Düşzamanı’nın ilk günlerinde, henüz Güneş yaratılmamışken, sırılsıklam âşık bir genç kızın sevdiği yakışıklıyla birlikte olması yasaklanır. Kız öfkeyle ormanın derinliklerine kaçar. Orada ne yemeğin ne de barınağın olmadığı çok ağır koşullarla karşılaşır. Kabilesi peşinde olduğundan, kendini daha da amansız koşulların içine atmak zorunda kalır.
Genç kızın ölmek üzere olduğunu ve uyuduğunu gören ataların ruhları, artık müdahale etmeleri gerektiğine karar verirler. Kızı yiyecek yemek ve ısınacak ateş bulabileceği göklere çıkarırlar. Kız uyandığında halkının üşüdüğünü ve karanlıkta olduğunu görür, ateşleri onlara gün boyu yetmemektedir. Ailesini özlese fakat onlara geri dönmeye can atsa da, artık göklere ait olduğunu ve ailesine de yardım etmesi gerektiğini anlar.
Ateşini olabildiğince büyütüp halkının ısınması için gün boyu sıcaklığını arttırır. Güneş’in yaratılışı ona öyle eşsiz bir mutluluk verir ki, onu her gün yeni baştan alevlendirip ailesinin hayatını kolaylaştırmaya koyulur.
Günlerden birgün, Düşzamanı’nın büyük avcısı Japara karısı ve oğlundan ayrılıp günlük avına çıkar. Onun yokluğunda, gezgin bir hikaye anlatıcısı olan Parukapoli, Japara’nın karısının karşısına çıkar, kadını büyüleyen muhteşem hikayeler anlatır. Kadıncağız hikayelere kendini öylesine kaptırır ki, suda debelenen oğlunun sesiyle ancak kendine gelir. Onu kurtarmak için koşar fakat iş işten geçmiş, çocuk çoktan boğulmuştur.
Kadın, oğlunun cansız bedenini kucaklayıp oturur ve bütün gün hüngür hüngür ağlayarak Japara’nın dönüşünü bekler. Olanları anlattığında kocası öfkesinden deliye döner ve onu çocuğun ölümünden sorumlu tutar. Silahını alıp karısını öldürür, sonra da Parukopoli’nin peşine düşer. İki adam dövüşür, ikisi de ağır yaralanır fakat galip gelen, hikaye anlatıcısını öldüren Japara olur.
Kabilesi tarafından azarlanan Japara, sonunda hatasını anlar. Karısının ve oğlunun ölüsünü arar fakat ikisinin de ortadan kaybolduğunu fark eder. Yaptıklarından vicdan azabı çeker ve ağıt yakıp ailesini alan ruhlara yeniden onlarla bir araya gelebilmek için yalvarır. Ruhlar isteğini kabul edip Japara’nın gökler dünyasına ailesini aramaya girmesine müsaade ederler fakat ceza olarak yapayalnız göklerde onları tek başına arayacaktır.
Rivayete göre, Japara’nın Parukopoli’yle olan dövüşünden kalma yara izleri hâlâ Ay’ın çizgilerinde durmaktadır. Ay da zaten onun ailesini ararken yaktığı ateşin yansımasıdır. Ay’ın yörüngesinin ve biçiminin değişmesi de zavallı Japara’nın sonsuz arayışının simgesidir.
Maoriler, Yeni Zelanda’ya (o zaman Aotearoa olarak bilinen) Polinezya’dan ilk defa M.S. 13. yüzyılda geldiler. Yeni Zelanda’daki Maori gelenekleri Aborjin Avustralyası’ndan tamamen farklıdır ve kitabın bu bölümünde ele alınmalarının sebebi coğrafi yakınlıklarıdır.
Maori geleneğinde geniş birçok tanrılı kabile yelpazesi vardır ve bu kabilelerin mitleri doğayla iç içedir. Maoriler’in ataları, Pasifik’i boydan boya dolaşarak Hawaii ve Fiji gibi ücra adalara dahi yerleşen Polinezya, Mikronezya ve Melanezyalılarla aynı soydan gelir. Bu eski göçebe geçmişleri Maorilerin denize saygıyla karışık bir hayranlık beslemelerini sağlamıştır ve onlara ait çoğu mitin seyahat, kayıp ve ayrılık gibi temaları olmasını da açıklar.
