Читать книгу «Foma» онлайн полностью📖 — Максима Горького — MyBook.

“Bre, ere, dre”ye geldiklerinde, bu heceleri okurken uzun süre gülmekten kendini alamadı gerçi ama çok çabuk kavradı işi. Nitekim birkaç gün sonra, Zebur’un ilk bölümündeki ilk mezamiri sökmeye başlamıştı bile:

“Rezillerin öğüdüne uymayana ne mutlu!” Yeğeninin başarısı karşısında hayranlık duyan hala, durmadan tekrarlıyordu artık:

“Tamam yavrum, öyle olacak! Çok güzel Foma, çok güzel!”

Oğlunun hünerlerini günü gününe öğrenen İnyat’sa, “Sen bir harikasın Foma!…” diyordu. “Baharda Astrahan’a götüreceğim seni bak, sonbaharda da okula gideceksin.”

Çocuğun hayatı, tıpkı bir topun bir yamaçtan yuvarlanması gibi, kolayca devam ediyordu ileri doğru akmaya. Şimdi öğretmen rolünü de yüklenmiş olan halası, aynı zamanda oyun arkadaşıydı Foma’nın. Ve hele Luba Mayakin eve geldiğinde, ihtiyar kadın tamamıyla kimlik değiştiriyor ve çocukların yanında en az onlar kadar çocuk oluyordu. Saklambaç ve körebe oynuyorlardı üçü. Anfisa, gözleri bağlı, kolları öne doğru uzanmış bir hâlde, ihtiyatla ilerliyordu odada ama yine de tosluyordu sandalyelerle masalara veya “Ah maskaralar! Nereye gitti bunlar, hangi deliğe girdi bu haydutlar!..” diye söylenerek bütün gizli köşeleri bir bir arıyordu.

Keyiflerine diyecek yoktu çocukların. Olanca gücü ve bilgisiyle çocukların yolunu aydınlatan o yaşlı hayatın güneşi, bu aşınmış, yıpranmış ama ruhu genç kalmış vücudu sevince boğuyor, sevgiyle ışıldatıyor ve güzelleştiriyordu.

Erkenden borsaya giderdi İnyat, bazen bütün gün görünmezdi; geceleri çoğunlukla belediye meclisine veya dostlarını ziyarete ya da kim bilir nereye yollanırdı. Bazen sarhoş dönerdi eve. Böyle zamanlarda Foma kaçardı ilkin babasından ve gizlenirdi. Ama sonra alıştı, hatta babasının bu hâlini ayık hâlinden daha sevimli bulmaya başladı; daha sade, daha iyi oluyordu babası böyle zamanlarda, üstelik biraz gülünç de oluyordu… Vakit geceyse, borazan sesin gürültüsüne daima uyanırdı çocuk:

“Anfisaaa! Sevgili hemşirem benim! Bırak da oğlumun yanına bir gideyim, mirasçımın yanına… Bırak beni!”

Ama hala, kınayan ve ağlamaklı bir sesle onu bu kararından vazgeçirmeye çalışırdı:

“Defol buradan, defol Allah aşkına! Git de yatağında sız, pis şeytan, cehennem zebanisi! Şunun hâline bakın Allah aşkına, nasıl da içmiş! Leş gibi kokuyor vallahi! Ağarmış saçlarından da utanmıyor üstelik…”

“Anfisa! Oğlumu göremeyecek miyim ben şimdi? Şöyle hemen bir kaçamak bakışla olsun?..”

Foma, halanın, babasını bırakmayacağını bilirdi ve onlar tartışırken uyur kalırdı.

İnyat, öğleden sonraları eve sarhoş geldiğinde ise kocaman elleriyle oğlunu kapar, havalandırırdı derhâl; odanın bir ucundan öbür ucuna koşturup neşeli ve çarpık bir sesle sorardı:

“Foma! Söyle ne istersin? Konuş! Şeker mi? Oyuncak mı? Dile benden! Şu yeryüzünde sana alamayacağım hiçbir şey yoktur, anlıyor musun?… Milyonlarım var benim! Daha da olacak. Olacak anlıyor musun? Ve hepsi ama hepsi senindir…”

Ve bütün şevki birden, şiddetli bir rüzgârın çarpıp da bir mumu söndürmesi gibi sönerdi. Ürpermeye başlardı yüzü, gözleri yaş dolar ve kıpkırmızı kesilir, dudakları korkulu bir gülümseyişle gerilirdi. Sorardı ürke ürke:

“Anfisa! Bu oğlan ölecek olursa ne yaparım ben?”

