen muhtarsın, yaşın da epey var. Seni yazamam ama şu 35 yaşını geçmemiş herkesi yazarım.
– Yaz bakalım… İsteyen herkesi yaz.
– Ha bu arada Müdür Bey, şu filtreli Alman sigarasını indir cebine… Sonra sen de bana iyi bir şeyler ısmarlarsın. Kahveci Sallabaş’a söyleyeyim de şu bin markın ateşiyle kahve pişirsin sana.
– Olur mu öyle şey Uzun Ağa? Para servettir, alın terinin sembolüdür. Çoluk çocuğun nafakasıdır yahu!
– Cebimde bunlardan çok var Hocam! Daha bunlar yarısı sayılır. Şirket hepsini vermedi hemen harcamayasın diye. Kalanını dönünce verecekler…
– Vay be Uzun Ağa! Emeğinin karşılığını fazla fazla ödüyor ha bu gavurlar, öyle mi?
– Şirketten “Göster bu paraları da onları paranla ez!” dediler bana Hoca!
– Bak bunu iyi dememişler… Köylüler sana kırılır. Öyle fazla şişinmesen iyi olur.
– Okumuş adamsın Hocam. Laf etmesini sen bilirsin, ben bilemem ki… Bana orada Bottroplu madenci Uzun Ağa derler. Madenden çıkınca kırmızı arabalarıyla sarışın kızlar bekler her gün beni. Kim önce davranırsa ben ona biner giderim. Sen de devletten maaş, böcekten ipek beklersin Hocam! Durma buralarda! Seni de madene götüreyim.
– Neyse şimdi zamanı değil Uzun Ağa… Sonra yine konuşuruz.
Zaman zaman Uzun Ağa, Halis Öğretmen’in yanına gelip sohbet ederken, bazen de komşu köylerden “Hoş geldin” demeye gelenlere hep aynı hikâyeleri anlatıyordu. Arada bir Halis Öğretmen Uzun Ağa’nın yanlışını bulmak için sorular soruyor ama adam o kadar uyanıktı ki bir anlattığını ikinci kez anlatırken isimleri karıştırmıyordu. Çünkü bütün kızların adı Maria’ydı. Arabaların ve kızların gözlerinin renkleri değişse de isimleri değişmiyordu.
– Uzun Ağa! Söyle bakalım şu mavi arabalı sarışın kızın adı neydi?
– Şimdi söyleyiverem Hocama. Tabii ki Maria…
– Mavi arabanın sahibi kızın adı da Maria’ydı. Almanya’da başka kız adı yok mudur?
– Şimdi diyorsun ki Uzun Ağa’m yalan söylüyor. Bu ağanız neler gördü neler… Almanlarda Maria adı çok değerlidir. Onun için kızlara başka ad koymazlar… Başka adlar da var ama o adlar sakıncalıdır.
– Peki Uzun Ağa’m. Arabalarının markası nedir bu Mariaların?
– Fort hocam fort…
Halis Öğretmen, okuduğu yabancı romanlarda, seyrettiği sinema filmlerinde Maria adının olduğunu biliyor, bir de gazetelerden Ford’un bir araba markası olduğunu duymuştu. Adam abartılı konuşsa da pek de yalanı yoktu ona göre. Uzun Ağa anlattıkça anlatıyor ve Halis Öğretmen’in kafası da karışmaya devam ediyordu. “Hocacığıma deyiverem… İster inan ister inanma!” diye başlayan cümlelerle palavralar birbirini kovalasa da yapacak bir şey yoktu. Gece yarılarına kadar dinleyicisi vardı Uzun Ağa’nın. Uzun Ağa’ya göre “Almanya dediğin yer aha şu dağın arkasında. Çıkıp bak, vallahi görürsün! Hemen şuracıkta! Sokakları parayla ve sarışın Alman kızlarıyla dolu.” diyordu.
Bir gün Uzun Ağa, Halis Öğretmen’e gelir:
– Bak Hocam! Sana bir sırrımı söyleyeceğim. Sakın ağzından kaçırmayasın ha…
– Nedir sırrın Uzun Ağa? Anlattıklarının hepsi yalan mıydı yoksa? Pişman mı oldun yahu?
