Читать книгу «EYLÜL» онлайн полностью📖 — Mehmet Rauf — MyBook.
cover

Mehmet Rauf
Eylül

PUSLU YAYINCILIK

Eser Adı:

Eylül

Yazar Adı:

Mehmet Rauf

Kaynak Alınan Eser:

Alem Matbaası, İstanbul, 1901

2. Baskı: Mayıs 2022

E-ISBN: 978-625-8035-48-3

ISBN: 978-605-7869-17-3

Dil İçi Çeviri:

Özlem Gündoğdu

Editör:

Nisa Özataş

Kapak Resmi

Ahmet Uzun

Kapak ve Sayfa Tasarımı

Ali Doğan

Baski:

Dörtel Matbaacılık Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi

Zafer Mah. 147. Sk. 9-13A

Esenyurt/istanbul Tel: 0212 565 11 66 Sertifika No: 40970

Puslu Yayıncılık

Oruçreis Mah. Tekstilkent Cad. Tekstilkent G2 Blok No:17 Esenler / Istanbul T : +90 212 224 42 22 / www.pusluyayincilik.com.tr

© Bu eserin tüm yayın hakları PUSLU YAYINCILIK'a aittir. Tanıtım yapılacak kısa alıntılar dışında, yayıncının yazılı izini alınmadan hiçbir şekilde kaynak gösterilmeden kopyalanamaz, elektronik ve mekanik yolla çoğaltılamaz, yayımlanamaz ve dağıtılamaz.

Yayıncı Sertifika No: 20831

MEHMET RAUF

Mehmet Rauf, 1874 yılında İstanbul’da doğdu ve 1931 yılında yine İstanbul’da öldü. İlk ve orta öğrenimini İstanbul Balat’taki mahalle mektebiyle, Soğukçeşme Askeri Rüşdiyesi’nde tamamladı. Bahriye mektebini bitirdikten sonra deniz subayı oldu. 1894’te staj için Girit’e, 1895’te Kiel kanalının açılış töreni için Almanya’ya gönderildi. Trabya’da elçilik gemilerinin irtibat subaylığına atandı. 1908’den sonra bahriyeden ayrılarak sadece yazarlık yaptı. 1908-1909 arasında “Mehasin”, 1923-1924 arasında “Süs” isminde iki kadın dergisi yayımladı. Bir süre ticaretle uğraştı. İlk öyküsünü on altı yaşında yazdı. “Düşmüş” isimli bu öykü Halit Ziya Uşaklıgil’in İzmir’de çıkardığı “Hizmet” gazetesinde yayımlandı. Mektep ve Servet-i Fünun dergilerindeki yazılarıyla tanındı. Halit Ziya Uşaklıgil’den sonra Servet-i Fünûn romanının ikinci önemli ismi olarak edebiyat tarihimizdeki yerini aldı. Yazı hayatının çeşitli dönemlerinde Rauf Vicdani, Besim Rauf, Cemil, Jüpon, Ali Necdet, Mehmet Nazif gibi müstear isimler kullandı.

Asıl ününü Servet-i Fünun’da tefrika edilen Eylül adlı romanıyla yaptı. 1946’da basılan bu roman, Türk edebiyatındaki ilk psikolojik romandır. Eylül’den sonraki en güçlü romanı, Karanfil ve Yasemin’dir. Ancak oldukça başarılı bir roman olmasına rağmen hak ettiği değeri bulamamıştır.

Mehmet Rauf, macera romanlarına özenerek Denaet veya Gaskonya Korsanları adlı uzun bir hikâye kaleme almış, ancak bu eseri de yayımlanmamıştır. Bunun yanında Define ve Kan Damlası adlı iki polisiye eser yazmış ve geleneksel polisiye romanın tüm özelliklerini kullanarak polisiye eserde de oldukça başarılı olmuştur.

EYLÜL ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ

“Bu eser bizde ruh tahlilinde en ziyâde ince ve derin görüşlerle dolu psikolojik roman nevinin ilk nümûnesidir.”

