Читать книгу «EYLÜL» онлайн полностью📖 — Mehmet Rauf — MyBook.
image
cover









Süreyya, tek tük ağaçlarla uzayıp, ta karşıki dağların eteğine kadar uzanan bağa doğru bakarak tekrar etti, “Çılgın kız! Zavallı Necib! Geldi geleli onun elinden çekmediği kalmadı. Geldiğine bin kere pişman olmuştur!”

Necib, Süreyya’nın halasının oğluydu. Köşke, ara sıra misafir gelirdi.

Ve Süreyya genç, güzel, zarif Necib’i düşünerek eniştesi Fatin Bey’i görüyor; yağlıymış gibi parlayan ensesi, yüzü, bir şeylerden yararlanmak ümidiyle daima yan bakan hilebaz küçük gözleri, biraz yüksek omuzlarının üstünde duran ve yemek yerken bir hayvana benzeyen öne eğilmiş büyük başıyla nasıl iğrenç bir kişi olduğunu kabul ederek Hacer’e hak vermek istiyordu. Fatin Bey ötede, gayretli bir aday gibi Beyefendi’nin gözüne girip evde demirbaş olmak için her şeyi yaparken uysal görünür gibi ateşli, titiz Hacer’in de Necib’i, üzüntüsüne bir intikam alma aracı yapmasından ürküyordu. Sonra dedi ki:

“Yok, bana öyle geliyor ki Fatin’in yerinde kim olsaydı Hacer yine böyle olacaktı. Onda hâlâ çocukluktan kalma bir afacanlık var ki artık mazeret falan kabul etmez. Onu gören okuldan kaçmış, komşu evinde oyun oynayan bir mahalle kızı zanneder.”

Suad, karşı çıktı:

“Oo, rica ederim bey, haksızlık etme! Hacer’i daima kabahatli görmeye o kadar alışmışsın ki, artık her ne yapsa kötü görüyorsun. Hele düşün, zavallı kız! O güldükçe bir şey beni tırmalıyor gibi geliyor.”

O sırada, Hacer’in düğünden önceki halini tarif etmeye başladı. Genç kızın anlattığı ve itiraf ettiği ümitlerini, isteklerini, bütün o genç kızların kadın olacakları zamana dair hayallerini anlattı. Sonra karşısında birden böyle devlet dairesinde otura otura, ihtiyar memurların arasında büyüyerek yaşlanmış, tembelleşmiş bir koca bulunca ne hale geldiğini gösterdi.

“Şimdi düşün!” dedi. “Farz edelim… İşte meselâ Necib Bey, ona pek âlâ bir koca olabilirdi. Öyle biriyle birleşip otursaydı zanneder misin ki Hacer böyle olurdu? Daha doğrusu böyle olsa belki bu, doğal gelirdi. Gerçi, şimdi Hacer öncekinden titiz, öncekinden hırçındır; ama yemin ediyorum ki kötü kalpli değildir. Sen kardeşisin, ama benim kadar bilemezsin; kadın, kadını daha iyi tanır.”

Süreyya, kendi kendine söylenir gibi:

“Necib, evet Necib Bey iyi olurdu, hatta annem de hep onu ileri sürüyordu… Fakat babam, ‘Aile içinde böyle evlilik iyi olmaz!’ dedi gitti. Ondan başka, ben de düşündüm ki Necib, kız kardeşime pek uygunsa da kız kardeşim, Necib’e hiç lâyık değildir; lâyık olmak şöyle dursun, hatta uygun bile değildir. Necib’e daha iyi terbiye görmüş, daha ağırbaşlı, daha ince bir kadın gerekir. Hem Necib, evlenmekten ölümden kaçar gibi kaçar.”

Suad güldü, “Aman! Necib Bey tuhaftır. ‘Bence evlenmek ölmektir,’ der durur.”

“Necib için böyle bir bucağa gelip kapanarak kalmak; baharı, bütün yazı böyle geçirmek… Oh, bunun imkânı yoktur! O özgürlüğe alışmış; gezmeye, eğlenmeye alışmış… Ona, bekârlık hayatının cazibelerini unutturup, onu kendine bağlamak için ben kadın isterim. Hacer mi? Hacer, Necib’e kendini bir ay sevdiremezdi. Bizim terbiye ettiğimiz kızdan ne olacak?”

Suad yeniden güldü, “Aman, Beyefendi duymasın, yine neler söyler!”

Süreyya, omuzlarını kaldırarak sustu.