Ve kudurgan bir öfkeye kapılırdı bu sözler üzerine. Gözleri odanın karanlık bir köşesine vahşice dikili, “Her şeyi yakar kavururum!” diye kükrerdi. “Taş üstünde taş komam! Harabeye döndürürüm her yeri!”

Hemen azarlamaya koyulurdu Anfisa:

“Yeter, pis canavar, yeter! Korkudan dilini mi yutturmak istiyorsun çocuğa? Hasta mı etmek istiyorsun yoksa oğlanı?”

İnyat’ın hemen oradan uzaklaşması için bu kadarı yeterdi. Kekelerdi aceleyle giderken:

“Anladık, tamam!… Gidiyorum işte, gidiyorum ben… Ama sen de bağırma öyle!.. Korkutacaksın çocuğu… Bu sefer sen ürküteceksin…”

Ama Foma bir hastalanmaya görsün, babası bütün işlerini yüzüstü bırakıp artık evden çıkmaz oluyor ve hem kız kardeşini hem oğlunu saçma sapan bir soru ve öğüt yağmuruna tutarak, gözlerinde korkulu bir karanlık, sabahtan akşama kadar inleyerek odayı arşınlıyordu.

“Ah Anfisa ah!..” diye içini çekiyordu. “Beni anlamanı isterim. Bu çocuğa bir şey olursa, bütün hayatım yıkıldı gitti demektir! Boşu boşuna yaşamış olacağım, anlıyor musun, boşu boşuna!..”

Bu türlü sahneler ve babasındaki ani mizaç değişiklikleri başlangıçta çocuğu ürkütüyordu. Ama çabucak alıştı Foma bütün bunlara ve pencereden bakınca, babasının kızaktan sallanarak indiğini görür görmez, en ufak bir heyecana kapılmadan, “Hala!” diye sesleniyordu artık içeriye. “Bak yine babam sarhoş geliyor!”

Bahar nihayet geldi. Ve İnyat sözünde durarak, oğlunu da aldı gemisine. Böylece, Foma’nın önünde yepyeni bir hayatın ufku açılıyordu.

Tüccar Gordeyev’in hızlı, sağlam ve güzel römorkörü “Yermak” akıntıya iniyor işte. Her iki bordadan da Volga kıyıları seğirtiyor onunla buluşmaya. Baştan başa güneşle yıkanmış olan sol kıyı, yemyeşil muhteşem bir halı hâlinde gökyüzünün başladığı yere kadar uzanıyor; sağ kıyı ise, ormanlarla kaplı sarp yamaçlarını göğe tırmanmak ister gibi uzatıp, sakin ve mağrur bir şekilde kayboluyor.

İki kıyının arasında ki geniş bağırlı ırmak, olanca ihtişamıyla yayılıyor. Gürültüsüz, acelesiz, güvenle akıyor suları. Sağ kıyıdaki yamaçlar siyah gölgeler hâlinde yansıyor; sol kıyı boyunca kum yığınları altın şeritleriyle, geniş çayırlar yeşil kadifeleriyle süslüyor ırmağı. Yer yer, tepelerin üzerinde ya da ovada köyler beliriyor; pencere camlarında ve saman damların ipeği üzerinde ışıldıyor güneş; kiliselerin haçları parlıyor ağaçların yeşili arasında; yel değirmenlerinin gri kanatları tembel tembel dönüyor; bir fabrikanın bacasından yükselen duman, gökyüzüne doğru kıvrılıyor yavaş yavaş. Mavi, kırmızı, beyaz gömlekli bir alay yumurcak kıyıda toplanmış, ırmağın sessizliğini yırtan gemiyi çığlık çığlığa uğurluyorlar ve ayaklarını yalıyor pervanenin kanatlarından fışkıran neşeli dalgalar. İçlerinden bazıları bir kayığa doldular işte, dalgaların üzerinde bir oraya bir buraya sallanabilmek için akıntının ortasına doğru kürek çekiyorlar. Ağaç tepeleri çıkıyor sudan, kabaran sularla sürüklenmiş kocaman ağaç demetleri bunlar; dalgaların arasında birer ada gibi duruyorlar. Derin bir iç çekişi andıran hüzünlü bir türkü yükseliyor kıyıdan:

