Читать книгу «Foma» онлайн полностью📖 — Максима Горького — MyBook.
cover

Elini uzatmış, çevresindeki duvarları, mobilyaları göstermişti. İnyat bu sözlere aldırış etmemişti:

“Yanılıyorsun!.. Buradaki her şey kesinlikle gerçektir… Bütün bu eşyalar sağlam ve pahalı şeyler, bak… Ama sen isteyecek olursan hepsini yakar, satar, dağıtır, baştan başa yeni şeylerle donatırım burayı! İster misin?”

“Ne işime yarar ki?” demişti Natalya sakin bir sesle.

Bu kadar genç ve sağlam yapılı olan karısının, hiçbir şey istemeksizin, dünyanın dışında, uyur gibi yaşamasını aklı almıyordu bir türlü. Kendince onu avutmaya çalışıyordu:

“Bekle biraz… Bekle hele görürsün: Bir oğlan vereceksin bana ve tamamıyla değişik bir hayatın olacak. Seni üzen, tasasızlık, anlıyor musun; erkek evlat sana bir alay tasa getirecektir… Bana nur topu gibi bir erkek doğuracaksın, öyle değil mi?”

Natalya başını eğerek cevap vermişti:

“Tanrı ne isterse o olur.”

Bir gün geldi, karısının bu mizacına sinirlenmeye başladı İnyat:

“Hey, muhallebi çocuğu!.. Ne var ki yine burnunu diktin yere? Şuna bak sırça üzerindeymiş de kırmaktan korkuyormuş gibi yürüyor, adam öldürmüş gibi bir hâli var ya Rabbi! Sencileyin aslan yapılı bir kadın, hiçbir şeyden zevk almasın olur mu be! Aptal mısın nesin!..”

Bir keresinde, içkili bir gece dönüşünde hırsla okşamaya girişti karısını; ama Natalya’nın sakındığını fark edince birden öfkelenip haykırdı.

“Sersemliği bırak Natalya, ayağını denk al!” Natalya, gözlerinin içine bakarak sordu sakin bir sesle:

“Yoksa ne olur?”

Bu sözler ve o gözü pek bakış, İnyat’ı kudurtmaya yetmişti.

“Ne!..” diye kükreyerek üzerine yürüdü karısının.

Ama Natalya, gerilemek şöyle dursun, gözünü bile kırpmadan bekleyip, “Dövmeye mi niyetlendin beni yoksa?..” dedi o çıldırtıcı sakin sesiyle.

İnsanları daima titretmeye alışık olan İnyat, bu sükûn karşısında önce afalladı, sonra da hakarete uğramış saydı kendini ve elini havalandırıp bağırdı:

“Gör de bak bakalım neye niyetlenmişim!..” Natalya en ufak bir telaşa kapılmadan, ama tam zamanında bir çekilmeyle tokadı savuşturdu, sonra elini yakalayıp itti kocasını ve sesini yükseltmeden konuştu:

“Bana bir daha el kaldır, yanıma yaklaşamazsın! Müsaade etmem buna!”

Bıçak kesilen iri mavi gözlerinde sert, amansız bir parıltı uyanmıştı. Sarhoşluktan eser kalmamıştı İnyat’ta: Natalya’nın da kendisi gibi vahşi bir hayvan olduğunu ve aklına koyduğu takdirde, ölünceye dek dayak yese de, onu yanına yaklaştırmayacağını bir bakışta anlamıştı.

“Vay kutsal rahibe vay!..” diye kükreyip çıktı odadan.

Ama bir tek kere gerilemişti önünde, ikinci bir kere gerilemek söz konusu değildi: Bir kadının, üstelik de karısının, önünde eğilmemesine katlanamazdı İnyat; kendi gözünde küçük düşerdi! Öte yandan da, karısının hiçbir alanda gerilemeyeceğini ve aralarında inatçı bir mücadelenin başlamış bulunduğunu hissediyordu. Nitekim ertesi gün endişeli bir merakla Natalya’yı gözlerken, “Çaresiz artık!..” demişti kendi kendine. “Ok yaydan çıktı, kimin kazanacağını yakında anlarız.”