Hava gittikçe serinliyor, durgun hava sanki hep su oluyordu; gece berrak, altın pullu mavi tülleriyle titreyerek donuyordu. Suad, pelerininin içinde büzülerek, “Soğuk!” dedi. “İstersen içeri girelim!”

O anda aşağıdan bir ses yükseldi, “Pek soğuk, pek!” diyordu. Bu, Necib’in sesiydi. Suad, eğilerek, “Biz içeri kaçıyoruz,” dedi. Hacer, soğuktan büzülmüş sesiyle, “Ama tamamen kaçmayınız! Biz de salona geliyoruz,” dedi.

Salona geçtikleri zaman camları kapattı; Hacer’le Necib dışarıdan gürültüyle geliyorlardı. Kapı şiddetle açıldı ve Hacer içeri atıldı. Pelerininin yüksek yakasında kaybolmuş küçük yüzü, mosmor kesilmişti. Koştu. Elini, Suad’ın koynuna sokarak, “Üşümüş müyüm, bak?” dedi.

Necib, pardösüsünü çıkarmış, oraya bırakıyordu. Süreyya ona doğru yürüyerek, “Eğer Hacer hasta olursa seni tutacağım Necib,” dedi, sonra elini alarak, “Bak senin elin de donmuş!”

Necib gülüyordu. “O halde beni yine Hacer Hanım kurtarır; çünkü bu kabahatte ne kadar az suçum olduğunu herkesten iyi o bilir. İkna edip bir türlü buraya getiremedim; önce böyle değildi, şimdi şair olmuş… Elinden gelse biçilmiş, tartılmış şiirler söyleyecek.”

Hacer, lambanın yanında ayakta, ellerini ağzına götürmüş, nefesiyle ısıtmaya çalışarak kardeşine bakıyordu, sonra omuz silkerek Necib’e döndü, “Sen boşuna korkma!” dedi. “Onlar hep sözdür… Biz o sözleri hep dinledik… Şimdi senin yapacağın asıl şey, sobayı yaktırmaktır.”

Necib, sobayı yaktırmakla uğraşırken Suad dedi ki: “Durun Necib Bey, hizmetçiler onu bir saatte yakamazlar, bırak bana! Siz söyleyiniz de ateş getirsinler.”

Süreyya, Hacer’in yanına gelmiş, ellerini eline almış tutuyordu. Hacer, Süreyya’dan korkmamakla beraber ondan daima çekinirdi. Suçlu çocuklara özgü olan konu değiştirme fikriyle aynanın önündeki saate bakarak, “Oo, saat daha üç buçuk… Yatmamıza daha vakit var. Bezik oynayalım mı çocuklar?”

Süreyya cevap vermeyerek, “Sen küçük olmalıydın da Hacer,” dedi. “Seni minimini şamarlarla iyice bir dövmeliydim; o zaman belki Necib Bey’in de intikamını alırdım.”

Necib, sobayı yakmak için Suad’a yardım ederken, “Benim intikamım mı?” dedi. “Dünyada, intikam kadar tanımadığım bir his yoktur. Bugün beni döven birini, yarın biri döverken görsem ağlayacağım gelir.”

Şimdi soba alev almış, odunlar telâşlı bir çıtırtıyla yanmaya başlamıştı.

Hacer, Süreyya’nın elinden kurtularak bezik masasını düzeltmeye başladı. “Haydi beziğe, beziğe…” dedi.

Suad: “Ben oynamam, bakarım,” diye masaya oturdu. Necib, Hacer, Süreyya oynamaya karar verdiler. Onlar oynarken Suad, seyrediyordu. Birden o kadar dalmış, gözlerinin önündeki şeylere dikilen bakışları onları görmeyerek başka âlemlere o kadar uzayıp gitmişti ki orada olduğunu oyun bittiği zaman fark etti.

Necib Bey kâğıtları düzelterek, “Dur bakalım daha…” dedi.

Hacer, önünden kâğıtları eliyle iterek, “Benim canım sıkıldı,” dedi.

Süreyya: “İşte gördünüz ya, bizim Hacer’le oyun olmaz…” diye kâğıtları toplamak için Necib’e yardım etti.

Hacer, “Efendim, Allah rahatlık versin,” dedi ve o gittiği zaman Necib, kâğıtları bırakarak, “Tuhaf gelebilir, ama hakkı da var ya…” dedi. “Burada oturup da neşesini koruyabilmesi için insan, sizin gibi olmalı. On gün kalmak kararıyla gelmiştim, galiba yarın ilk trenle kaçacağım. Burada hayatı nasıl geçiriyorsunuz bilmem ki! İnsan cehenneme zorla girer mi?”