Maori mitolojisine göre Gök Baba Ranginui (Rangi olarak kısaltılır) ve Toprak Ana Papatuanuku (Papa olarak kısaltılır) dünyevi her şeyin atalarıdır. En başta hiçbir şey yoktur (tüm mitlerdeki ortak bir tema) ve bu karanlığın içinde Rangi ve Papa birbirlerine sarılıp milyonlarca yıl uzanırlar. Aralarındaki bağın meyveleri, tamamı erkek olan evlatlarıdır. Bu çocuklar, anne ile babaları arasına sıkışmış, onları çevreleyen karanlık dışında hiçbir şey olmadan yaşamak zorundadır.
Bu oğlanlar büyüdükçe, hazin kaderleri onları gitgide daha da öfkelendirmeye başlar ve anne ile babalarını nasıl ayıracaklarını tartışmaya koyulurlar. Savaş tanrısı ve kardeşlerin içinde en kavgacı olan Tumatauenga, anne ile babalarını öldürmek ister fakat neyse ki kardeşler orman tanrısı Tane-mahuta’nın, anne ile babayı zorla ayırma planında karar kılarlar.
Her biri Rangi ve Papa’yı ayırmayı denerler fakat çabaları fayda etmez. İş yine Tane-mahuta’ya düşer. Tane-mahuta, muazzam kudretiyle göğü yerden ayırarak dünyaya ilk ışık huzmesini ve şafağı getirir. Bu ayrılıkla yıkılan Rangi gözyaşlarını kederli yağmur damlaları olarak yeryüzüne yağdırır, nehirleri ve gölleri oluşturur. Anne ile babanın ayrılığında kardeşlerin her biri ayrı bir görev edinir. Her şeyin olduğu gibi sürmesini istemiş olan rüzgar tanrısı Tawhirimatea gökyüzünde teselli bulup kardeşi Tane-mahuta’nın ağaçlarını fırtınalı gücüyle sarsar. Deniz tanrısı Tangaroa, Tawhirimatea’nın öfkesinden kaçıp okyanuslara sığınır.
Çiftin ayrılığının yası bugün bile hissedilebilir: Rangi üzgün üzgün ağlamaya devam eder, yeryüzüne yağmurlar yağdırır. Ayrıldığı karısı Papa ise yer sarsıntılarıyla toprağı yarmaya, böylece aralarındaki mesafeyi ortadan kaldırmaya çalışır. Fakat ikisi de sonsuza kadar ayrı kalırlar.
Maori Tanrılarının Soy Ağacı
Tangaroa’nın denize kaçışı, özellikle de ailesi arasında kargaşa yaratır. Tangaroa’nın oğlu ve sürüngenlerin, köpekbalıklarının, kertenkele ve vatozların atası olan Punga, babasının ardından denize gider. Punga’nın iki oğlundan sadece biri, balıkların atası Ikatere, babasının izinden denizin derinliklerine dalar. Punga’nın diğer oğlu ve sürüngenlerin atası olan Tu-te-wehiwehi, kendini kuru topraklara bağlanmış halde bulur ve ormanlara sığınır. Bu nedenle deniz Tane-mahuta’yla zıtlaşmaya ve kendi soyundan gelenlerle buluşabilmek için toprağı aşındırmaya devam eder.
Ahşap oyma sanatı Maori geleneğinde önemli bir yere sahiptir ve Maori halkının ve kültürünün adeta kaydını tutmuştur. Bu nedenle mitolojiyle heyecan verici bir geçmişi olması da şaşırtıcı sayılmaz.
Rua-te-pupuke isimli önemli bir şahsın küçük oğlu olan Te Manu denize açıldığı birgün Tangaroa tarafından yakalanır. Rua, umutsuzluk içinde oğlunun peşine düşer. Tangaroa’nın evine varan Rua, evin incelikli ahşap oymalarla kaplı olduğunu görür. Bunların arasında kendi oğlu da sanki bir duvar süsü gibi tavandan asılı durmaktadır. Rua büyük bir öfkeye kapılıp Tangaroa’yı öldürmeye karar verir fakat yaşlı bir kahya olan Hine-matikotai ona eve girip tüm çatlak ve aralıkları, içeri ışık giremeyecek şekilde tıkamasını önerir. Rua eve girdiğinde evde daha da fazla oyma olduğunu fark eder, bunlar evin dışındaki oymaların aksine birbiriyle konuşur gibi durmaktadır. Rua bu oymalardan yardım ister ve onlar da planı uygulamaya razı gelirler.
Mürekkeple Yazılı
Maori ahşap oymalarının incelikli, özel tasarımları bugün tüm dünyada “kabile” dövmelerde yaşatılmaktadır.