Zaferi bir an önce tatmak için, hemen mücadeleye atılma arzusu kabarıyordu içinde.

Ama dört gün sonra, Natalya Fominişna kocasına gebe olduğunu bildirdi. Sevinçten ürperdi İnyat, sımsıkı sarıldı ona ve boğuk bir sesle, “Nataşa…” dedi. “Eğer bir oğlansa bu… eğer bir oğlan dünyaya getirirsen, ağırlığınca altın saçarım üzerine! Ama bu bir şey değil! İşte açıkça söylüyorum: Kulun kölen olurum senin! Kulun kölen, anladın mı! Uzanırım ayaklarının altına, istediğin kadar çiğnersin beni…”

Alçak sesle ama kelimeleri teker teker söyleyerek cevap verdi Natalya:

“Bu bize bağlı değil ki, Tanrı’ya kalmış bir iş…”

Acı bir sesle, “Evet Tanrı’ya kalmış!..” diye haykırdı İnyat ve hüzünle başını önüne eğdi.

O andan itibaren de karısına, küçük bir çocuğa bakar gibi özenle bakmaya başladı. Sertliğe bürünmüş bir şefkatle ikide bir çıkışıyordu artık:

“Niye öyle pencerenin yanına oturdun bakayım sen? Dikkat etmelisin kendine, cereyan var, yine hastalanacaksın… Dörder dörder inme merdivenleri, sarsacaksın… Öyle iki lokmayla insan doyar mı hiç, biraz daha ye, zorla ye, bir kişi değilsin sen, iki kişisin artık!”

Bir kat daha içine kapanık ve sessiz kılmıştı gebelik Natalya’yı; taşıdığı yeni hayatın nabzını dinler gibiydi. Buna karşılık dudaklarındaki gülümseyiş daha bir berraklaşmış ve bazen gözlerinde, şafağın ilk ışıkları gibi ürkek ve zayıf, yeni bir parıltı uyanır olmuştu.

Doğum anı gelip çattığında, bir sonbahar sabahının ilk saatleriydi; karısının ilk ızdırap çığlığıyla sapsarı kesildi İnyat, bir şeyler söylemek istedi Natalya’ya, ama sadece bir el işareti yapabildi ve onu kıvranır bırakıp aşağıya, annesinin sağlığında ibadet yeri olarak kullandığı küçük odaya indi. Votka getirtti kendine, masaya kurulup suratını astı ve içmeye koyuldu, ama kulağı dışarıdaydı hep. Odanın bir köşesinde, ufak bir lambanın ışığında, ikonların kayıtsız ve karanlık yüzleri seçilmekteydi. Yukarıda, tepesindeyse, sürekli bir hareket vardı; ağır bir şeyleri sürüyorlardı tabanda; kap kacak şıngırtısı geliyor, telaş içinde inip çıkanların adımlarıyla gıcırdıyordu merdiven… Her şey hızla, aceleyle yapılıyordu ama yine de geçmek bilmiyordu zaman… Boğuk sesler takılıyordu İnyat’ın kulağına:

“Bu şekilde kurtulamaz, imkânsız… Birisini kiliseye koşturalım da Çar kapılarını açsınlar…”

İnyat’ın bulunduğu odanın yanındaki odaya, ailenin gediklilerinden Vasuşka girmişti bu sırada ve çın çın öten bir mırıltıyla duaya koyulmuştu:

“Bakire Meryem Ana’mızdan doğan ve göklerden bütün iyiliğiyle aramıza inip gelen Tanrı’mız Efendi’miz. İnsan tabiatının hiçliğini en iyi bilen sensin… Bağışla hizmetkârını…”

Ve birden bütün gürültüleri bastıran, insan dışı iç paralayıcı bir çığlık kopuyor ya da evin bütün odalarını dolanarak, gölgelerin oynaştığı köşelerde sönen uzun bir inilti işitiliyordu… İkonlara hırs dolu bakışlar atıyordu İnyat, ağır ağır içini çekiyor ve düşünüyordu:

“Bunun da bir kız olması mümkün müdür acaba?”