– Aman Hocam… Bizde yalan dolan ne gezer? Ne pişmanlığı be… Bak şu cüzdandaki fotoğraflara…
– Eee. Yine sarışınların fotoğrafları… Sende başka renk yok zaten.
– Bak hocam… Aha bu öğretmen, şu uzun saçlısı avukat, aha bu da hastanede hemşiredir. Hepsiyle başa edemem diye bu üçünü seçtim. Artık başkası gelmesin diye… Kıyımdan ayrılmazlar vallahi.
– İyi de bana neden gösteriyorsun ki?
– Tek güvendiğim adamsın sen Hocam! Cahillere gösterir miyim ben?
– Eyvallah Uzun Ağa…
Uzun Ağa’nın cüzdanındaki üç hatun kişinin fotoğrafını hem kendi köyünde hem de civardaki ahaliden duymayan kalmadığı gibi görmeyen de kalmamıştı neredeyse. “Ahırdaki öküzümü, eşeğimi, kümesteki kazımı, tavuğumu satarım bu Almanya’ya giderim.” diyenlerin sayısı böylece gün geçtikçe artıyordu.
Kumluköy’ün sakinlerinden ve komşu köylerden gelenler Almanya’ya beni de yaz diye sıraya geçmişlerdi âdeta. Kahvede adını kendi isteğiyle yazdıranların yanı sıra, ailesinin veya büyüklerinin kabul etmeyeceğini ileri sürerek “Sakın yazma!” diyenler de olmuştu. Uzun Ağa’ya inanmış gibi davrananlar olduğu gibi “O sahtekârın kendine faydası yok ki bize olsun!” diyenlerin yanı sıra “Kaybedeceğimiz bir şey yok! Uzun Ağa ismimizi yazdı. Çıksa da çıkmasa da bahtımıza!” diyorlardı.
Halis Öğretmen, Uzun Ağa’nın kısa sürede bunca para kazanması, filtreli sigara içmesinden, giydiği kıyafetten etkilenmişti. “Cahil bir adamın Almanya’da kazancı bu kadar iyiyse ben okumuş adam olarak emeğimin karşılığını alamıyor muyum acaba?” sorusu kafasına takılıyor ve uzun uzun düşüncelere dalıyordu.
Aradan geçen iki ay içinde kışa doğru İş ve İşçi Bulma Kurumu aracılığıyla Almanya’nın İstanbul Başkonsolosluğundan işçiler için celpnameler dağıtılmıştı. Halis Öğretmen, ben de Balıkesir’e gideyim de yazdırayım kendimi. Onca yıl okuyup öğretmen oldum, okul müdürü oldum ve ardından işçi olmak pek de makul karşılanacak bir iş değil ama bu vesileyle kaderimde bir değişiklik olacaksa şimdi olmalı, aksi takdirde geç kalmış olurum.” diyerek gitmeye kadar verdi.
Sabahın erken saatleriydi. Tan yeri ağarmadan ana yola kadar yürüyen işçi adaylarıyla Balıkesir’e ulaştıklarında perişan hâldeydi. Sırayla alınan işçi adaylarına önce sağlık tetkiki yapılıyor, sonra okuma yazma durumuna göre karar veriliyordu. Kazananlar sevinç içinde, kaybedenler üzüntülüydü. Halis Öğretmen de İş ve İşçi Bulma Kurumuna adını yazdırdı. Bir aya kadar seni çağırırız dediler. Hemen madencilik alanıyla ilgili bir kitap satın aldı.
Tekrar yollara düşüp çıktı Kumluköy’e. Eşi Medine Hanım da merak içindeydi. Halis Öğretmen’in ise ağzını bıçak açmıyordu. Okuldaki çocuklar aklına geliyor ve bir gün bu meslekten vazgeçmesinin çok güç olacağını düşünüyordu.” Ben gidersem kim gelir ki buraya? Öğretmensiz kalırlarsa bunun vebalini nasıl taşırım?” diye iç muhasebesine başlamıştı. İşçi adaylarının katılacağı sınava davet edilmesi gerektiğini söyledi eşine. Sabırla beklemekten başka çare de yoktu.
