Alec gecenin karanlığında, yanında Marco ile birlikte ormanın içinden koşarak ilerliyor, karın içinden çıkmış köklere takılıp tökezliyor ve oradan sağ kurtulup kurtulamayacağını merak ediyordu. Can havliyle kaçarken kalbi göğsünden çıkacak gibi atıyordu, soluk soluğaydı, durmak istiyordu fakat Marco ile arasını açmaması gerekiyordu. Belki de yüzünce kez arkasını dönüp, onlar ormanın derinliklerine doğru ilerledikçe arkalarında solgun hale gelen Ateş Duvarlarının parlaklığına baktı. Sık ağaçlı bir alanı geçtikten sonra parıltı tamamen kaybolmuş ve ikisi neredeyse tamamen karanlığa gömülmüştü.
Alec ağaçlara çarpınca dönüp el yordamıyla yolunu bulmaya çalıştı, ağaç gövdeleri omuzlarına çarpıyor, dallar kollarını çiziyordu. Önünde uzanıp giden karanlığa dikkatle baktı; zar zor bir yol seçilebiliyordu, etrafındaki tuhaf sesleri dinlememeye çalışıyordu. Bu orman hakkında daha önce kabaca uyarılmıştı, hiçbir kaçanın sağ kalmadığını söylemişlerdi ve onlar daha ileri gittikçe içinde derinleşen rahatsız edici bir his oluşmaya başlamıştı. Oradaki tehlikeyi hissediyordu, her yanda korkunç yaratıklar vardı, orman çok sıktı, yön bulmak çok zordu ve attığı her adımla daha da karmaşık hale geliyordu. Ateş Duvarlarında kalsam daha mı iyi olurdu diye düşünmeye başladı.
“Bu taraftan!” dedi bir ses fısıltıyla.
Marco, sağa sapıp iki büyük ağacın arasından, büyük dallarının altından eğilerek geçerken onu da omuzlarından tutup çekti. Alec onu takip etti, karların üzerinde kayıyordu; sonunda kendini sık ormanın ortasında bir açıklıkta buldu. Ay ışığı parlıyor, yollarını aydınlatıyordu.
Her ikisi de durdu, elleri bellerinde, öne eğilmiş, soluk soluğa nefes alıyorlardı. Birbirlerine bir bakış attılar ve Alec omzunun üzerinden ormana baktı. Güçlükle nefes alıyordu, soğuktan ciğerleri yanıyor, kaburga kemikleri acıyordu ve merak içindeydi.
“Neden bizi takip etmiyorlar?” diye sordu Alec.
Marco omuz silkti.
“Belki de bu ormanın onlar yerine işimizi bitireceğini düşündüklerindendir.”
Alec Pandesia’lı askerlerin seslerini dinledi, kovalanıyor olmayı bekliyordu fakat hiçbir ses yoktu. Doğrusu Alec daha farklı sesler duyduğunu düşünüyordu, düşük sesli, öfkeli bir hırıltı gibi!
“Şunu duydun mu?” diye sordu Alec, boynunun arkasındaki tüyler diken diken olmuştu.
Marco başını salladı.
Alec durup bekledi, zihninin ona oyun oynayıp oynamadığını anlamaya çalıştı. Sonra yavaşça sesi tekrar duymaya başladı. Uzaktan gelen bir sesti, sönük, tehditkâr bir hırıltı, Alec’in o güne kadar duyduğu hiçbir şeye benzemeyen bir ses. O dinledikçe ses yükselmeye başladı, sanki yaklaşıyor gibiydi.
Marco şimdi telaşlı bir şekilde ona bakıyordu.
“İşte bu yüzden bizi takip etmediler” dedi Marco, bir şeyi tanımış olması nedeniyle sesi endişeli çıkmıştı.
Alec’in kafası karışmıştı.
“Ne demek istiyorsun?” diye sordu.
“Wilvox” diye cevapladı, şimdi gözleri korkuyla dolmuştu. “Peşimizden onları gönderdiler.”
Wilvox kelimesi Alec’in dehşete kapılmasına sebep olmuştu; çocukluğunda onlardan bahsedildiğini duymuştu ve onların Dikenli Orman’da yaşadıkları söylentilerini biliyordu. Fakat her zaman onların her zaman bir efsane olduğunu düşünmüştü. Gecenin en ölümcül yaratıkları oldukları söylenirdi; kâbusların en büyük öğesi…
Hırıltı, sanki birden fazla yaratık varmış gibi yoğunlaşmıştı.
