Читать книгу «Teröristler» онлайн полностью📖 — Май Шёвалль — MyBook.
image

2

Güvenlik uzmanının boyu, Gunvald Larsson’un omzuna kadar bile gelmiyordu ama açık mavi takım elbisesiyle, ütülenmiş İspanyol paçalarıyla çok şık ve temiz görünüyordu. Takım elbisenin içine pembe bir gömlek, yuvarlak burunlu gıcır gıcır siyah ayakkabı giymiş ve lila rengi kravat takmıştı. Saçları simsiyahtı, cildi açık kahveydi ve gözleri zeytuniydi. Tek uyumsuzluk sol koltuk altından çıkıntı yapan tabanca kılıfıydı. Güvenlik uzmanının adı Francisco Bajamonde Cassavetes y Larrinaga idi; ayrıcalıklı bir aileden geliyordu.

Francisco Bajamonde Cassavetes y Larrinaga güvenlik planını tırabzanlara serdi ancak Gunvald Larsson plan yerine kendi takım elbisesine bakıyordu; polis terzisinin bunu dikmesi yedi gün sürmüştü ve sonuç, muhteşemdi, ne de olsa burası terzilik zanaatının hâlâ çok iyi olduğu bir ülkeydi. Farklı düşündükleri tek konu, omza takılan tabanca kılıfı için ayrılan yerdi, terzi olmazsa olmaz saymıştı bunu. Ancak Gunvald Larsson asla omuz kılıfı takmazdı. Tabancasını belinde taşırdı. Burada yurt dışında, tabii ki silahlı değildi ama bu takım elbiseyi Stockholm’de kullanacaktı. Kısa bir tartışma yaşandıktan sonra doğal olarak onun dediği olmuştu. Başka ne olacaktı? Büyük bir memnuniyetle, kendisine özel dikilen pantolonuna baktı, beğeniyle iç çekip çevresini inceledi.

Otelin sekizinci katındaydılar, bu noktayı özenle seçmişlerdi. Kortej bu balkonun altından geçecek ve bir bina ötedeki sarayın önünde duracaktı. Gunvald Larsson kibarca plana göz attı ancak çok hevesli değildi çünkü artık ezberlemişti. Limanın o sabah trafiğe kapatıldığını ve başkanın uçağı indiği için havaalanının da yolculara kapatıldığını biliyordu.

Tam ileride liman ve masmavi deniz uzanıyordu. Bir sürü büyük yolcu gemisi ve kargo gemisi demir atmıştı. Yalnızca bir savaş gemisi, bir fırkateyn ve iç limandaki birkaç polis teknesi hareket ediyordu. Tam aşağılarında iki yanı palmiye ve akasya dizili sahil yolu vardı. Sokağın karşı tarafında sıra sıra taksiler, onun ilerisinde de rengârenk fayton taksiler bekliyordu. Her biri de detaylı bir biçimde kontrolden geçmişti.

Sahil yolunun her iki yanında da bir kol boyunda etten duvar örmüş askeri ve sivil polis dışında, bölgedeki herkes artık çoğu büyük havaalanında bulunan metal detektörlerden geçmişti.

Sivil polis yeşil, askeri polisse mavi-gri üniforma giymişti. Sivil polisin ayağında bot varken askeri polisler boğazlı ayakkabıyla gelmişti.

Gunvald Larsson iç çekmemek için kendini tuttu. Bu sabah prova esnasında bu yol boyunca tatbikat yapılmıştı. Başkanın kendisi haricinde her şey olması gerektiği gibi yerindeydi.

Kortej şu şekilde oluşturulmuştu: En önde, özel eğitimli on beş güvenlik polisinden oluşan motosikletli grup vardı. Onun arkasında teşkilattan aynı sayıda motosikletli polis, arkasında güvenlik görevlileriyle dolu iki araba. Arkasından başkanın aracı geliyordu, kurşungeçirmez cam kaplı siyah bir Cadillac. (Tatbikat esnasında Gunvald Larsson arka koltukta oturmuştu, onun için bu, büyük bir şerefti.) Arkasından güvenlik görevlileriyle dolu üstü açık Amerikan yapımı bir araba geliyordu. Son olarak da daha fazla motosikletli polis, arkasından radyo muhabirlerinin otobüsü ve yine izinli başka gazetecilerden oluşan arabalar takip edecekti. Ayrıca sivil güvenlik görevlileri havaalanından buraya kadarki yola yerleştirilecekti.