Çağrıyı beklerken dağları taşları dolaşıyor, ellerim nasırlaşsın diye elinde bir balyozla taş kırıyor, odun kesiyor ve kazmayla meyve ağaçlarının dibini eşiyordu. Muayenede mahcup olmamak için çalışmış ve yıpranmış el görüntüsü olmalıydı. Nihayet İş ve İşçi Bulma Kurumuna kasım ayında davet edildi ve heyecanlıydı. Heyet huzurunda görevli:
– Aç ağzını, dedi. Dişler ve ağız sağlığı iyiydi. Ellerde yeteri kadar nasır ve çatlak yoktu. “Şu gazete sayfasını oku bakalım!” dediler; okudu. “Kalemi al ve şu kâğıda adını yaz bakalım”, dediler; yazdı. İşçi seçme komisyonunun başındaki adamın tuhaf bakışlarından şüphelenmişti. Fakat birkaç saat sonra sonuçlar açıklanacaktı. Heyecanla bekledi Halis Öğretmen. Komisyona öğretmen olduğunu da söylememişti.
Öğleden sonra seçilenlerin ismi okunduğunda Halis Öğretmen’in adı yoktu. Bu duruma çok içerlemiş ve hemen komisyonun başındaki adama sitem ederek:
– Beyefendi nasıl oldu da kazanamadım, bir sebep söyleyin de bilelim!
– Sen hızlı okudun, hızlı yazdın. İyi okuyan adamdan işçi mişçi olmaz birader! Ayrıca ellerin de nasırlı değil ki senin!
– Yok mu bunun başka yolu?
– Yok! Var git köyüne!
Halis Öğretmen’in pek gücüne gitmişti. Hayat boyu girdiği sınavları kazanmıştı ama bu defa kader ona gülmemişti. Kısa bir süre sonra kurumun müdürüne ulaştı ve durumunu anlattı. Müdür de kendisine bir yemek ısmarlaması hâlinde yeniden bizzat sınava alacağını söyledi. Gittikleri lokantada afiyetle yemeği yedikten sonra ertesi gün yeniden sınava alındı. Yazıyı yavaş okudu, kalemle adını yazarken bir harfini eksik bıraktı. Ellerinin nasırı sorulduğunda “Bizim yöredeki madenci Ali Sayakçı madeni erken kapattı, böylece ellerim tazelendi. Yaklaşık on beş gündür çalışmadığım için nasır kalmadı.” dedi. Müdür, madenci olarak kabul edildiğini hemen ilan ettiğinde sevinçle hüznü bir arada yaşıyordu.
Aralık ayının ilk günlerinde soğuk bir gece yarısı kahveden eve geldi ve henüz uykuya dalar dalmaz, kapısı çalındı. Israrla kapının uzun uzun vurulmasından dolayı endişelendi. Yavaşça kalkıp baktığında gelenin postacı Vehbi olduğunu gördü.
– Hayırdır Vehbi?
– Dursunbey ilçesinden geliyorum Hocam. Hediyemi sakın unutma! Gece yarısı mektubunu yetiştirdim… Yarın sabah 08.30’da Balıkesir İşçi Bulma Kurumunda hazır olacaksın! Acele et! Mezitler istasyonunda İzmir Ege Ekspresine yetişmeye bak! Treni mutlaka durdurmalısın! Yoksa hakkını kaybedersin!
– Tamam, hemen hazırlanıyorum Vehbi. Sağ ol kardeşim.