O zaman Suad, yarın istediği zaman buradan kaçabilmenin kocası tarafından da bir mutluluk olarak kabul edileceğini düşündü. Süreyya’ya baktı. O, az önce karısına ettiği şikâyetleri şimdi, Necib’e dinletmeye başlamıştı. Necib, hep hak veriyor; kendisinin bir an duramayacağını söyleyerek gittikçe kuvvet bulan kararıyla, “Aman, hemen yarın kaçayım!” diyordu.

Suad: “Buradan nereye gidersiniz?” diye sordu.

“Adaya. Şimdi ada gittikçe güzelleşir, İstanbul’un en güzel yeri bu ayda adalardır. Daima gider kalırım. Hele pazar günleri o kadar kalabalık oluyor ki.”

Süreyya daldığı sessizlikten uyanarak, “Ben olsam Büyükada’ya gitmem. Daha tenha bir yer olsun ki kalabalık içinde olayım, ama yine orada yaşamayayım. Ben gitsem meselâ Heybeli’ye veya Burgaz’a…”

Necib gülerek, “A, orada bir gün yaşayamam,” dedi, sonra ikisine de bakarak ciddi bir tavırla, “İkiniz için oralar çok iyidir; fakat benim gibi yalnız yaşayan bir adam için… Eğer ben de sizin gibi olsam buradan ayrılmam,” dedi.

Süreyya gülerek reddediyor, burada insanın boğulduğundan, yaşamanın imkânı olmadığından söz ediyordu. O zaman Necib kabul etti, “Evet evet, öyle bir yer olmalı ki insan kalabalıkta yaşamalı; fakat içine girmeden…”

Onlar konuşurken Suad düşünüyordu ki: Kocası gibi kalabalığı sevmeyen bir adam değil, kalabalık içinde büyümüş Necib Bey bile kendine bir eş bulursa burada, kocasının cehennem dediği bu köşede yaşamaya razıydı ve Süreyya’yı böyle neşeli ve yalnız beraber olmaktan başka her türlü endişeden kurtulmuş tutamamak ona büyük bir felâket gibi geliyordu. Düşüncelerinin ta derinlerinde bir ateş, küçük bir korku, bu felâketin gerçekten büyümesi fikrinden doğan bir acı, kendini gittikçe hissettirmeye başlıyordu. “Ne yapmalı ya Rabbim?” diyordu ve Necib, söz söylerken hep kendilerinden mutlu ve uygun bir eş gibi söz ettikçe ona memnun ve minnettar bir nazarla bakarak teşekkür etmek istiyordu. Mutluluğun rengini hâlâ koruyan bu ortak hayatlarının derinliklerinde kendisi hissedilmez, görülmez bezginlikler hissettiğinden, o söyledikçe gerçekten onun zannettiği kadar mutlu olduklarına inanmak istiyordu. Hiç, hiçbir kederleri, ayrılıkları, hiçbir şeyleri yoktu. Fakat işte bu kadar samimi, bu kadar bağlı bir hayata alıştığı için en hissedilmez şeyler ona bir tehdit gibi geliyordu.

Necib’in birden, “Bütün kabahat daima aynı hayatın sürdürülmesinde,” sözü kulaklarını yırttı. Evet, değişmek gerekli değil miydi? Eğer, bugün sadece vücuduyla kocasını her istekten uzak tutamıyorsa ve bunun sebebi hayatlarının daima tek renk olması ise… Bundan sonra o korktuğu geleceğe hükmedebilmek için hayatını değiştirmeli değil miydi? Şimdiye kadar hayatlarını hiçbir hesapla düzenlememiş, hep olayların doğal akışına bırakmıştı; fakat bundan sonra idare etmek, düzenlemek gerektiğini anlıyordu, hatta mutluluklarının bir halde devamı onları usandırmasa bile can sıkıntısına götüren bir his içinde tutmaktaydı. Bu, ona yeterli bir ders oluyordu. Evet, artık biraz yapmacık olmalıydı. Ve bunu derin bir acıyla hissediyordu.

O her türlü endişeden arınmış geçmişi, hiçbir şeye bağlı olmadan bile beklenilenden fazla bir neşeyle daima tebessümlerle gelen; hep güzelliklerle, hep sevinçlerle gelen o sade hayat şimdi ona, ele geçmesi imkânsız acı bir iyilik, bir hüsranın matemi gibi görünüyordu.