Tüm sokak lambaları Başkan’ın fotoğraflarıyla süslenmişti. Yol gerçekten de çok uzundu ve Gunvald Larsson’un o boğa boyunlu, şiş suratlı ve siyah metal çerçeveli gözlüklü kafadan sıkılmaya yeterince vakti vardı.

Karadaki koruma ekibi böyleydi. Hava sahasında da üç farklı irtifada her grupta üç helikopter vardı. Bunlara ilaveten, bir bölük Starfighters en üstteki hava sahasını korumak için bir ileri bir geri uçup duruyordu.

Operasyonun tamamı o kadar kusursuz organize edilmişti ki en ufak bir aksiliğe bile yer yoktu.

Öğleden sonra hava sıcaklığı, en hafif deyişle boğucuydu. Gunvald Larsson terlemişti ama sucuk gibi değildi. En ufak bir terslik yaşanabileceğine dahi ihtimal vermiyordu. Hazırlıklar kılı kırk yararak yapılmıştı ve planlama aylarca sürmüştü. Özel bir grup, planda kusur bulmak üzere görevlendirilmişti ve bir sürü düzeltme yapılmıştı. Ayrıca bu ülkede bütün suikast girişimlerinin, hem de sayısı oldukça fazla, başarısızlıkla sonuçlandığını göz önünde bulundurmak gerekir. Emniyet Genel Müdürü, adamların bu alanda dünyanın en iyisi olduklarını söylerken haklıydı.

Öğleden sonra saat üçe çeyrek kala, Francisco Bajamonde Cassavetes y Larringa kol saatine bakıp, “Yirmi bir dakika kaldı sanırım,” dedi.

İspanyolca konuşması şart değildi. Güvenlik görevlisi, Belgravia’nın en sofistike kulüplerinde kullanılan Kraliyet İngilizcesini konuşuyordu.

Gunvald Larsson kronografına bakıp başıyla onayladı. 5 Haziran 1973 Çarşamba günü tam o saniye, saat üçe tamı tamına tam on üç dakika otuz beş saniye vardı.

Fırkateyn liman girişinin dışında tek görevi olan karşılama selamını çalmak için dönüyordu. Sahil yolunun üstündeki sekiz savaş uçağı parlak mavi gökyüzünde beyaz zikzaklar çiziyordu.

Gunvald Larsson etrafına bakındı. Sahil yolunun aşağısında kırmızı beyaz renklerle boyanmış kavisli kemerleri olan, kocaman tuğla bir arena vardı. Diğer yönde de yüksek bir çeşmenin renkli su püskürten fıskiyelerini çalıştırıyorlardı; tüm yıl ciddi bir kuraklık yaşanmıştı ve çeşmeler -bu çeşme tek değildi- sadece özel günlerde çalıştırılıyordu.

Şimdi artık helikopterlerin vızıltısını ve motosikletlerin sirenlerini duyabiliyorlardı. Gunvald Larsson saate baktı. Kortej programın ilerisinde görünüyordu. Derken porselen mavisi gözleriyle limanı taradı ve bütün polis teknelerinin harekete geçtiğini gördü. Limandaki yapılar onun denizci olduğu yıllardan beri aynıydı, sadece gemiler tamamen farklıydı. Büyük tankerler, konteyner gemileri, arabaların yolculardan daha önemli olduğu devasa feribotlar, hepsi denizde geçirdiği yıllardan aşina olmadığı türdeydi.

Gunvald Larsson akışın programdan önde gittiğini fark eden tek kişi değildi. Cassavetes y Larrinaga telsizine hızlı hızlı ama sakinlikle bir şeyler söyledi, sarışın misafirine gülümsedi ve ışıl ışıl çeşmelere doğru baktı, özel eğitimli polislerden oluşan ilk motosiklet konvoyu yeşil üniformalı polislerin arkasında belirmeye başlamıştı.

Gunvald Larsson başka tarafa baktı. Tam altlarında puro içen bir istihbarat görevlisi, sokağın ortasında volta atıyor, çevredeki çatılara yerleştirilmiş nişancı polislere bakıyordu. Polis sırasının arkasında yanları mavi çizgili taksiler ve önlerinde sarı siyah açık faytonlar dizilmişti. Faytoncular da sarı siyah giyinmişti ve atların alnına sarı siyah tüyler takılmıştı.