Halis Öğretmen, davet mektubunu açıp okuduktan sonra giyinip yola çıktı. Her taraf zifiri karanlıktı. Hiçbir şey ve hiçbir yer gözükmüyordu. Derelerden, çukurlardan zar zor geçiyordu. Uzaklardan kurtların ve köpeklerin ulumaları duyuluyordu. Karanlıkta dallara takılıyor, düşüyor, kalkıyordu. Tek korkusu treni kaçırmaktı. Gecenin karanlığında yol sapağını da şaşırdığı için boş yere epey yol yürüdüğünü anlamıştı. Yanlış tarafa gittiğini tren yolu köprüsünden fark etmişti. Yolu tahminen bulmuş ve raylardan ayrılmadan gidiyordu. Uzaklardan tren sesi gelmeye başladığında “Eyvah, mahvoldum. Treni kaçıracağım. Daha birkaç km yolum var!” derken meğerse gelen yük treni olan bir marşandizmiş… Yük treni geçtikten sonra kendisine güç kuvvet geldi… Uçarcasına koşuyordu, çünkü trene yetişemediği zaman Almanya hayali orada bitecekti. Ege Ekspresi Ankara – İzmir seferi yapan trendi ve Mezitler istasyonuna ulaştığında henüz görünürlerde yoktu. Derin bir nefes aldıktan sonra tatlı bir dinginlik de pek hoş gelecekti Halis Öğretmen’e.
Mezitler istasyonunda istasyon şefi Ali Nazmi Bey ve oradaki diğer çalışanlar öğretmeni tanımışlardı. Ali Nazmi Bey’e:
– Şefim, treni durdur, Balıkesir`e yetişmeliyim!
– Eğer Almanya` ya gidiyorsan hocam, İzmir Ege Ekspresini durdurayım; yoksa karışmam ben! Halis Halis Öğretmen terliyor ve konuşacak halde değildi. Kendisine su ve bir bardak çay ikram ettiler.
Ali Nazmi Bey, Halis Öğretmen’e yaklaşıp:
– Almanya’yı bana versen, gecenin bu saatinde köyden dışarı çıkmam! Dağlar ve yollar kurt ve it dolu, hocam!
Birkaç dakika geçmeden Ali Nazmi Bey, kırmızı sinyali verdi İzmir Ekspresine… Tren durdu. Şefe teşekkür ettikten sonra kompartımanlardan birine bindiğinde trende beylerin, paşaların ve hanımların yolculuk yaptığını görür. Trenin sadece Halis Öğretmen’i almak için trenin durdurulduğunu fark etmişti herkes. Sabahın ilk saatlerinde Balıkesir’e indi. İşçi Bulma Kurumunda madenci sınavının son mülakatına girdikten ve birincilikle kazandığını duyduktan sonra “Artık burada bir engel kalmadı. Allaha şükürler olsun! İnşallah İstanbul’daki Alman İrtibat Bürosundaki son tetkikten de geçersem ver elini Almanya!” dedi.
Kazanmıştı sınavı ama Balıkesir’deki kurum elemanları öğretmenden para koparmak için bin bir çeşit sıkıntı çıkarmışlardı. Pasaportunu bile saklayıp, kayboldu diyerek blöf yapmışlardı. Halis Öğretmen’i epey uğraştırmışlardı. Sonunda Emniyet Müdürlüğündeki pasaport polisinin telefonu ve yardımıyla tüm engeller aşılmıştı. Alışveriş yapıp, öğle treni ile köye geri döndü. Bu arada postacı Vehbi’nin hediyesini de unutmamıştı. Köy halkı, Halis Öğretmen’e de İstanbul yolu gözüktüğünü konuşmaya başlamıştı.