Ah, çocukları sağ olsaydı… Ve bunu düşünür düşünmez her zaman olduğu gibi ta ciğerinden bir şey sızlayarak gözlerini yaşlarla doldurdu. Ah çocuk! Bunu anlıyordu, bir çocuğun bir ailede nasıl bir bağ olduğunu, telâfisi imkânsız sanılan neşelere benzeyecek bir başkalık, bir yenilikle kalpleri nasıl hoşnut ve mutlu ettiğini düşünüyor, düşündükçe çocuğunun ölümüne şimdi bunun için de ayrı bir yas tutuyordu. Ah sağ olsaydı! Onların hayatını nasıl daima sıcak, daima genç tutacaktı… Bu ölüm, kendilerinde o kadar derin bir yara açmıştı ki tekrar doğurmak için büyük bir korku duyuyor, karşı konulmaz bir çekingenlik hissediyordu. E, o halde? Bırakacak mıydı? Mutluluklarının böyle hiç görülmeyen, hissedilmeyen; fakat etkileyen, tahrip eden ve bir gün büyük bir yara halinde meydana çıkacak olan bu kurdunu bırakacak mıydı?

Kocasını gittikçe bu can sıkıntısına yenik, gittikçe bu can sıkıntısının pençesinde o daha güzel geçen zamanlara hasret çeker görüyor; bu hasret çekiş büyüdükçe kendine ait duygulanmaların azala azala belki bir gün asıl engel kendisi sayılarak tamamen ihmal edileceğini farz ediyordu ve kendi etkisinin kaybolmasından çok, kocasının başka bir etkiye, daha kuvvetli bir etkiye yenilme ihtimali; bu olasılık onu yakıyordu. Tekrar sormaya başladı:

“E, o halde?”

Evet, uğraşmak gerekiyordu. Fakat nasıl? Öncelikle onun istediğini yapmalıydı. Kocasına karşı kalbinde yer tutmuş sevgi birden o kadar coştu ki: “Peki, sen de git, Necib Bey’le beraber sen de eğlen,” diyeceği geldi; fakat sonra kadınlığı ona bir takım manzaralar gösterdi. Daima, ortak zevkleri olduğu halde şimdi onu, kendisinin ilgisiz ve mahrum kaldığı zevklerin içinde gördü; sıradan bir kıskanç, hep kendisi için isteyen bir kadın olmadığı halde buna dayanamadı. Onu hiçbir eğlenceden mahrum etmek istemez; fakat eğlencelerine katılma isteğine de engel olamazdı; fikrinde, birden bir ışık titredi. Bu, kendine o kadar beklenmedik bir istek verdi ki oturamayarak kalktı, gezinmeye başladı.

Süreyya ile Necib sözlerine hâlâ devam ediyorlardı. Şimdi, Necib ona bir olay anlatıyor; Süreyya da dayanmış, dalgın dalgın onu dinliyordu. Ve genç kadın, kocasını mutlu ve sevinçli görmek için o kadar samimi bir arzu hissediyor, onu mutlu etmek; onu, hiçbir kadının mutlu edemeyeceği kadar mutlu etmek için o kadar sonsuz bir kalp kuvveti duyuyordu ki artık her türlü engele karşı gelmenin kendisi için bir sıkıntı değil, bir zevk olacağını düşünüyordu.

Yavaşça çıktı, kocası görmeden babasına mektup yazmak için hemen odasına kapandı. Mektubunu, kocası şimdi gelip görecek diye bin heyecan içinde yazıp bitirdikten sonra hemen zarflayıp dadısının odasına gitti. Küçükten beri elinde büyüdüğü bu ellilik kadın, kocası öldükten sonra Suad’ın rızasıyla buraya, yanına gelmişti. Birçok ricalarla onu, yarın erkenden İstanbul’a kadar gitmeye razı ettikten sonra yukarıya çıkıp Süreyya’yı hâlâ Necib Bey’le salonda bulunca şimdiden başarılı olmuş gibi memnun, yanlarına oturdu.

Sabahleyin uyanır uyanmaz Suad’ın ilk işi hizmetçiye, “Dadım gitti mi?” diye sormak oldu. Kız, ihtiyar kadının erkenden indiğini haber verince memnun, kalkıp camları açtırdı. Bol güneş ışığı, gecenin rutubetini silik, bitkin buharlar halinde oraya buraya dolamış; rüzgârsız havada bunlar, asılmış kalmıştı. Ta uzakta, üzerinde tek tük köşklerle ağaçların kaynaştığı bir ovanın ötesinde, ufka kadar deniz görünüyordu.