Ertesi sabah ortalık derin bir sessizliğe gömülüdür. Tangaroa, oğlu, torunu ve diğer tüm balıklar uyanmaya çalışırlar ama nafiledir, çünkü her seferinde karanlık onları tatlı bir uykuyla kandırır. Rua’nın intikamı için koşullar hazırdır. Tangaroa’nın evinin önünde bekleyen Rua, evi ateşe verir. Alevler içindeki binadan Kanae (tekir balığı) ve Maroro (uçan balık) gibi kaçanlar olur, fakat balıkların çoğu evin içinde can verir. Rua da felaketten kaçmayı başaranlar arasındadır. Dışarıdaki oymaların bir kısmını alır ve bu ‘dilsiz’ sanatı insanlığa getirir.
Ahşaptaki incelikli desenlerin balık pullarından esinlendiği rivayet edilir. Bu durum Tangaroa’nın onlarla özdeşleştirilmesini açıklayabilir. Rua’nın oğlunun öldürülmesinin anısına, Maori’deki evlerin çatısında dışarıdan girmek isteyenlere karşı bir koruma olarak gargoyle1 tarzında (tekoteko olarak adlandırılan) bir erkek çocuk bulundurulur.
Tumatauenga, Rangi ve Papa’nın evlatları arasında en kavgacı olandır. Annesiyle babasını ayırmak ve dünyayı ışığa kavuşturmak için onları öldürmek ister. Kardeşi Tane-mahuta’nın daha akla yatkın planı kabul edilse de Tumatauenga’nın kavgacı konuşmaları son bulmaz.
Kardeşlerinin davranışlarına karşılık Tumatauenga, kuşları (kardeşi Tane-mahuta’nın çocukları) yakalamak için kapanlar; balıkları (kardeşi Tangaroa’nın çocukları) yakalamak için ağlar; ekinleri (kardeşi tarım tanrısı Rongo’nun meyveleri) biçecek aletler yaratır. Bu sayede Maoriler rahatlıkla -her ne kadar bu hayvanlar tanrıların çocukları da olsa- et, balık ve sebze yiyebilirler. Tumatauenga’nın kendisine boyun eğdiremediği tek kardeşi rüzgar tanrısı Tawhirimatea’dır. Tawhirimatea, kötü havalarla huysuzluğunu göstermeye bugüne kadar devam etmiştir.
Tumatauenga çok itibarlı ve önemli bir tanrıdır, çünkü insanların ekin ekip balık yiyerek toprak ve denizden yararlanabilmesine imkan sağlamıştır.
Rangi, Papa ve onların nevi şahıslarına münhasır evlatlarından kuşaklar sonra, pek çok kahramanlığı anlatılan Maui adında bir Yarı Tanrı dünyaya gelir. Bu Yarı Tanrı, henüz küçük bir çocukken ağabeylerinin kanoyla balık avlamaya gidip sepet dolusu balıkla dönmelerini kıskançlıkla izler. Her gün onlarla gitmek için yalvarsa da reddedilir, yaşının küçüklüğü ve boyu alay konusu olur. Maui bu alaylara pabuç bırakmamak için oturup (karakia adında) geleneksel bir Maori büyüsünü kullanarak oltasına olağanüstü bir kuvvet bahşedilmesi için gizlice dua etmeye koyulur.
Birgün Maui, ağabeyleri denize açılmadan önce kanoya gizlenir. Kıyıdan iyice uzaklaştıklarında ortaya çıkıp onları şaşırtır ve o yanlarındayken her zamankinden daha fazla balık tutacaklarına söz verir. Ağabeyleri oltalarını denize atınca karakia’sını tekrar eder ve küçük kano kısa sürede balıkla dolar. Sonra sıra Maui’ye gelir. Ninesinin çene kemiğinden yapılmış sihirli çengelde yem olarak kendi kanını kullanır ve dualar okuyarak oltayı Tangaroa’nın dünyasının derinliklerine fırlatır. Olta ipi gerildiğinde, Maui’nin gerçekten büyük bir av yakaladığı belli olur. Güçlü balık kanolarını bir o tarafa bir bu tarafa sürüklemekte, Maui’nin ağabeyleri ipi kesmesi için ona yalvarmaktadır. Fakat Maui oltasına sıkıca yapışır ve ancak “devasa bir balık” olarak tanımlanabilecek avını çeker.
Ağabeyleri balığın başında beklerken, Maui Hawaiki’deki halkına gidip (Maori halkının mitsel vatanı, Hawaii ile aynı kelime kökünden gelmektedir) balığı eve taşımak için yardım ister. Fakat kanoya geri döndüklerinde Maui
О проекте
О подписке
Другие проекты