Aralık ayının ortalarında Balıkesir’den İstanbul’a otobüsle yola çıkan Halis Öğretmen, İstanbul – Şişli’deki Alman İrtibat Bürosunun önünde toplanan madenciler arasındaydı. Dikkat çekmemek için Halis Öğretmen eski ceket içine yeni bir gömlek giymiş, tıraş olmadan gelmişti. Tercüman, işçileri tek tek çağırdığında; aceleci, herkese bağırıp çağıran uzun boylu, pos bıyıklı bir Alman memur, kapının önünde kısa bir tetkikte bulunuyor; “Kitabın şu sayfasını oku!” dedikten sonra işçiler okumaya başlar başlamaz “Tamam, bu adam okuma biliyor, geç içeri!” diyordu. Daha önceki sınavda “Sen hızlı okudun! Doğru yazdın!” diye kabul edilmediği aklına geldi “Ben pek hızlı olmasa da ağır aksak okusam yeterli… Aman yine bir aksilik olmasın…“ diye içinden dua ediyordu. Halis Öğretmen de içeri girdiğinde uzun boylu, kalın gözlüklü pala bıyıklı bir Alman memuruyla tercüman vardı. Nerede ve hangi madende madenci olduğunu sordular. Her soruya çok çabuk cevap verirken öğretmen olduğunu söylememiş, içinde burkulan bir şeylerin eşliğinde Ali Sayakçı’nın kömür işletmelerinde çalıştığını söyledi. Sonra kan ve idrar verip, doktor muayenesine çağrıldı diğer işçilerle birlikte! Alman doktoru uzun boylu, dazlak kafalı, sarışın ve kalın bıyıklıydı. İşçilerin ağız ve diş kontrolünü yaptıktan sonra Halis Öğretmen’in özellikle kolundan tutup bütün gücüyle dayanıklılığını denedi. Ardından genç bir hemşire de “Başınızı sola çevirin ve donlarınızı indirin!“ dediğinde pek utanmıştı öğretmen Halis. Sağlık muayenesinden sağlam çıkanların pasaportları toplandı ve işçi damgası vuruldu. Halis Öğretmen böylece ilk defa, EBV- Eschweiler Bergwerksverein Taşkömürü İşletmesiyle İstanbul’da 26 Alman Markı yevmiyeyle iş akdini imzalamıştı. Konsolosluk tercümanı “1973 yılının Ocak ayında hareket emrini bekleyin!” demişti. Köye dönerken yine hüzün ve mutluluğun bir arada olduğu ahvaldeydi Halis Öğretmen… Köy içinde gezerken bazen Avrupa’yı fethetmeye gidecek asker gibi hissediyordu kendini. Nihayet beklenen haber geldi ve İstanbul madencileri bekliyor, ardından Almanya da bekliyordu onları. Artık köylülerle, öğrencilerle vedalaşma zamanı gelmişti. Evinden, ocağından, çocuklarından ve peygamber mesleği öğretmenlikten ayrılma zamanı gelmişti.
1973 yılınınŞubat ayının başlarında güneşli bir gününde muhtar, ihtiyar heyeti ve köy halkı caminin önünde toplandı. Cami hocası dualar okuduktan sonra Halis Öğretmen herkesle kucaklaşıp helalleştiği sırada gözyaşları sel olmuştu. Köy halkı, “Bizi unutma hocam!” diyerek uğurluyorlardı. Öğrencilerin üzüntüsünü ve gözyaşlarını dindirmek imkânsızdı. Siyah önlükleriyle ve beyaz yakalıklarıyla caminin duvar dibine dizilmiş vaziyetteyken her birinin yanaklarından öperek vedalaştı… Yolu olmayan köyden şehre gitmek için binek hayvanları en iyi araçtı. Eşinin önceden hazırladığı tahta bavulu eşeğe yükledikten sonra Dada istasyonuna ulaştı. Buradaki dostlarla ve tanıdıklarla da vedalaştıktan sonra uzun yolculuk başlıyordu.
Halis Öğretmen’in babası Tayyar amca memleketten gelerek gelinini, torunlarını ve köydeki eşyasını toparlayıp trenle Turhal`a götürdü. Kendisi de diğer madencilerle birlikte ertesi günkü otobüsle İstanbul’a hareket etti. Yola çıkan bütün işçiler gibi İstanbul`daki Alman İrtibat Bürosunun kapısına bakıyordu. 6Şubat 1973 tarihinde güneşli ama soğuk bir kış gününde kalkan bir otobüsle İstanbul-Yeşilköy havalimanına ulaşmışlardı. İlk kez uçağa binecek olan bütün işçilerin heyecanı gözlerinden okunuyordu.
О проекте
О подписке
Другие проекты