Halit Ziya Uşaklıgil

Servet-i Fünun Dönemi eseri olan “Eylül” Türk Edebiyatı’nın ilk psikolojik romanı olarak kabul edilir. Bu eser üzerine sayfalar dolusu yazılabilir ancak burada, önemli olan birkaç noktayı ve eseri yayına hazırlarken nelere dikkat ettiğimi belirtmek istiyorum.

Eylül, ilk kez 25 Mayıs 1900 – 1 Mart 1901 yılları arasında Servet-i Fünun Dergisinde yayımlanmış, ardından da kitap olarak basılmıştır. Kurgusu aşk üzerinedir. Bu, hem yasak hem de yüceltilen bir aşktır. Maddî unsurlardan uzak olan, sadece bir bakış ya da bir gülümsemenin büyük mutluluklar sağladığı bir aşktır.

Roman, ilkbaharda başlar ve kış mevsiminde biter. Bu anlamda mevsimler, doğum ve ölüm, aşkın filizlenmesi ve soluşu arasında bir ilişki vardır. Mehmet Rauf, bunu şöyle anlatmıştır: “İşte kış, her şeyi çürütüyor; her şey çürüyor, her şey… Evet, her şey çürüyor, her şey… İnsanlar çürümeyecekler mi?”

Romanın kişileri sınırlıdır. Bu durum da karakterlerin ruhsal ve zihinsel durumlarının uzun uzun anlatılmasına olanak sağlamıştır. Yasak olan bir aşkın ilk duyguları Suad ve Necib tarafından fark edildikten sonra yaşadıkları hezeyanlar, sevinçler, acılar, kıskançlıklar, aşkla ahlâk arasındaki mücadeleleri, uzun betimlemelerle anlatılmıştır. Doğadan yararlanılarak ve doğa olaylarıyla insan ruhu arasında ilişki kurularak yapılan bu betimlemelerde Farsça tamlamalara oldukça fazla yer verilmiştir. Bu tamlamaları, Türkçe karşılıklarıyla değiştirdim, anlamda bozulma meydana gelecekse bu durumu ve bugün karşılığı olmayan kelimeleri dipnotlarda açıkladım. Yirminci yüzyılın başlarında Türkçe’nin söz diziminde de farklılıklar vardı, her şeyle birlikte onda da değişimler, gelişimler oldu. Bu nedenle, söz dizimlerinde anlatım bozukluğu olarak değerlendirilecek anlam karmaşası varsa giderdim.

Yine Servet-i Fünun dönemindeki eserlerde, Batılı olarak görülmek istenen ve öyle anlatılan karakterlere ve bunların yaşam tarzlarına oldukça fazla yer verildiğinden Suad’la Necib arasında geçen konuşmalarda yer alan opera eserleri hakkında dipnotlarda açıklamalarda bulundum.

Okurun, Puslu Türk Klasikleri serisinde yer alacak bu edebi eseri keyifle okumasını dilerim.

Özlem Gündoğdu

Halid Ziya’ya…

İlk eserim son üstadıma…

Mehmet Rauf

1

Salondan, bahçedekilerin kahkahaları işitilebiliyordu.

Süreyya, canı sıkılanlara özgü bir tahammülsüzlükle, “Çılgın kız!” diye söylendi.

Balkona açılan büyük kapıdan parmaklığa dayanmış, dışarıya bakan karısı dönüp, “Fakat bu gece hava ne güzel!” dedi.

Bu nisan günü saat on birde1 başlayan yağmur dinmiş, yarım saat sonra nemli bir yeşilliğin üstünde altın incileriyle lâcivert bir gökyüzü titriyordu. Topraktan, ağaçlardan yayılan nemli esintide, dokunaklı bir etki vardı.