Zaman zaman ayağa kalkıyor ve tek kelime söylemeksizin, ikonların önünde uzun uzun eğilerek istavroz çıkarıp yeniden çöküyordu masaya, votkaya dayanıyordu ama sarhoş olmuyordu bir türlü, uyukluyordu. Bütün o geceyi ve öğle vaktine kadar da ertesi günü böyle geçirdi.

Nihayet öğleye doğru ebe, merdivenleri yuvarlanırcasına inerek, sevinç taşan ince bir sesle haykırdı ona:

“Erkek, İnyat… Bir erkek evladın oldu!”

“Doğru mu gerçekten?”

“Adam insanın müjdesine böyle mi cevap verir hiç!”

Göğsünün olanca gücüyle bir iç çekip diz üstü düştü İnyat ve ellerini şiddetle göğsüne bastırıp, titreyen bir sesle kekeleyerek mırıldandı:

“Sana şükürler olsun Tanrı’m! Soyumun kuruyup gitmesine göz yummadın demek! Bütün günahlarımı bağışlattıracağım sana, nasıl bir kul olduğumu şimdi göreceksin!..”

Ve hemen doğrulup, ortalığı inleten bir sesle emirler yağdırmaya başladı:

“Hey! Aya Nikola’ya koşup rahibi çağırın hemen! İnyat Matveyiç’in acele kendisini beklediğini söyleyin! Lohusa için dualar okunsun…”

Tam bu sırada, Natalya’nın oda hizmetçisi içeri girdi ve telaşlı bir sesle, “İnyat Matveyiç!.. dedi. “Natalya Fominişna çağırıyor sizi, kendini hiç iyi hissetmiyor…”

“Nesi varmış, geçer!.. diye kükredi İnyat, gözleri sevinç kıvılcımları saçarak. “Söyle geliyorum hemen! Ve bana layık yiğit mi yiğit bir kadın olduğunu söyle ona! Bir hediye bulup geliyorum! Dur bekle! Rahibe yiyecek hazırlayın, yeğenim Mayakin’e haber gönderin…”

Zaten iri olan yapısı büsbütün irileşmişti sanki. Sevinçten sarhoş, deli gibi oradan oraya koşuyordu odada; ellerini ovuşturuyor, sonra da ikonlara sevgi dolu bakışlar atarak geniş kol hareketleriyle istavroz çıkarıyordu…

Karısını görmeye gitti nihayet. İlk gözüne çarpan şey, ebenin bir ağaç tekne içinde yıkamakta olduğu ufacık ve kıpkırmızı bir vücut oldu. Çizmelerinin ucuna basarak yükseldi İnyat; elleri arkasında, dudakları gülünç bir şekilde büzülmüş, ihtiyatla yaklaştı. Keskin çığlıklar atıyordu çocuk, çırpınıyordu suyun içinde; o çırılçıplak güçsüzlüğüyle nasıl da duygulandırıcı, acındırıcıydı…

Ebe kadına dönmüş, kısık bir sesle yalvarıyordu İnyat:

“Aman gözünü seveyim! Usul tut yavruyu… Kemiği bile yok daha…”

Dişsiz ağzını ardına kadar açıp gülmeye koyulmuştu ebe, çocuğu ustalıkla bir elinden öteki eline atıp yakalayarak, “Sen git karını gör…” dedi.

Uslu bir çocuk gibi yatağa yöneldi İnyat, yürürken sordu:

“Ne varmış sanki Natalya?”

Yatağın perdesini aralamıştı, gölgesi düşüyordu lohusanın üzerine. Hırıldayan cılız bir ses, “Ben yaşamam…” dedi.

Bir zaman konuşamadı İnyat; karısının, yastığın beyazlığı içinde boğulup kalmış yüzüne baktı uzun uzun. Yastığın üzerine ölü yılanlar gibi kıvrılıp dağılmıştı Natalya’nın saçları. Sonuna kadar açık iri gözleri siyah halkalarla çevrili bu sapsarı cansız çehre, tamamıyla yabancıydı İnyat’a. Duvarın ötesinde bir yerlere doğru uzanan bu ürkünç bakışları da görmemişti hiç. Sevinçle kanat çırpan yüreği, karanlık bir önsezinin kıskacında titredi.