Süreyya’ya: “Acaba Necib Bey gitti mi?” diye sordu. Süreyya, bir koltuğa uzanmış düşünüyordu; bunun üzerine kalktı, “Gerçekten… Ama daha gitmemiştir, gidecek olsaydı gece veda ederdi. Dur bir bakayım,” dedi ve camlı kapıyı açarak köşkün üç tarafını çevreleyen balkonda yürüyüp öbür cephedeki pencerenin önünde durdu.

Necib, pencerenin yanındaki koltukta dalgın oturuyordu.

“Ben seni uyuyor zannettimdi.”

“Oo, saat bir, bu zamana kadar uyumak için insan miskin olmalı. Hele ben, buranın asıl sabahını severim. Şehrin harıltısı içinde yaşadıkça insana biraz sakinlik, biraz kır, bir iki kuş sesi pek hoş geliyor.”

“Evet, burada geçici oturduğunu bildiğin için sana öyle gelir…”

Necib, ileride, kütüklerin arasında geceliğiyle dolaşarak yanındaki bağcıyla bir şeyler konuşan Beyefendi’yi göstererek, “O, sizin gibi hiç düşünmüyor,” dedi.

Süreyya, omuzlarını öfkeyle kaldırdı, “O da eğer bu sene bir salkım üzüm alabilirse…”

Güneş, tatlı bir okşayışla sıcaklığını hissettirmeye başlamış, pencerelerden giren ışık, içerinin yarı gölgesinde güleç parıltılarla resimleşiyordu. Sessizlik içinde, yüksek sesle bahçede konuşan Beyefendi’nin sözlerini işitiyorlardı.

Süreyya: “Annem geliyor,” dedi.

Balkonun öbür tarafından annesi geliyordu. Gülerek, bahçedeki kocasını gösterdi. Süreyya, başını sallayarak, “Gördük,” dedi.

Hanımefendi, Necib’e rahat edip etmediğini sordu. Süreyya, ona vakit bırakmayarak, “Garip soru,” dedi. “Sanki burada boğulmaktan başka bir şey varmış gibi. Şimdi sıcak gittikçe ateşlenir; her taraf bir fırın, ağaçsız, rüzgârsız bir hamam gibi şiddetle yanmaya başlar. O zaman gelip hiç sormazsınız, ‘Nasılsınız? Terliyor musunuz? Boğuluyor musunuz?’ demezsiniz. Rüzgâr çıksın diye saatin dokuzunu beklemeli…”

Arkadan Suad’ın sesini işittiler. Gülerek, Hanımefendi’ye, “Vallahi benim kabahatim yok anneciğim,” dedi. “O, mümkün değil bu sene burada oturmayacak…”

Hanımefendi gülerek, “Öyle ya, bir yalı tutar, alır seni götürür,” dedi.

Süreyya alaycı bir tavırla, “Evet, sayenizde…” diye söylendi.

Necib dedi ki: “Ne iyi olur vallahi! Küçük bir yalı… Karı koca, istediğiniz gibi bir yalıyı otuz liraya tutarsınız.”

Suad, kalbi birden atarak sordu: “Otuz liraya mı?”

Süreyya, annesinin elini tutmuş, ona sızlanıyor, yalvarıyordu. Annesi, gülerek başını sallıyor, “Mümkün değil, imkânı yok!” diye tekrar ediyordu. Babasının elindekini avucundakini çubuklara verdiğini, hatta parasızlıktan şikâyet ettiğini söylüyor, kendisine gelince, “Ben nereden bulurum?” diyordu.

Süreyya: “Ah sizde ne çıkınlar vardır,” diyor, annesi gülerek, “Otuz lira… Mümkün değil… Sen erkek değil misin, bir karını besleyemiyorsun?” diye eğleniyordu.

O zaman Süreyya öfkeyle, “Evet, hakkın var,” dedi. “Fakat ben maaşımla ancak boğazımızı besleyebilirim. Önceden peşin otuz lira… Bunun için borç mu yapmalı?”

Onlar konuşurlarken Suad, kocasına duyurmamaya çalışarak Necib’e dedi ki: “Bugün gidiyor musunuz?”

Ve Necib tereddüt ederken, burada kalmanın onun için bir fedakârlık olduğunu düşünerek rica eder bir sesle ekledi, “Bugün kalınız.” Sonra bunu da yeterli görmeyerek, “Kalınız, size ihtiyacım var,” dedi.

Bu ses, bu tavır o kadar esrarengiz, o kadar tatlıydı ki Necib, hatta şaşırmış bile görünmeden başını eğdi.

...
8