Genç kadın, pencerenin kenarına dayanarak bir iki uzun nefes aldı, her nefes aldıkça hayatı artıyormuş gibi oh çekiyordu. Sonra hâlâ sigarasının dumanlarına bulanmış, kıştan güçsüz düşmüş bir tepe gibi karanlık ve kederli duran Süreyya’ya doğru gelerek elinden tuttu, kaldırmak istedi, “Hava bu kadar güzelken burada somurtup oturmak, gezip eğlenenlere haksız yere kızmaktan daha mı iyidir? Haydi, biz de çıkalım…”

Süreyya’nın bu gece canı pek sıkılıyordu, “Adam bırak!” dedi. Babasına dargınlığını bütün köye yayıyordu; gezintiye çıkacakları zaman o kadar ısrar etmiş; fakat bu sefer de sahile bir yere gitmeye babasını razı edememişti. Büyükbabalarının vaktiyle gelip nasıl budala bir hesapla, şu taş ocağında yaptırdığı bu köşk onları, her sene başka yere gitmekten alıkoyuyordu. Bütün kış, o Boğaziçi’ni düşünürken yine koşup geldikleri şu çöplük, çocukluğundan beri yaşaya yaşaya usandığı bu ıssız çöl evi, çıkıp gezmekten onu alıkoyacak kadar bıktırmıştı. Babasına karşı bir şey yapamamasının intikamını almak isteyerek hırsını başkalarından çıkarıyor, buradaki hayata karşı çıkmak için her şey kendisine bir sebep oluyordu. Bunun için her günkü hayatında genellikle neşeli olan Süreyya, buraya taşındıkları on günden beri sisli, taşkın, hatta o kadar sevdiği karısı Suad’a karşı bile hiçbir sebep olmaksızın haksız davranıyordu.

Suad’ın, kendi kolunu tutan elini çekip yanı başına oturtarak ve kendisine dargın olmadığı için gülümsemek gerektiğini hatırlayarak kaçamak ve nursuz bir tebessümle:

“Şimdi hep çamur oluruz; toprak, toprak değil ki! Bir iki dakika yağmur yağdı mı cesaretin varsa yürü! Bastığın yerden ayağın, bir okka çamurla beraber kalkar…” dedi.

Genç kadın, beş senelik derin bir yakınlığın verdiği bakışın etkisiyle çok iyi fark ettiği bu neşesizliği yok etmeye yetemediğine üzülür gibi acıklı bir sesle sordu: “Pek sıkılıyorsun galiba?”

“Evet, sorma! Patlıyorum… Burası zaten yaşanılacak bir yer mi? Allah’ın kırı… Hele bu yemekten sonraki saatler! Sabahleyin yemeğe kadar, akşamüstü… Kısacası, her zaman insan boğuluyor. Herkes, böyle birer köşede eziliyor. Kendimi bostan kuyusunda zannediyorum.”

Suad, kaşlarında endişeli bir kıvrımla, gözleri daha fazla karararak, kaç senedir bu aynı yerde, aynı hayatta, şikâyet için hiçbir neden görülmeden geçirilmiş mutlu günleri düşünerek susuyordu; bir ara, “Önceleri hiç böyle söylemiyordun,” demek istedi; fakat neye yarayacaktı? Ufak bir mazeret, sıradan bir sebeple geçiştirilmeyecek miydi?

“Bari sen git, oralarda kal, biraz eğlenirsin,” diyecek oluyordu; fakat beş senedir beraber bulunmaya, her şeyi beraber yapmaya o kadar alışmışlardı ki kocasına karşı kalbindeki derin bağlılığın etkisiyle fedakârlığa razı olup söylese bile onun, bunu fark ederek kırıldığını görerek daha rahatsız olacağını, yine yeminlerin başlayacağını, hiçbir şey değişmeyerek sadece görünüşte uğraşılmış olacağını düşünüyordu; çünkü asıl kabahatin köşkte olmadığını hissediyordu. Kabahat, şu sebebini düşününce kalbini sızlatan can sıkıntısında; ne kadar aşk ve bağlılıkla geçerse geçsin, beş senelik hayatın yıprattığı kalplerde; bu kalplerin, insan kalbinin eskimeye olan yeteneğindeydi. Ve o kadın, o acı düşünceyle başını eğip susarken Süreyya söyleniyor, şikâyet ediyordu.