Tüm bunların arkasında palmiye ağaçları, akasyalar ve birkaç sıra meraklı insan duruyordu. Küçük bir grup, otoritelerin onayladığı dövizler, o boğa boyunlu, şiş suratlı ve siyah metal çerçeveli gözlüklü kafanın fotoğrafını taşıyordu. Anlaşılan başkan pek sevilen bir ziyaretçi değildi.

Kortej çok hızlı hareket ediyordu. İstihbarat araçlarından birincisi balkonun altına varmıştı bile. Güvenlik uzmanı, Gunvald Larsson’a gülümsedi, her şey yolunda dercesine başını salladı ve kâğıtlarını toplamaya başladı.

Tam o anda, kurşungeçirmez Cadillac’ın tam altında yer yarıldı sanki.

Oluşan basınç dalgası iki adamı da arkaya fırlattı ancak Gunvald Larsson’un en önemli özelliği güçlü olmasıydı. İki eliyle tırabzanları kavrayıp yukarı baktı.

Yol yanardağ gibi tam ortasından yarılmıştı ve içinden yaklaşık on beş metreye kadar dumanlar yükseliyordu. Bir sürü şey alev alarak uçuşuyordu. İçlerinden en göze çarpanları; kurşungeçirmez Cadillac’ın arka tarafı, yan tarafında mavi çizgi bulunan ters dönmüş siyah bir taksi, alnında sarı siyah tüylü bir bant olan yarım bir at, siyah botlu ve yeşil üniformalı bir bacak ve parmaklarının arasında puro tutan bir koldu.

İçinde yanıcı maddeler de bulunan bir sürü şey üzerine yağmaya başlayınca Gunvald Larsson eğildi. Tam üstündeki yeni takım elbisesini düşünürken bir şey göğsüne sertçe çarpıp onu balkonun mermer zeminine geri fırlattı.

Patlamanın gümbürtüsü sonunda dindiğinde çığlıklar, imdat çağrıları, ağlayan birisi ve histerikçe küfürler ederek bağıran başka birisi duyuldu, derken insan sesleri bir itfaiye arabası ve ambulans sirenleri altında duyulamaz oldu.

Gunvald Larsson ayaklandı, ciddi yaralanmadığını fark etti ve onu deviren şeyin ne olduğuna baktı. Ayaklarının dibinde yatıyordu. Boğa boyunlu ve şiş suratlı kafaydı, ne tuhaftır ki siyah metal çerçeveli gözlük hâlâ gözündeydi.

Güvenlik uzmanı da apar topar ayağa kalktı, belli ki o da yaralanmamıştı ama iki dirhem bir çekirdek hâlinden eser yoktu. Tüm şaşkınlığıyla balkondaki kafaya baktı ve istavroz çıkardı.

Gunvald Larsson takım elbisesine baktı. Mahvolmuştu. “Lanet olsun,” dedi.

Sonra da ayaklarının dibinde yatan kafaya baktı. “Belki de eve götürmeliyim,” dedi kendi kendine. “Hatıra olarak.”

Francisco Bajamonde Cassavetes y Larrinaga misafirine sorgulayan gözlerle baktı. “Felaket,” dedi.

“Evet, öyle denebilir,” dedi Gunvald Larsson.

Francisco Bajamonde Cassavetes y Larrinaga o kadar perişan görünüyordu ki Gunvald Larsson konuşmak zorunda hissetti, “Ama kimse seni suçlayamaz. Ayrıca gerçekten feci çirkin bir kafası var.”

3

Gunvald Larsson’un güzel manzaralı bir balkonda bu garip anı yaşadığı aynı gün, Rebecka Lind adında on sekiz yaşında bir genç kız Stockholm şehir mahkemesinde, silahlı bir banka soygunu nedeniyle yargılanıyordu.

Davanın savcısı, birkaç yıldır ülkeye veba gibi yayılan silahlı banka soygunlarında uzman olan Buldozer Ollson’du. Hâliyle evde çok az vakit geçirebilen umursamaz bir adamdı, mesela karısının onu tamamen terk ettiğini ve yastığına kısa ve öz bir mesaj bıraktığını fark etmesi üç haftasını almıştı. Bu hayatında pek bir şey değiştirmemişti, ne de olsa her zamanki tez canlılığı sayesinde üç gün içinde yeni birini bulmuştu. Buldozer Olsson’un yeni hayat arkadaşı, ona kayıtsız bir şekilde büyük bir sadakatle hayranlık besleyen sekreteriydi ve o günden beri takım elbiseleri kesinlikle daha az buruşuktu.

