Читать книгу «Don Kişot» онлайн полностью📖 — Мигеля де Сервантеса — MyBook.
cover

Don Kişot, büyücünün kendisine düşman olduğunu söyledi ama şövalyelerle dövüşüp onları ayaklarının altına almasına engel olamayacağını anlattı. Bunun üzerine kız yeğeni:

– Çok haklısın amcacığım ama evde oturmak, çarpışmaktan daha iyi değil mi? dedi.

Don Kişot, dalgın dalgın yeğenini cevapladı:

– Ey benim sevgili yeğenim. Bu işlerden hiç anlamadığın belli. Ben dövüşmek için onları bulmazsam, onlar gelir beni bulurlar. Bir şövalye için dövüşmek zorunludur.

Don Kişot, kitapların kaybolmasından sonra on beş gün sessiz sedasız evde kaldı. Papaz ve berberle sohbetler etti. Bu arada, yoksul komşusu Panza’yı da ayartmayı ihmal etmedi. Onu kendisine seyis yapmayı düşünüyordu.

Seyis işini çözen Don Kişot, para bulmak için bazı eşya ve tarlalarını yok fiyatına sattı. Birkaç kuruşu olunca, komşuların birinden kalkan satın aldı. Panza, yanında eşeğini de götürmeyi tasarlıyordu. İyi bir şövalyenin seyisi de ata binmeliydi. Don Kişot, bu işi karşısına çıkan birini yendiği zaman atını alarak sağlayacaktı. Bu nedenle seyisin eşeğiyle gelmesinde bir sakınca görmedi. Hancının dediği gibi yanına yedek çamaşırlar almayı da unutmadı.

Bir gece Don Kişot ile seyisi Panza, kimseye görünmeden köyden çıktılar. Hızla uzaklaştıkları için köylüler aramaya kalksalar bile onları bulamayacaklardı. Seyis Panza, belindeki kese ve matarasıyla eşeğin üzerine öyle bir kurulmuştu ki, kendini şimdiden bölgenin valisi gibi gördüğü belli oluyordu ama Don Kişot’a kendini vali yapıp yapmayacağını sormadan da edemiyordu. Don Kişot:

– Sen meraklanma dostum, dedi. Şövalyeler arasında eski bir gelenek vardır. Ele geçirdikleri ada veya bölgelere seyislerini vali olarak atarlar. Vali olacağın günler yakındır.

Saf köylü, buna çok sevindi. Bir an önce karşılarına şövalyelerin çıkmasını ve efendisi Don Kişot’un onları alt etmesini bekliyordu. Böyle tatlı düşler kurarak ilerlerken, az ötedeki düzlükte otuz kırk kadar yel değirmeni gördüler. Don Kişot seyisine dönerek:

– İşte Tanrının karşımıza çıkardığı fırsat, dedi. Bu devlerin hakkından gelince mal ve mülklerine el koyup zengin olacağız.

– Ama efendimiz onlar dev değil yel değirmeni. Devin kolları sandığınız şeyler de değirmenlerin kanatlarıdır. Bu kanatlar rüzgârda dönerek değirmen taşlarını çevirirler.

– Senin bu serüvenlere aklın ermiyor anlaşılan. İstersen sen burada bekle ve başarım için dua et, dedi.

Don Kişot, kendisini sevdiğinden haberi bile olmayan Toboso üzerine ant içerek, kargısını eline aldı. Kalkanını sıkıca tuttu. Atını değirmenlere doğru çevirdi.

Sonra da dörtnala değirmenlerin üzerine doğru koştu. Tozu dumana katarak, önüne çıkan ilk yel değirmeninin kanatlarına kargısını sapladı. Kargı eğilmişti ancak kanatlara saplanıp kalmıştı. Rüzgâr kanatları hızla çevirdiği için Don Kişot, atıyla birlikte havalandı. Sonra da değirmenin önündeki tarlaya düştü.

Panza, hemen efendisinin yanına koştu. Onun atıyla birlikte yere çakıldığını, kıpırdayacak hâlinin kalmadığını gördü. Telâşla:

– Ben size dememiş miydim efendimiz. Tanrı sizi korusun. Ne hâllere düştünüz? diye bağırıp durdu.

Don Kişot, zorla gözlerini açarak seyisini teselli etmeye çalıştı.

– Üzülecek bir şey yok dostum, dedi. Kitaplarımı götüren büyücünün işidir bu. Tam hücuma geçince devleri yel değirmeni hâline getirdi.

Seyisin yardımıyla ayağa kalkan ve üstünü başını düzelten Don Kişot, yeniden yola koyuldu. Biraz ilerledikten sonra:

– Çok canım yanıyor Panza, dedi ama hiç sesimi çıkarmıyorum. Çünkü gezginci bir şövalyeye yarala-rından ötürü inlemek yakışmaz.