“KAÇ!” diye bağırdı Marco.
Marco döndü, Alec de ona katıldı ve ikisi açıklıktan tekrar ormana doğru fırladılar. Alec koşarken damarlarına adrenalin pompalanmıştı, kalp atışlarını kulaklarında hissedebiliyordu, çizmelerinin altında çatırdayan kar ve buz sesinin arasına gömülüyordu. Kısa süre sonra arkalarındaki yaratıkların yaklaştığını duydu ve kaçamayacakları canavarlar tarafından kovalanmakta olduklarını anladı.
Alec bir köke takılıp tökezledi ve bir ağaca çarptı; acı içinde bağırdı, soluğu kesilmişti, sonra ağacı ittirip koşmaya devam etti. Bir kaçış yolu arayarak ormanı taradığı, zamanlarının daraldığının farkındaydı fakat hiçbir şey bulamadı.
Koştuğu sırada arkalarından gelen hırıltıların sesi yükseldi. Alec omzunun üzerinden arkasına baktı ve o anda bakmamış olmayı diledi. Üzerlerine doğru hayatında gördüğü en vahşi dört yaratık geliyordu. Kurda benzese de Wilvox, kafasının arkasından küçük sivri boynuzlar çıkan ve bu boynuzların ortasında tek bir kırmızı gözü olan, normal bir kurdun iki katı büyüklükte bir yaratıktı. Bir ayınınki kadar büyük olan pençelerinde uzun, sivri tırnaklar vardı ve kürkleri düz ve gece kadar siyahtı.
Onları bu kadar yakınlarında görünce Alec artık ölü bir adam olduğunu anlamıştı.
Alec son hızıyla ileri atıldı, o buz gibi soğukta avuç içleri terliyordu ve nefesi havada donuyordu. Wilvoxlar yalnızca yarım metre kadar uzaklarındaydı ve gözlerindeki amansız bakış, ağızlarından akan salyalar, onu parçalara ayıracaklarının belirtisiydi. Hiçbir kaçış yolu bulamıyordu. Bir plan yapmış olması umuduyla Marco’ya baktı fakat Marco da aynı umutsuzluk içindeydi. Ne yapılacağı konusunda hiçbir fikri olmadığı belli oluyordu.
Alec gözlerini kapattı ve daha önce hiç yapmadığı bir şey yaptı; dua etti. Tüm hayatı bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçerken, bir şekilde değiştiğini hissetti, hayatı ne kadar sevdiğini fark etti ve hayatını kurtaramayacak olduğunu bilmek onu çok daha umutsuz hale getirdi.
Lütfen Tanrım, buradan kurtulmama izin ver. Ağabeyime yaptıklarımdan sonra burada ölmeme izin verme. Burada değil ve bu yaratıklar tarafından değil. Her şeyi yaparım.
Alec gözlerini açıp ileri baktı ve o sırada gördüğü ağacın diğerlerinden biraz daha farklı olduğunu fark etti. Dalları daha kıvrımlıydı ve yere doğru uzanıyordu. Koşarak sıçrarsa tutunabileceği kadar alçaktı. Wilwox’un tırmanıp tırmanamayacağı konusunda hiçbir fikri yoktu fakat başka şansı da yoktu.
“Şu dala!” diye bağırdı Alec Marco’ya ağacı göstererek.
İkisi birlikte ağaca doğru koştular, Wilvox sadece birkaç adım gerilerindeydi, duraksamadan sıçrayıp dala tutundular ve kendilerini yukarı çektiler.
Alec’in elleri karlı ağacın üzerinde kaydı fakat tutunmayı başardı ve yerden birkaç metre yüksekteki bir başka dala tutunana kadar kendini yukarı çekti. Sonra hemen bir metre kadar yukarıdaki dala sıçradı. Marco da hemen arkasındaydı. Hayatında hiç bu kadar hızlı bir tırmanış yapmamıştı.
Vilvoxlar onlara uzanmıştı, sürü acımasızca hırlıyor, sıçrıyor ve ayaklarına doğru pençe atıyorlardı. Alec ayağını çekmeden birkaç saniye önce yaratıkların sıcak nefeslerini topuğunda hissediyordu, dişleri ayaklarına yaklaşıyor fakat birkaç santimle ıskalıyordu. İkisi adrenalinle dolu olarak, yerden yaklaşık beş metre yükseğe, ihtiyaçlarından daha da güvenli bir konuma gelene kadar tırmanmaya devam etti.