Bugün de duruşmanın başlamasına iki dakika kala nefes nefese yetişmişti. Şişman ama çevik, ufak tefek, şen bir adamdı ve hayat doluydu. Hep parlak pembe gömlek giyerdi, kravatları zevksizliğin ötesindeydi. Gunvald Larsson onunla aynı özel ekipte çalışırken neredeyse kafayı yiyecekti.

Mahkemenin boş ve yeterince ısıtılmamış bekleme odasında etrafına baktığında beş kişi dikkatini çekti. İçlerinde kendi şahitleri vardı ama aralarında bir kişiyi görünce büyük bir şok yaşadı. Bu kişi Cinayet Büro şefinin ta kendisiydi.

“Burada ne arıyorsun?” dedi Martin Beck’e.

“Şahit olarak çağrıldım.”

“Kim çağırdı?”

“Savunma makamı.”

“Savunma makamı mı? O ne demek?”

“Braxén, savunma avukatı,” dedi Martin Beck. “Anlaşılan bu davayı o almış.”

“Densiz,” dedi Bulldozer, bariz sinirli bir şekilde. “Bugün üç toplantı, iki tutuklama yaptım ve şimdi oturup tüm ikindi boyunca Borazan’ı dinlemek zorundayım. Sen bu dava hakkında bir şey biliyor musun?”

“Pek bilgim yok ama Braxén gelmem gerektiğini düşündürtecek kadar ikna etti beni. Ayrıca şu anda özel bir işim yok.”

“Siz Cinayet çalışanları gerçek işten bihabersiniz,” dedi Buldozer Olsson. “Kayıtlarda otuz dokuz davam var, bir o kadar da askıda. Bir süre benimle çalışsan anlardın.”

Buldozer Olsson birkaç istisna haricinde sahiden de bütün davalarını kazanırdı. Bu da kibarca söylemek gerekirse, yargı sistemi için pek hoş değildi.

“Ama iyi zaman geçirirsin,” dedi Olsson. “Borazan eminim sana güzel bir şov hazırlamıştır.”

Konuşmaları duruşmaya çağrılmalarıyla sona erdi ve ilgili kişiler, önemli bir istisna dışında, şehir adliyesinin sefil durumdaki mahkeme salonuna girdi. Pencereler büyük ve heybetliydi, ki bu da neden uzun zamandır temizlenmediklerinin açıklaması olabilirdi.

Hâkim, yardımcı hâkim ve yedi jüri üyesi uzun bir kürsünün arkasındaki platformda mahkeme salonuna büyük bir ciddiyetle bakıyordu.

Sanık küçük bir yan kapıdan içeri sokuldu, omuzlarına kadar sarı saçlı, somurtkan ve kahverengi gözlü bir kızdı. Dalgın görünüyordu. Üstünde incecik bir kumaştan yapılmış soluk yeşil, işlemeli bir elbise ve ayaklarında siyah tahta sabo vardı.

Salondakiler oturdu.

Hâkim, kürsünün solunda oturan kıza dönüp, “Bu davada sanık, Rebecka Lind’dir. Siz Rebecka Lind misiniz?”

“Evet.”

“Daha yüksek sesle konuşmanızı rica edebilir miyim?”

“Evet.”

“Bin dokuz yüz elli altı yılında üç ocak günü doğdunuz, doğru mu?”

“Evet.”

“Sanıktan daha yüksek sesle konuşmasını rica etmek zorundayım.” Bunu da sanki bir ritüel gereği tekrarlanması gereken bir cümle gibi söylemişti ama aslında bunda haklıydı çünkü mahkeme salonu akustik bakımdan zayıftı.

“Savunma avukatı Hedobald Braxén gecikti sanırım,” diye devam etti. “Bu arada biz de tanıkları çağırabiliriz. Savcının iki şahidi var; banka veznedarı Kerstin Franzén ve polis memuru Kenneth Kvastmo. Savunma makamının şahitleri ise Cinayet Büro’dan Başkomiser Martin Beck, polis memuru Karl Kristiansson, banka müdürü Rumford Bondesson ve ev ekonomisi öğretmeni Hedy-Marie Wirén. Savunma makamı aynı zamanda, bir şirket sahibi olan Walter Petrus’u da çağırdı fakat bu şahıs katılamayacağını ve bu davayla hiçbir ilişkisi olmadığını beyan etti.”