– Ama ben yaralanırsam avazım çıktığı kadar bağırabilirim değil mi efendimiz?

– Seyisler yaralanınca bağırmazlar diye kitaplarda bir yazı okumadım. Bu nedenle inlemekte de, bağırmakta da özgürsün dostum.

Epey yol aldıktan sonra bir korulukta gecelemeyi uygun buldular. Panza, torbasından çıkardığı ekmekle peyniri yedi. Matarasındaki şaraptan içti. Don Kişot ise ağzına bir lokma koymadığı gibi sabaha kadar da uyumadı. Sevgilisini düşünmek ona yetti.

Sabah, Don Kişot seyisini uyandırmasaydı, kuş cıvıltıları, güneşin ok gibi üzerine düşen ışıkları onu uyandıramayacaktı. Çünkü Panza, yaralı olmadığı gibi karnı doymuş, kafayı çekmiş olarak yatağındaki gibi rahat uyumuştu. Yeniden yola koyuldular. Öğlene doğru Madrit ile Endülüs arasındaki yola çıktılar. Don Kişot:

– Seyis dostum, burada her türlü serüveni yaşayabiliriz, dedi. Bu yol işlek bir yere benziyor. Efendinin en büyük tehlikeleri bile göze alacağını unutma. Güç durumda kalsam bile bana yardım etmeye kalkma.

– Siz meraklanmayınız efendimiz. Ben zaten kavgadan hoşlanan biri değilim. Canımı tehlikeye atmaya da hiç niyetim yok.

– Buna sevindim ama yine de hatırlatayım istedim. Sakın ben dövüşürken beni korumaya kalkma. Sonun fena olur.

Böyle konuşarak yolda ilerlerken, karşıdan gelen iki papazı gördüler. Papazlar, güneşten korunmak için kartondan birer maske takmışlardı. Don Kişot papazları görünce sevindi. Seyisine dönerek:

– Herhâlde, bugüne kadar görülmemiş bir serüven yaşayacağız. Çünkü kapkara giysilere bürünmüş bu adamlar birer büyücü. Üstelik güzel bir prensesi kaçırdıkları belli. Bir şövalye olarak onların elinden güzel prensesi kurtarmak benim görevim, dedi.

Panza efendisini yatıştırmak istedi.

– Aman efendimiz, bunlar büyücü değil papaz. Arabada da prenses değil, yolcular olmalı. Selâm verip geçmek en doğru davranış olur. Yoksa yel değirmenindekinden daha da kötü duruma düşebiliriz, dedi.

– Bu işlerden hiç anlamadığını daha önce sana söylemiştim. Şimdi neler olacak sen bak.

Don Kişot, zayıf atıyla yolun ortasına dikildi. Sesini duyuracağı kadar yaklaştıklarında papazlara bağırdı:

– Sizi gidi şeytanlar! Arabaya koyup kaçırdığınız prensesi hemen bırakmazsanız sizi şuracıkta öldürü-rüm!

Papazlar şaşırmışlardı. Korku içinde Don Kişot’a seslendiler:

– Sayın bayım, biz şeytan değil, papazız. Arabada kimlerin olduğunu da bilmiyoruz. Lütfen yolumuzdan çekiliniz de işimize geç kalmayalım.

– Bu sözlerle beni kandıramazsınız! Ben sizleri çok iyi tanıyorum ikiyüzlü alçaklar!

Don Kişot, söylenenleri dinlemeden atını mahmuzladı. Kargısını kaldırarak papazların üzerine saldırdı. Papazlardan birisi hemen katırından inip hayvanın arkasına saklanmasaydı, işi bitmişti. En azından ağır bir biçimde yaralanacaktı. Arkadaşının durumunu gören öteki papaz, katırını koşturarak oradan uzaklaştı. Papazın yere yıkıldığını gören Panza, koşup adamın ceketini çıkarmaya çalıştı. Papazın uşakları Panza’ya ne yaptığını sordular. O da efendisinin yere serdiği kişiden ganimet olarak ceketini almak istediğini bildirdi. Bunun üzerine arabadaki uşaklar Panza’nın üzerine çullandılar. Onu kıyasıya dövdüler. Soluğu kesilmiş bir hâlde yolun ortasına bıraktılar.

Bu sırada, arabaya yanaşan Don Kişot, tesadüfen yolcular arasında bulunan bir bayana:

– Artık özgürsünüz sayın prenses, dedi. Sizi kaçıranları dize getirdim. Kurtarıcınızın kim olduğunu merak ediyorsanız size kendimi tanıtayım. Bendeniz gezginci şövalye Don Kişot. Toboso’nun sevgilisi. Size yaptığım bu iyiliğin karşılığında küçük bir ricada bulunacağım. Köyüme giderek Toboso’ya sizi nasıl kurtardığımı lütfen anlatınız.