Alec nihayet durdu, tüm gücüyle bir dala sarıldı, nefesini düzeltmeye çalıştı. Ter gözlerini yakıyordu. Aşağı baktı ve Vilvoxların tırmanamıyor olması için dua etti.
Yaratıklar hala ağacın dibinde, hırlıyor, atlıyor, ağaca doğru sıçrıyordu fakat ağaca tırmanamadıkları açıktı ve bu Alec’i büyük ölçüde rahatlatmıştı. Ağacın gövdesini çıldırmış gibi tırmalıyorlardı fakat hiçbir işe yaramıyordu.
İkisi dala oturdu ve güvende oldukları gerçeğinin ayrımına vardıklarında rahatlamış şekilde uzun bir nefes verdiler. Marco, Alec’i şaşırtan bir şekilde kahkaha atmaya başladı. Bu delirmiş birinin kahkahasıydı, rahatlamanın kahkahası, kesin bir ölümden en akla gelmeyecek şekilde kurtulmuş birinin kahkahası…
Alec, ne kadar yaklaşmış olduklarının farkına vardı ve o da gülmeye başladı. Hala güvenlikten uzak olduklarını biliyordu, orayı asla terk edemeyeceklerini ve belki de orada öleceklerini biliyordu. Fakat en azından şimdilik orada güvendelerdi.
“Görünüşe göre artık sana borçluyum” dedi Marco.
Alec başını salladı.
“Bana henüz teşekkür etme” dedi Alec.
Wilvox’ların amansızca hırıltıları boynundaki tüyleri diken diken ediyordu. Alec ağacın üstlerine baktı. Aşağıdaki yaratıklardan daha da fazla uzaklaşmak istiyordu ve daha ne kadar yükseğe tırmanabileceklerini, oradan bir kaçış yolları olup olamayacağını merak ediyordu.
Aniden Alec donakaldı. Yukarı bakarken korktu ve daha önce hiç hissetmediği bir dehşete kapıldı. Yukarıda, üzerlerindeki dallarda, hayatında gördüğü en korkunç yaratık onlara bakıyordu. İki buçuk metreden uzun, bir yılanın vücuduna sahip fakat her birinde birer pençe bulunan on iki ayağı olan, yılan balığı başına benzeyen bir başı, donuk sarı gözlerinin üzerinde dar göz kapakları olan bir yaratıktı ve Alec’e odaklanmıştı. Yalnızca birkaç metre uzaklarında, sırtını kamburlaştırmış, tıslamış ve ağzını açmıştı. Alec yaratığın ağzının ne kadar açıldığını görünce şoke olmuştu, onu bütün halde yutabilecek kadar genişti ve titreyen kuyruğundan saldırmak ve ikisini de öldürmek üzere olduğunu anlayabiliyordu.
Yaratığın açık ağzı doğrudan Alec’in boğazına saldırdı ve Alec istemsiz bir şekilde tepki verdi. Dengesini kaybetti ve çığlık atarak geri sıçradı. Marco da arkasındaydı. Tek düşündükleri o ölümcül dişlerden, o devasa ağızdan, kesin bir ölümden uzaklaşmaktı.
Aşağıda ne olduğunu düşünmüyorlardı bile. Kendini sırtüstü, çırpınarak yere düşerken bulduğunda her şey için çok geç olduğunun farkına vardı, bir diş kapanından bir başkasına doğru gidiyordu. Aşağı bir göz attığında Wilvoxların ağızlarından salyalar aktığını, çenelerini açtığını gördü. Kendini sona hazırlayacak cesareti toplamaktan başka yapabileceği bir şey yoktu.
Bir ölümü bir başka ölümle değiş tokuş etmişti.
Kyra yavaşça Argos’un kapılarına doğru geri yürüdü. Babasının tüm adamlarının gözleri onun üzerindeydi ve o utançtan yanıyordu. Theos ile olan ilişkisini yanlış değerlendirmişti. Aptalca bir düşünceyle onu kontrol edebileceğini sanmıştı fakat bunun yerine Theos onu tüm bu adamların önünde küçük düşürerek reddetmişti. Bu adamların gözünde hiçbir gücü olmayan, bir ejderha üzerinde herhangi bir etkisi olmayan biriydi. O da diğerleri gibi bir savaşçıydı, hatta savaşçı bile değil, halkını, ejderha tarafından yüzüstü bırakıldıktan sonra, artık kazanamayacakları bir savaşa sürükleyen genç bir kızdı.