Jürideki adamlardan biri kıs kıs güldü.

“Şahitler artık dışarı çıkabilir.”

İki polis bu tür durumlarda her zaman olduğu gibi üniforma pantolonlarını, siyah ayakkabılarını ve iğrenç ceketlerini giymişti. Martin Beck, banka müdürü, ev ekonomisi öğretmeni ve veznedar hep birlikte bekleme bölümüne geçti. Mahkeme salonunda sadece sanık, gardiyanı ve bir izleyici kaldı.

Buldozer yaklaşık iki dakika boyunca pürdikkat kâğıtlarını inceledi, sonra izleyiciye merakla baktı, Buldozer’e göre otuz beş yaşlarında bir kadındı. Önünde defteri açık şekilde bankta oturuyordu. Boyu ortalama uzunluktaydı ve pırasa gibi saçları çok uzun değildi. Soluk bir kot pantolon, rengi belirsiz bir gömlek ve bilekten kayışlı sandalet giymişti. Güneşte yanmış, taraklı ayakları vardı. Ayak parmakları düzdü. Gömleğin içinden iri meme uçları gözüküyordu ve dümdüz göğüsleri vardı. En dikkat çekici özelliği keskin burnuydu ve keskin masmavi bakışlarıyla küçük, köşeli yüzü vardı, şu anda bakışlarını salondakilere yöneltmişti. Bakışları özellikle sanık ve Buldozer Olsson üstünde uzun süre kaldı; ikincisine o kadar uzun ve delici baktı ki adam ayağa kalkıp kendine bir bardak su almak ve kadının arkasına geçmek zorunda kaldı. Kadın hemen arkasını döndüğünde onunla göz göze geldi.

Kadın cinsel olarak Buldozer’in tipi değildi, tabii eğer bir tipi varsa ama bu kadının kim olduğunu çok merak ediyordu. Arkadan incelendiğinde kadının sıkı fiziği olduğunu, biraz bile tombul olmadığını gözlemledi.

Bekleme alanında dikilen Martin Beck’e sorsaydı bir şeyler öğrenebilirdi. Örneğin, kadının otuz beş değil otuz dokuz yaşında olduğunu, kayda değer bir sosyoloji alt yapısı olduğunu ve şu anda sosyal hizmetler bünyesinde çalıştığını söyleyebilirdi. Martin Beck aslında onun hakkında çok şey biliyordu fakat çok azını açıklamak isterdi, zira çoğu ona özeldi. Kadının adını sorsalardı adının Rhea Nielsen olduğunu söylerdi.

Belirtilenden yirmi iki dakika sonra kapılar ardına kadar açıldığında Borazan belirdi. Bir elinde dumanı tüten bir puro, diğerinde evraklarını taşıyordu. Soğukkanlı bir şekilde belgeleri inceledi ve hâkim üç kere manalı manalı boğazını temizlemek zorunda kaldıktan sonra dalgın dalgın purosunu mahkeme salonu görevlisine uzatıp dışarı çıkarttırdı.

“Bay Braxén şimdi geldi,” dedi hâkim iğneleyici bir sesle. “Duruşmaya başlamadan başka itirazı olan var mı?”

Buldozer hayır anlamında başını sallayıp şöyle dedi, “Hayır, kesinlikle hayır. Benim için yok.”

Braxén ayağa kalkıp tam ortaya yürüdü. İçerideki herkesten yaşça daha büyüktü, göz dolduran, göbekli, otoriter bir adamdı. Aynı zamanda oldukça zevksiz ve modası geçmiş bir şekilde giyinmişti ve titiz olmayan bir kedi için, yeleğindeki yemek lekelerinden bir öğün çıkardı. Uzun bir sessizliğin ardından, o arada Buldozer’e tuhaf bakışlarını dikip şöyle dedi; “Bu küçük kızın şu an burada olmaması gerektiği gerçeği dışında benim de adli bir itirazım yok. Gerçeklere dayanarak konuşuyorum.”

“Şimdi iddia makamı başlayabilir mi lütfen,” dedi hâkim.

...
8