Belki ellinci defa, “Ah, büyük babalarımız!” diyordu. “Anlaşılmaz hesaplarla bu cehennem köşelerinde bağ yapıp da gelip buraya kapanacaklarına ne olurdu şu İstanbul’u İstanbul eden güzel yerlere gitselerdi! Sonra bir babanın budalalığı bütün aileye geçen bir hastalık oluyor, bütün torunlar gelip onlar gibi bu köşelerde çile doldurmaya mecbur oluyor. Bağ, üzüm… İşte filoksera2 hepsini berbat etti ya… Yer, yer değil ki… Bak, babam elindeki avucundakini sarf etsin, bu veba hastalığına karşı koyabilir mi?”

Sonra birdenbire köpürerek, “Ah bu çöl!” dedi. “Şimdi farz et ki, Boğaziçi’nde veya meselâ adalardayız… Deniz yok mu deniz! En sıcak havalarda bile insana can verir. Serin… Mavi… Tatlı… Oysaki burada poyraz çıkacak diye ta saat sekizi, dokuzu beklemeli… Duman, duman… Hamam ocağı gibi! Sonra manzaranın darlığı, değişmez rengi… Düşün Suad: Bir sandalımız olurdu. Sabahları erken ya da akşamları geç vakit sen şemsiyeni kapardın, ben küreklere sarılırdım… Mehtap olsun olmasın, oranın geceleri ne güzeldir.”

Süreyya bunları söylerken hayallere dalıyor, gerçekten orada, denizdeymiş gibi zevk duyarak tarif ediyordu. Kocasının yerine düşünen Suad, “Ama mademki bu mümkün değil!” demek istedi; fakat yine kendini tuttu; kocasının havalandığı şu sıralarda bu söz, kanatlarını tutmak gibi olacak, fazla olarak bu imkânsızlık düşüncesi, onu yeniden kızdıracaktı. Bunu, Süreyya’nın kendisi söyledi, “Fakat işte mümkün olmuyor, babam razı değil; çünkü… çünkü istemiyor, sevmiyor; hepsi işte ondan! Eğer o istese biz mutlu olacağız… Bak, mutluluğumuza ne kadar önemsiz bir engel var.”

Sonra elini kaldırıp görünmeyen bir düşmanı tehdit eder gibi, “Ah, para!” diye söylendi.

Hiç olmazsa elli lira gerekliydi. “Elli lira…” diyor, sonra ümitsizliğe kapılarak, “Ve bunu bulmanın imkânı yok!” diye köpürüyordu. “İmkânı yok, elli lira bulmak mümkün değil! Yoksa ben şimdiye kadar seni bin kere kapıp götürürdüm.”

Suad: “Ah ne iyi olurdu,” diye sevindi.

Süreyya, başını çevirip karısının sevinçle parlayan siyah gözlerine bakarak devam etti:

“Ne mutlu olurduk Suad, ne mutlu olurduk… Hem asıl senin için, vallahi tamamen senin için istiyorum. Sen söylemiyorsun; fakat ben fark ediyorum ki gelip burada kapanmak seni kötü ediyor, bir kere havasızlık… Sıkıntı… Biz papaz değiliz ki bu manastırda yaşayalım.

Hayat; kalabalık, güzel hava içinde olur. Kalabalık içinde yalnız yaşamak, kalabalık içinde gezip beraber bir köşeye kaçmak, işte asıl zevk budur. İnsan, kalpleri birbirine bağlayan bu bağları o zaman anlar. Ben, seni ne kadar sevdiğimi başka kadınları gördüğüm zaman anlıyorum. Bazen rast gelip hatta senden güzel bulduğum kadınlara bakıyorum da hiçbirini senin kadar, senin gibi sevemeyeceğime kendi kendime yemin ediyorum. Sende bir şey var, öyle bir şey ki hiçbirinde rastlamıyorum. Öyle bir şey ki işte bütün endişelerim senin yanında yok oluyor. Ruhuma bir şifa, bir sakinlik geliyor. Dudaklarını gözlerime dokundurduğun zaman bütün canımın koşa koşa gelip toplandığını, orada seninle buluşmaktan mutlu olarak kaldığını hissediyorum. Hele şimdi bana öyle geliyor ki ben, dünyada senden başka hangi kadını alsaydım hiçbirisiyle senin gibi olamayacaktım; senin gibi böyle samimi, ruhuma kadar, böyle canıma kadar samimi…”

Böyle söylerken hemen dudaklarının yanında duran Suad’ın gözlerini öpüyor, elindeki elini kaldırıp dudaklarından ayırmıyordu. Suad, kocasının sözlerini dinleyerek susuyordu. Süreyya, bu elin ipek örgüsünü uzun uzun koklayarak bir inilti halinde, “Ah Suad!” dedi. “Sen de olmasaydın!”