“Ooooh, ooooh, biraz dahaaa!..”

Dalgasıyla köpüğe boğarak aşıyor gemi kayığı. Birden çoğalan dalgaların sarsıntısıyla titriyor yumurcaklar; bacaklarını ayırıp denge sağlamaya çabalayarak gemiye bakıyor, gülüyor ve anlaşılmaz bir şeyler haykırıyorlar. Güzel besili bir inek yürüyor ırmak boyunca; sırtındaki sarı kalaslar altın gibi pırıldıyor, yansıyor bulanık sularında baharın. Bir yolcu vapuru geliyor karşı taraftan düdüğünü öttürerek; düdüğün boğuk yankısı, ormanı aşıp sarp kıyının geçitlerine doğru uzaklaşarak ölüyor, iki geminin dümen suyu çatışıyor ırmağın ortasında, dönüp gemilere çarpıyor sular, gemiler yalpalanıyor.

Ufak vadilerle yarılmış kıyının tatlı yamaçlarında, güz buğdayının yeşil halısı, dinlendirilen toprakların kahverengi ve ilkbahar buğdayı için sürülmüş toprakların siyah şeritleri yayılmış uzanmakta. Tarlaların üzerinde kuşlar, gökyüzünün masmavi perdesine dağılmış ufak noktalar hâlinde uçuşuyor; bir sürü otluyor ileride, uzaktan bakınca bir oyuncak diyeceği geliyor insanın; kancasına yaslanmış olan çoban, küçücük bir silüet hâlinde, ayakta ırmağa bakıyor.

Göz alıcı bir ışık, sınırsız bir uzay ve sonsuz bir hürriyetten ibaret her şey; ortalığa yemyeşil otlakların sevinci, masmavi gökyüzünün berraklığı hâkim. Suyun sakin sakin akışında, zapt edilmiş bir kuvvetin varlığı hissediliyor; gökte cömert mayıs güneşi, har vurup harman savururcasına saçıyor ışınlarını; çamların muhteşem kokusuyla ve yaprakların tazeliğiyle doluyor hava. Kıyılar, güzelliklerini bir okşayış gibi sundukları gözlere ve ruha durmaksızın yepyeni tablolar taşıyarak, gemiye doğru hızla ilerliyor.

Her şeyde yavaşlığın damgası okunuyor: Her şey, tabiat ve insanlar, acemice ve tembelce yaşıyor; ama bu gevşekliğin ardında henüz kendi bilincine ermemiş, arzu ve amaçlarını henüz açıkça belirlememiş yenilmez bir kuvvet var sanki… Ve bu mahmur hayattaki bilinç yokluğu, kaçınılmaz bir keder gölgesi düşürüyor bütün o güzelim sınırsızlığa. Sabırlı bir boyun eğiş, daha canlı bir şeyi sessizce bir bekleyiş var evrende; guguk kuşlarının rüzgârla kıyıdan gelen ve ırmağın üzerinde bir süre asılı kalan çığlıklarında bile hissediliyor bu bekleyiş… Hüzünlü türküler, yardım yakarıyor gibi… Zaman zaman umutsuzluğun amansız ahengine bürünüyor türküler… Irmak bu umutsuzluğu derin iç çekişlerle cevaplandırıyor… Ve düşünceli düşünceli salınıyor uçları ağaçların… Uçsuz bucaksız bir sessizlik dalgalanıyor…

Foma, kumanda köprüsünün üzerinde, babasının yanında geçiriyordu bütün gününü. Sessizce, gözlerini iri iri açarak, kıyının tükenmek bilmez manzarasını seyrediyordu hep. Ve masallardaki büyücülerle yiğit kahramanların yaşadığı harikalar diyarındaki o geniş gümüş yolda ilerliyormuş gibi geliyordu ona.