“Merak etme geçer, hep böyledir bu…” diyebildi tatlı bir sesle. Öpmek için karısının yüzüne doğru eğildi.

“Ben yaşamam…” diye tekrarladı Natalya. Dudakları renksiz ve soğuktu. Ve bu soğukluğu kendi dudaklarında duyar duymaz, ölümün çoktan gelip karısına yerleşmiş olduğunu anladı İnyat. Dehşetle boğulan bir fısıltı hâlinde, “Tanrı’m!..” diye inledi.

Soluk almasına meydan vermeyecek şekilde, gırtlağını sıkan bir korku hissediyordu.

“Nataşa! Olur mu hiç! Gayet iyi bilirsin ki çocuğu emzirecek bir göğüs gerek… Ne diyorsun sen Nataşa, olmaz öyle şey, katiyen olmaz!”

Neredeyse bağırıp çağırmaya koyulacak, hatta azarlayacaktı karısını. Ebe, ağlayan çocuğu bir elinden bir eline havada sallayarak yaklaştı yanına, sert bir sesle bir şeyler söyledi ama hiçbir şey işitmiyordu İnyat, karısının insana dehşet veren yüzünden ayıramıyordu gözlerini. Nataşa’nın dudakları kımıldıyordu durmadan. Boğuk boğuk kelimeler çarpıyordu kulağına İnyat’ın, ama hiçbirini anlamıyordu. Yatağın kıyısına oturmuş, ürkek ve kesik bir sesle konuşuyordu sadece:

“Ama düşün… Gayet iyi biliyorsun ki sensiz yaşayamaz. Bir bebektir nihayet! Toparla kendini ne olur, at o pis düşünceyi kafandan! Def et, kov!..”

Konuşuyordu ve anlıyordu boşuna konuştuğunu. Yaşlar doluyordu gözlerine; taş gibi ağır, buz gibi soğuk bir şeyler doğuyordu göğsünde. Natalya gitgide kısılan bir sesle kekeliyordu:

“Bağışla beni… Elveda! Çocuğa bak, dikkatli ol… içme sakın…”

Rahip geldi ve Nataşa’nın yüzünü örttükten sonra, derin iç çekişlerle, duaya koyuldu:

“Kâinatın efendisi, tüm dertleri iyi eden yücelerden yüce Tanrı… Bugün doğurmuş olan hizmetkârın Natalya’yı da iyi et, uzanıp kaldığı lohusa yatağından sağlıkla kaldır onu; zira, Davud Peygamber’in de söylediği gibi: ‘Adaletsizlik içinde doğduk ve senin karşında haşarattan ibaretiz’…”

Sesi titriyordu ihtiyarın, sert bir ifadeye bürünmüştü zayıf çehresi, giysilerinden bir buhur kokusu yayılmaktaydı.

“…Doğurduğu yavruyu her türlü kötülükten, fesattan, habislikten, gündüz gece çevremizde kol gezen kötü ruhlardan koru ve esirge…”

Sessizce ağlıyordu İnyat. İri ve sıcak gözyaşları, karısının çıplak eline düşüyordu. Ama hareketsizdi artık bu el, ürpermiyordu bile, üzerine dökülen yaşları hissetmiyordu.

Dua biter bitmez komaya girdi Natalya. Ertesi gün de hiç kimseye tek kelime daha söyleyemeksizin, yaşamış olduğu gibi sessizce öldü. İnyat, karısını muhteşem bir cenaze alayıyla toprağa verdikten sonra oğlunu vaftiz ettirdi. Foma koymuştu adını ve çocuğu istemeye istemeye yeğeni Mayakin’e emanet etmişti; bir süre önce bir kız doğurmuş olan Mayakin’in karısı bakacaktı oğluna… İnyat’ın sık siyah sakalı, karısının ölümüyle bir hayli ağarmıştı; buna karşılık gözlerinin parıltısında yeni, yumuşak ve okşayıcı bir ışık vardı şimdi.

...
9