Genç kadının mutlu ve soru sorar gibi sessizce bakan gözlerine girerek kalbinden kopan samimi bir sesle, “Sen de olmasaydın ölürdüm Suad,” dedi. Sesinde, bir hüzün titreyişi vardı.

Suad, sessiz ve heyecanlı duruyordu. Kocasının bu coşkun zamanlarında o, daima sessiz kalır; söylemek istediklerini böyle söyleyemediğinden birdenbire taşan bir arzuyla, kocasının boynuna sarılmak isteğiyle boğularak, sevgisinin ateşini ancak susarak hapseder ve ezilirdi ve hâlâ böyle yeni bir gelin gibi kızarıp, hislerini ne bir sözle ne bir tavırla gösteremediği zamanlar olurdu. Ruhundan heyecanla çıkan feryatları içine atardı; bu durum, kalbini, kocasına daha fazla sıcaklıkla bağlayarak ruhu, ona karşı böyle zamanlarda, kayaları parçalayıcı bir çağlayan coşkunluğuyla hücum ederdi. Şimdi, yine kendi kendine itiraf ediyordu ki bu anda Süreyya için hayatını isteseler, mutluluk duyarak verirdi. Beş senedir kendini ne aşkla sevdiğini, bir erkek olarak ne büyük fedakârlıklarla başka kocalara hiç benzemeyerek sadece kendini nasıl sevdiğini; bütün tavırlarına, bütün davranışlarına kendisi için nasıl bir şefkat, nasıl bir yumuşaklık vererek yaşadığını çok güzel fark ediyordu.

Çocukluk hayatı annesiyle babasının geçimsizlikleri içinde kahırlı geçtiği için her türlü düşüncenin üstünde bulduğu bu karı koca hayatı onu, sonsuz minnettar etmişti. Sözle o kadar ilgisi olmayanlara özgü içtenlik sayesinde yürüttüğü ince, derin düşünceleriyle bu ilişkinin ne gibi şeylerle ilgili olduğunu fark etmiyor değildi; hele ki eski ateşin gittikçe azaldığını, eski sıcaklığın her gün biraz daha soğuduğunu görüyor; inceleyici, şefkatli bakışlarıyla hepsini hissediyordu. Fakat aralarında bir şey hiç azalmıyor, daima artıyordu ki o da samimiyetti. Kocasının samimiyetinden hiçbir zaman şüphe etme ihtimali yoktu. Her gün, yine şüphe etmediği samimiyetinin bir gün öncekine göre daha da çoğaldığını görüyordu. O derecede ki evlendiklerinden bir sene sonrayı şimdi düşündükçe o zaman, bağlılıklarını doğrulamak için pek yeterli, pek güçlü gördüğü samimiyet derecesi bugünküne göre hiçti. Bugün, “O zaman nasıl emin olmuşum?” diyeceği geliyordu. O zamanın ateşi ve özleyişi bugün dağılmışsa da tedbirli, düşünceli bir kadın olduğundan bugünkü samimiyeti, öncekilere tercih ederek o dağılıştan dolayı ortaya çıkan hüznü gidermeye çalışıyordu.

Süreyya, parasızlıktan tekrar sızlanarak, “Bak!” dedi. “Bak Suad, elli lira insanı nelerden mahrum ediyor? Sonra biz de adamız değil mi? Karısını mutlu etmek için elli lira bulamayan erkek…”

Kocasını böyle aciz görmek istemeyen Suad, o öyle düşünmesin, güçsüz görünmesin diye, “Fakat ben seni böyle daha çok seviyorum,” dedi. “Herkes zengin olabilir; fakat senin gibi olamaz.” Sonra Süreyya’nın kederini dağıtmak için ekledi, “Mademki sen beni kapıp bir yalıya götüremiyorsun, bari ben seni alayım da balkona olsun çıkarayım… Gece o kadar güzel ki bundan yararlanmamak cinayet sayılır.”