Kyra Argos’un kapılarından geçerken garip bir sessizlik içinde tüm gözlerin üzerinde olduğunu hissetti. Şimdi onun hakkında ne düşünüyorlardı acaba? Kendisi bile kendi hakkında ne düşüneceğini bilemiyordu. Theos onun için gelmemiş miydi? Bu savaşa sadece kendi tarafı adına mı katılmıştı? Kendisinin herhangi bir özel gücü var mıydı?
Adamlar bakışlarını çevirip, hazine toplama işine, cephanelikte toplanıp savaşa hazırlanmaya devam edince Kyra rahatladığını hissetti. Adamlar bir ileri bir geri koşturuyor, Lord’un Adamlarının bıraktığı ganimeti topluyor, taşıyıcıları dolduruyor, atları yönlendiriyordu. Yüzlerce kalkan ve zırh bir yığın halinde bir arada toplanırken çelik eşyanın birbirine çarpma sesi yükseliyordu. Kar hızını artırıp hava kararmaya başladığında kaybedecek çok vakitleri kalmamıştı.
“Kyra” dedi tanıdık bir ses.
Arkasını dönüp Anvin’in gülümseyerek gelmekte olduğunu görünce rahatladı. Anvin ona saygılı bir ifadeyle bakıyordu, güven tazeleyen kibarlığı ve her zaman sahip olduğu sıcak baba imajıyla… Bir koluyla şefkatli bir şekilde Kyra’nın omzuna sarıldı. Sakalla kaplı yüzünde geniş bir gülümseme vardı. Önünde parıldayan yeni bir kılıcı havaya kaldırdı. Keskin kısmında Pandesia’ya ait semboller vardı.
“Çok uzun zamandır elime aldığım en iyi çelik” diye belirtti geniş bir şekilde sırıtarak. Senin sayende bir savaş başlatabilmeye yetecek silahımız var. Hepimizi çok daha güçlü hale getirdin.”
Kyra adamın sözleriyle her zaman olduğu gibi rahatlamıştı fakat yine de depresyon, kafa karışıklığı, ejderha tarafından küçük düşürülmüş olma durumundan kurtulamıyordu. Omuz silkti.
“Bunların hiçbirini ben yapmadım” diye yanıtladı. “Theos yaptı.”
“Fakat Theos senin için geri döndü” diye yanıtladı adam.
Kyra, şimdi boş olan gri gökyüzüne baktı ve merak etti.
“Ben emin değilim.”
Ardından gelen uzun ve yalnızca esen rüzgârla bölünen sessizlikte ikisi de gökyüzünü incelediler.
“Baban seni bekliyor” dedi Anvin sonunda, sesi ciddiydi.
Kyra Anvin’le birlikte yürümeye başladı. Çizmelerinin altındaki kar ve buz çıtırdıyordu. Avlunun ortasından geçerek tüm hareketliliğin ortasına doğru ilerlediler. Argos’un geniş kalesinin içinde yürürlerken, babasının düzinelerce adamının yanından geçtiler, her yerde adamlar vardı ve uzun yıllardır ilk defa rahatlamışlardı. Silahları ve diğer erzakı toplarlarken gülüyorlar, içiyorlar, birbirleriyle şakalaşıyorlardı. Cadılar Bayramındaki çocuklar gibiydiler.
Babasının onlarca askeri tek sıra olmuş, Pandesia tahıllarını elden ele geçiriyor, taşıyıcıları tepeleme dolduruyorlardı. İçinde birbirine çarptıkça şangırdayan kalkanlarla ağzına kadar dolu bir başka taşıyıcı daha geçti. O kadar tepeleme doldurulmuştu ki bazı kalkanlar kayıp aracın yanından yere düştü ve askerler düşenleri toplamak için o tarafa koştu. Etrafındaki tüm taşıyıcılar kalenin kapısına doğru ilerliyordu. Bazıları Volis yoluna dönerken, bazıları da babasının göstermiş olduğu başka yollara gidiyordu, hepsi ağzına kadar doluydu. Kyra gördükleriyle biraz da olsa teselli olmuştu; sebep olduğu savaşla ilgili şimdi biraz daha az kötü hissediyordu.
Bir köşeyi döndüler ve Kyra babasını gördü. Etrafı adamlarıyla çevriliydi, onayına sunulan düzinelerce kılıç ve mızrağı incelemekle meşguldü. Ona doğru dönüp yaklaştı ve adamlarına uzaklaşmalarını işaret etti. Adamlar onları yalnız bırakarak dağıldı.