Gördüğü şeyler hakkında sorular soruyordu zaman zaman babasına. İnyat severek ve kesinlikle cevap veriyordu oğluna ama cevapları Foma’nın katiyen hoşuna gitmiyordu: Onu temelden ilgilendiren ya da derhâl kavrayabileceği hiçbir şey yoktu bu cevaplarda; asıl işitmek istediği şeylerden hiçbirini bulamıyordu. Bir defasında, göğüs geçirerek babasına dönmüş ve “Anfisa halam senden çok daha iyisini biliyor!..” demişti.

İnyat gülümseyerek sormuştu:

“Söyle bakalım ne biliyor Anfisa?” Yürekten bir imanla cevap vermişti Foma:

“Her şeyi.”

Çünkü o harikalar diyarından eser yoktu önünde. Buna karşılık ırmağın kıyılarında sık sık şehirler beliriyordu, hepsi de Foma’nın yaşadığı şehre benzeyen şehirler. Kimisi daha büyük, kimisi biraz daha küçüktü ama hepsindeki insanlar, evler ve kiliseler, tıpatıp kendi şehirlerindeki gibiydi. Babasıyla birlikte çıkıp dolaşıyordu bunları bir bir, ama hiçbir vakit tam doymuyor, yorgun ve suratı asılmış olarak dönüyordu gemiye.

“Yarın Astrahan’a geliyoruz…” dedi nihayet bir gün İnyat.

“O şehir de bütün öteki şehirler gibi mi?”

“Gayet tabii!.. Nasıl olsun isterdin ki?”

“Peki sonra, daha ileride? Hiçbir şey yok mu daha ileride?”

“Deniz var… İsmi Hazar Denizi.”

“Denizin içinde ne var peki?”

“Balık var koca aptal, başka ne olur!”

“Kitece kenti suyun üzerinde dururdu ama…”

“Bak o mesele başka! Kitece kenti… Unutma ki sadece adiller yaşardı orada.”

“Denizin üstünde o adil şehirlerden yok mu hiç?”

“Hayır yok…” dedi İnyat.

Kısa bir sessizlikten sonra, açıklama ihtiyacıyla ekledi:

“Deniz suyu tuzludur çünkü, içmeye gelmez.”

“Peki ya denizin öbür kıyısında? Orada da yine toprak mı var hep?”

“Elbette! Deniz dediğin, kocaman bir tas gibidir. Etrafının hep kara olması şart…”

“Öbür kıyıda da yine hep şehirler mi var?”

“Hep şehirler var tabii… Yalnız orası bizim toprağımız değil artık, İranlıların toprağı… ‘Şeftali, kayısı, Şam fıstığı!..’ diye çağrışan Acem kadınlarını gördün değil mi çarşıda, hatırlıyorsun değil mi?

“Gördüm evet…” demişti Foma ve düşünceye dalmıştı.

Bir defasında da, “Yine bir alay toprak mı var hep?” diye sordu babasına.

“Toprak, çocuğum, alabildiğine çoktur, bitip tükenmeyecek kadar çok!

“Bütün bu toprakta her şey böyle birbirinin aynı mı?”

“Her şeyden kastın ne bakalım?”

Şehirler ve her şey işte…

“Gayet tabii.. Her şey birbirinin aynıdır daima.” Bu tür birkaç konuşmadan sonra çocuk, siyah gözlerinin soran bakışlarını daha seyrek olarak ve daha az dikkatle dikmeye başlamıştı uzaklara....