Bu sözleri arabanın koruyucusu da duymuştu. Don Kişot’un diretmesi üzerine arabadan inip onun kargısını tutarak bağırdı:

– Şimdi buradan defol pis maceracı! Yoksa seni öldürürüm!

Don Kişot, bozuntuya vermedi.

– Soylu bir kişi olsaydın, ne yapacağımı öğrenirdin. Ne yazık ki acınacak bir uşaksın. Yıkıl karşımdan, dedi.

– Soylu değilim ama senin hakkından gelmesini bilirim.

Don Kişot, kargısını fırlatarak kılıcını çekti. Kalkanını düzeltti. Uşağın üzerine yürüdü. Uşak kılıcını çekmeye zor fırsat bulmuştu. Arabanın içinden bir yastık kaparak kendine kalkan yaptı. Korkunç bir çatışma başlamıştı. Arabadaki bayan, çığlıklar atarak arabanın ileriye alınmasını istedi. Bu arada uşak, Don Kişot’un omzuna öyle bir kılıç darbesi indirdi ki, zırhı olmasaydı, omuz dibinden yere düşebilirdi ancak zırhın sarsıntısı Don Kişot’un canını acıtmıştı. Hemen sevgilisi Toboso’yu aklına getirdi. Kendine yardımcı olmasını diledi ve var gücüyle uşağa saldırdı. Onun yüzünü kanlar içinde bıraktı. Bu arada uşak miğfere öyle bir kılıç savurdu ki, Don Kişot’un kulağının yarısı uçtu. Miğferi parçalandı. Atın üzerinde zor durur hâle geldi ancak yüzü kanlar içinde kalan uşağın üzerine son bir hamle daha yaparak onu yere düşürdü. Hemen kılıcı iki kaşının arasına bastırarak:

– Yenildiğini söylemezsen seni hemen öldürürüm, dedi.

Uşağın ağzını açacak hâli kalmamıştı. Arabadakiler araya girdiler. Don Kişot’a yalvardılar. Don Kişot, uşağın göbeğinden ayağını indirerek:

– Dileğiniz benim için emirdir ama bir şartım var. Köyüme gidip sevgilim Toboso’ya bunları anlatmalısınız, dedi.

Çok korkan yolcular, köyün neresi, nereden gidilir diye sormadan Don Kişot’a:

– Her şartını hemen kabul ediyoruz. Zaferinin sonucunda istediğini yapacağız, dediler.

Bunun üzerine Don Kişot, atına doğru yöneldi. Bu arada Panza da zorlukla yerden doğrulabilmişti. Efendisinin ata binmesine yardımcı oldu. Bir iki adım atmadan Don Kişot’a:

– Zafer kazandığına göre bir ada elde edebildin mi? Varsın küçük olsun. Küçük adaları daha kolay yönetebilirim, dedi.

Don Kişot, bu tür serüvenlerin ancak kulak kesilmesine, kafa kırılmasına yaradığını anlattı. İlerideki daha büyük serüvenler sonunda istediklerini elde edeceklerini bildirdi.

Yolda giderken Panza:

– Bir kilise bulup sığınalım efendimiz, dedi. Düşmanlarımızı perişan ettiniz. Bakarsınız arkamızdan gelirler. Bizi mahkemeye verirler.

– Sen meraklanma dostum. Hiç mahkemeye verilmiş gezginci şövalye duydun mu? Ne kadar adam öldürmüş olursa olsun, hiçbir şövalye yargıç önüne çıkmaz. Sen hiçbir şeyden korkma. Mahkemeye düşsen bile ben seni hemen kurtarırım. Sen onu bırak da benden daha yiğit, saldırılara bu kadar dayanıklı bir şövalye gördün mü onu söyle? Benim gibi yürekli bir şövalye ile ilgili kitap okudun mu?

– Ben okuma yazma bilmem ki efendimiz ama şunu söyleyebilirim ki, sizden daha gururlu, kendine güvenen birine hizmet etmedim ancak kulağınızdan çok kan akıyor. İzin verin de torbamdaki merhemle kulağınızın kanını temizleyeyim.

Don Kişot acı bir gülümsemeden sonra:

– Eğer yanınızda büyülü sıvı olsaydı, bunlara gerek kalmazdı. Onun bir damlası kulağımı eski hâline getirirdi, dedi.

– Nasıl bir sıvıymış bu?

– Reçetesini ezbere bildiğim bir sıvıdır. Bu sıvıya sahip olanın ölümden bile korkusu olmaz. O sıvıyı yapıp sana verdiğim zaman gerektiğinde hemen kullan. Beni yaralanmış görünce ki, bunu çok göreceksin hemen o sıvıyı yarama sür. Örneğin kolum kopmuş bile olsa, bu sıvıyla hemen yapıştır. Eskisinden daha kuvvetli hâle gelirim. Sonra düşmanlarım çoksa, bu sıvıdan bana iki damla içir gerisine hiç karışma. Karşımda durana aşk olsun.