Babası dönüp Anvin’e baktı. Anvin bir an ne yapacağını bilmez bir şekilde orada durdu, babasının bu, açıkça onun da uzaklaşmasını isteyen sessiz bakışına şaşırmış gibi görünüyordu. Sonunda Anvin de dönüp diğerlerine katıldı ve Kyra’yla babasını yalnız bıraktı. Kyra da şaşırmıştı. Babası daha önce hiçbir zaman Anvin’in uzaklaşmasını istememişti.
Kyra babasına baktı, babasının ifadesi her zamanki gibi ne düşündüğünü belli etmez haldeydi, bildiği ve sevdiği, yakın baba ifadesini değil, adamlarının arasındaki herkesin bildiği lider ifadesini takınmıştı. Babası da ona baktı ve Kyra, aklından aynı anda birçok düşünce geçerken, gerildiğini hissetti. Babası onunla gurur mu duyuyordu? Onları bir savaşa soktuğu için kızgın mıydı? Theos onu küçük düşürüp ordusunu yüzüstü bıraktığı için hayal kırıklığına mı uğramıştı?
Kyra, babasının konuşmadan önceki sessizliğine alışkın olduğu için bekledi. Artık hiçbir şey düşünemiyordu; ikisinin arasında her şey çok hızlı değişmişti. Babası son yaşananlarla birlikte değişirken, kendisini de bir gecede büyümüş gibi hissediyordu; sanki birbirleriyle nasıl ilişki kuracaklarını artık bilemiyor gibiydiler. O hala, bildiği ve sevdiği, ona gece geç vakitlere kadar hikâyeler okuyan babası mıydı? Yoksa artık onun komutanı mıydı?
Babası öylece durmuş kendisine bakarken ve aralarındaki sessizlik büyürken Kyra babasının ne diyeceğini bilemiyor olduğunu anladı. Yalnızca esen rüzgârın sesi duyuluyordu ve arkalarındaki adamların geceye hazırlık için yakmaya başladıkları duvarlardaki meşalelerin alevleri titreşiyordu. Sonunda Kyra sessizliğe daha fazla dayanamadı.
“Bunların hepsini Volis’e mi götüreceksin?” diye sordu yanlarından kılıçlarla dolu bir taşıyıcı geçerken.
Babası dönüp taşıyıcıyı inceledi, içinde bulunduğu düşten uyanmış gibiydi. Başını sallarken Kyra’ya bakmak yerine daha çok taşıyıcıyla ilgilendi.
“Volis’te artık bizim için ölümden başka bir şey yok” dedi babası, sesi kalın ve net çıkmıştı. “Şimdi güneye gidiyoruz.”
Kyra şaşırmıştı.
“Güney mi?” diye sordu.
Babası başıyla onayladı.
“Esephus” diye belirtti.
Denizin üzerinde konumlanmış kadim kale, güneydeki en büyük komşuları Esephus’a yapacakları yolculuğu düşününce Kyra’nın içi heyecanla doldu. Bir detayın farkına varınca daha da heyecanlandı: Babası oraya gitmeye karar verdiyse, savaşa hazırlanıyor demekti.
Babası sanki onun aklını okumuş gibi başını salladı.
“Artık geri dönüş yok” dedi.
Kyra babasına, uzun zamandır hissetmediği bir gurur duygusuyla baktı. Artık babası orta yaşlarını küçük bir kalenin güvenliğinde geçiren, kanaatkâr bir savaşçı değil, bir zamanlar tanıdığı, özgürlük için her şeyi riske atmaya hazır, gözü pek komutandı.
“Ne zaman yola çıkıyoruz?” diye sordu, kalbi hızla atıyor, ilk savaşı için sabırsızlanıyordu.
Babasını başını sallarken görünce şaşırdı.
“Biz değil” diye düzeltti babası “Ben ve adamlarım. Sen değil.”
Kyra mahzunlaşmıştı, babasının sözleri bir hançer gibi kalbini delmişti.
“Beni geride mi bırakacaksın?” diye sordu kekeleyerek. “Tüm bu olanlardan sonra? Sana kendimi ispatlamak için daha ne yapmam gerekiyor?”
Babası sert bir şekilde başını salladı ve Kyra babasının sertleşen bakışlarını görünce yıkıldı, esneklik göstermeyeceğini anlatan bir bakıştı bu.
“Dayının yanına gitmelisin” dedi babası ve bu bir rica değil bir emirdi. Bu sözler üzerine Kyra babası için nerede durduğunu anlamıştı, o artık babasının kızı değil, bir askeriydi. Bu durum onu incitmişti.
О проекте
О подписке
Другие проекты