Gemideki tayfalar Foma’yı seviyordu; o da bayılıyordu güneş ve rüzgârdan yanmış, kendisiyle durmadan şakalaşan bu levent yapılı delikanlılara. Av aletleri hazırlıyorlardı ona, ağaç kabuklarından küçük kayıklar yontuyorlardı; onunla birlikte çocuk olup oynuyor ve gemi demir atıp da İnyat iş için şehre indiği zamanlar onu kıyıda gezdiriyorlardı. Çoğu zaman babası hakkında homurdandıklarını işitirdi Foma, ama buna kulak kabartmaz, kabartsa bile hiçbir vakit yetiştirmezdi babasına söylenenleri. Ama gemiye Astrahan’da odun yüklendiği gün, makinist Petroviç’in şöyle dediğini işitti Foma:

“Yine bir alay kereste yığdı gemiye, ne ahmaklık ya Rabbi! Güverte neredeyse su alıncaya değin yüklüyor, sonra basar küfrü ama. ‘Makineyi perişan ediyorsun,’ der. ‘Durup dururken yağ yakıyorsun!..’ İşin yoksa dinle artık…”

Ak saçlı sert bir adam olan kılavuz, “O deva bulmaz cimriliği tuttu yine…” diye atılmıştı. “Odun burada ucuz ya, sineğin yağını çıkartacak neredeyse mübarek!.. Cimriliğine payan yoktur, bilmez değilsin…”

“Cimri…”

Art arda tekrarlanan bu söz, Foma’nın belleğinde iyice yer etti ve akşam babasıyla yemek yerken sordu birden:

“Baba?”

“Ne var?”

“Sen cimri misin?”

Ve sorulunca, kılavuzla makinistin konuştuklarını olduğu gibi aktardı babasına; İnyat’ın çehresi kararmış, gözlerinde bir öfke parlar gibi olmuştu. “Yaaa, demek böyle!…” demişti başını sallayarak. “Seni ilgilendirmez bu, anladın mı… Onları dinlemeyeceksin! Sana göre arkadaş değil onlar, fazla yaklaşma! Sen efendisisin onların, onlar da senin hizmetçilerin… Bunu iyice yerleştir kafana! Sen ve ben istemeye görelim bir, baştan sona hepsini fırlatır atarız kıyıya. Aslında metelik etmez hiçbiri; şöyle bir el çırpınca binlercesini bulursun, köpek gibidirler. Anlıyor musun ha? Benim hakkımda bir alay kötülük yumurtlarlar hep; sebebi, mutlak efendileri oluşumdur… Benim mutlu ve zengin oluşumdan geliyor bütün bunlar; bütün dünya kıskanır zengin adamı. Mutlu kişi, herkesin gözünde bir düşman gibidir…”

İki gün sonra yeni bir makinistle, bir yeni kılavuz biniyordu gemiye. Foma sordu:

“Yakob nerede baba?”

“Hesabını gördüm onun… Kovdum.”

“Neden?”

“Nedeni gün gibi belli…”

“Peki ya Petroviç?”

“Onu da defettim.”

Babasının bu kadar hızla tayfa değiştirebildiğini görmek pek hoşuna gitmişti Foma’nın. Babasına gülümsedi ve hemen güverteye koştu; yere oturmuş, saplı paçavra yapmak için bir halatın düğümlerini çözmeye uğraşan bir tayfaya yaklaşarak, “Yeni bir kılavuzumuz var artık, biliyor musun?” dedi.

“Biliyorum tabii… Günaydın Foma İnyatiç! İyice uyuyup güzelce dinlendin mi bakalım?”

“Makinist de yeni ama…”

“Makinist de evet… Arıyor musun Petroviç’i?”

“Hayır.”

Bir an durduktan sonra ekledi:

“Hakaret ediyordu babama.”

“Ooo! Babana hakaret mi ediyordu? Yok canım!”

“Ama ben kendi kulaklarımla işittim hakaret ettiğini…”

“Yaa… Öyleyse baban da işitmiştir şüphesiz?”

“Babam işitmedi hayır, ona ben söyledim…”

“Demek sen söyledin…” diye mırıldandı tayfa ağır ağır.

Ve susup işine döndü.

“Babam da bana dedi ki: ‘Burada efendi sensin, istersen hepsini kovabilirsin bunların.’”

Elle tutulur bir kendini beğenmişliğe kapılmış olan çocuğa, karanlık bir bakış attı tayfa:

“Doğrudur…” dedi.

1
...
...
9