Bu sırada bahçeden, gecenin bir köşesinden tiz, parlak bir kahkaha daha geldi. Suad, pencereye doğru yürüyerek, “Bak kız kardeşine… O hiç senin gibi düşünmüyor,” dedi. Süreyya da balkona çıkmıştı, orada bir hasır koltuğa düşer gibi oturarak, “Yanında Necib mi var?” diye sordu. Suad, öbür sandalyeden pelerinini almış örtünüyordu, gülerek cevap verdi:

“Galiba!”

“Kocası, babamın yanında değil mi? Tuhaf evlilik, tuhaf koca, tuhaf karı… Özellikle tuhaf karı!”

Suad gülerek, “Özellikle tuhaf koca!” deyince birbirlerine karşı fikirlerini savundular.

Süreyya’nın iddiasına göre her işte olduğu gibi bunda da babasının yanlış kararı sonucu kötü bir evlilik yapmış olan kız kardeşi Hacer, evliliğinin henüz ilk senesi olduğu halde kocasından soğuyarak aralarında, açık bir ilgisizlik hüküm sürüyordu. Fatin, her türlü düşüncenin üstünde bir efendi çıkınca bir kuş gibi şen, biraz ince ve hoppaca olan Hacer için bu, derin bir nefrete neden olmuştu.

Süreyya, tek tük ağaçlarla uzayıp, ta karşıki dağların eteğine kadar uzanan bağa doğru bakarak tekrar etti, “Çılgın kız! Zavallı Necib! Geldi geleli onun elinden çekmediği kalmadı. Geldiğine bin kere pişman olmuştur!”

Necib, Süreyya’nın halasının oğluydu. Köşke, ara sıra misafir gelirdi.

Ve Süreyya genç, güzel, zarif Necib’i düşünerek eniştesi Fatin Bey’i görüyor; yağlıymış gibi parlayan ensesi, yüzü, bir şeylerden yararlanmak ümidiyle daima yan bakan hilebaz küçük gözleri, biraz yüksek omuzlarının üstünde duran ve yemek yerken bir hayvana benzeyen öne eğilmiş büyük başıyla nasıl iğrenç bir kişi olduğunu kabul ederek Hacer’e hak vermek istiyordu. Fatin Bey ötede, gayretli bir aday gibi Beyefendi’nin gözüne girip evde demirbaş olmak için her şeyi yaparken uysal görünür gibi ateşli, titiz Hacer’in de Necib’i, üzüntüsüne bir intikam alma aracı yapmasından ürküyordu. Sonra dedi ki:

“Yok, bana öyle geliyor ki Fatin’in yerinde kim olsaydı Hacer yine böyle olacaktı. Onda hâlâ çocukluktan kalma bir afacanlık var ki artık mazeret falan kabul etmez. Onu gören okuldan kaçmış, komşu evinde oyun oynayan bir mahalle kızı zanneder.”

Suad, karşı çıktı:

“Oo, rica ederim bey, haksızlık etme! Hacer’i daima kabahatli görmeye o kadar alışmışsın ki, artık her ne yapsa kötü görüyorsun. Hele düşün, zavallı kız! O güldükçe bir şey beni tırmalıyor gibi geliyor.”

O sırada, Hacer’in düğünden önceki halini tarif etmeye başladı. Genç kızın anlattığı ve itiraf ettiği ümitlerini, isteklerini, bütün o genç kızların kadın olacakları zamana dair hayallerini anlattı. Sonra karşısında birden böyle devlet dairesinde otura otura, ihtiyar memurların arasında büyüyerek yaşlanmış, tembelleşmiş bir koca bulunca ne hale geldiğini gösterdi.

...
8

На этой странице вы можете прочитать онлайн книгу «EYLÜL», автора Mehmet Rauf. Данная книга. Произведение затрагивает такие темы, как «реализм», «взаимоотношения». Книга «EYLÜL» была издана в 2025 году. Приятного чтения!