Rönn arabaya yürüdü ve sürücü koltuğuna oturup Martin Beck’i bekledi, Martin Beck tatsız görevi üstlenerek dul kadını aramaya gitmişti.
“Ona ne kadarını anlattın?” diye sordu Rönn, meslektaşı yanına oturunca.
“Sadece öldüğünü. Anlaşılan çok ağır hastaymış, belki de kadına sürpriz olmadı. Ama tabii ki şimdi bizim ne alakamız olduğunu merak ediyor.”
“Sesi nasıl geliyordu? Şoke oldu mu?”
“Evet, tabii ki. Bir taksiye atlayıp soluğu hastanede alacaktı. Şimdi bir doktor onunla konuşuyor. Umarım kadını evde beklemeye ikna edebilir.”
“Evet. Asıl şu anda görse gerçek şoku yaşardı. Zaten söylemesi yeterince zor.”
Rönn, Dala Caddesi üzerinden kuzeye, Oden Caddesi’ne doğru ilerledi. Eastman Enstitüsü’nün dışında siyah bir Volkswagen bekliyordu. Rönn başıyla gösterdi.
“Hem park yasağı olan yere park etmiş, hem de kaldırıma çıkmış. Şansına trafikten değiliz.”
“Ayrıca böyle park etmek için sarhoş olması lazım,” dedi Martin Beck.
“Belki de kadındı,” dedi Rönn. “Kesin kadındır. Kadınlar ve sürüş becerileri yok mu…”
“Tipik beylik bir bakış,” dedi Martin Beck. “Kızım şimdi seni duysaydı gerçek bir nutuk çekmeye başlamıştı.”
Araba Oden Caddesi’nden sağa döndü ve Gustav Vasa Kilisesi ile Odenplan’ın önünden geçti. Taksi durağında BOŞ tabelası yanan sadece iki araç duruyordu, şehir kütüphanesinin dışındaki trafik ışıklarının orada sarı bir sokak temizleme aracı, tepesindeki turuncu ışığı yanıp sönerek çalışıyor, yeşil ışığı bekliyordu.
Martin Beck ve Rönn sessizce arabada yola devam ettiler. Sveavägen’e sapıp köşede tıngır mıngır giden sokak süpürme aracını geçtiler. İktisat Fakültesi’nin oradan sola dönüp Kungstens Caddesi’ne geçtiler.
“Hay içine edeyim,” dedi Martin Beck birden alevlenerek.
“Evet,” dedi Rönn.
Sonra arabada yine sessizlik oldu. Birger Jarls Caddesi’ni geçerlerken Rönn yavaşlayıp numaraları okumaya başladı. Yurttaş Okulu’nun karşısındaki apartmanın kapısı açıldı ve genç bir adam kafasını dışarı uzatıp onlardan tarafa baktı. İkisi arabayı park edip karşıya geçerken kapıyı açık tuttu.
Martin Beck ve Rönn kapıya ulaşınca adamın, uzaktan göründüğünden daha genç bir çocuk olduğunu gördüler. Neredeyse Martin Beck kadar uzun boyluydu ama taş çatlasın on beş yaşında görünüyordu.
“Adım Stefan,” dedi. “Annem üst katta bekliyor.”
Oğlanın peşinden merdivenlerden ikinci kata çıktılar, bir kapı aralıktı. Oğlan onları holden geçirip oturma odasına soktu.
“Ben annemi getireyim,” diye mırıldanarak koridorda gözden kayboldu.
Martin Beck ve Rönn odanın ortasında ayakta durup etrafa baktılar. İçerisi çok derli topluydu. Bir tarafta 1940’lardan kalma gibi duran mobilyalar dizilmişti; bir kanepe, ona takım açık sarı cilalı ahşaptan, çiçekli kreton kumaş kaplı, üç tekli koltuk ve aynı açık renk ahşaptan oval bir sehpadan oluşuyordu. Sehpanın üstünde beyaz dantel bir örtü, örtünün ortasında da kırmızı lalelerle dolu kocaman kristal bir vazo vardı. İki pencere sokağa bakıyordu ve beyaz dantel perdelerin arkasında, bakımlı saksı çiçekleri diziliydi. Odanın bir ucundaki duvar parıl parıl maun ahşaptan bir kitaplıkla kaplıydı, içi yarı yarıya deri ciltli kitaplarla, yarı yarıya da hatıralık eşya ve biblolarla doluydu. Duvar diplerinde gümüş ve kristalle dolu, cilalı ahşaptan küçük sehpalar görülüyordu. Kapağı tuşların üstüne kapatılmış, siyah bir piyano bu mobilyaları tamamlıyordu. Ailenin çerçeveli resimleri piyanonun üstünde sıralanmıştı. Duvarlarda, geniş oymalı altın varaklı çerçevelerde birçok cansız doğa ve manzara resmi asılıydı. Odanın ortasında kristal bir avize yanıyordu ve ayaklarının altında şarap kızılı, Şark işi bir halı seriliydi.
Martin Beck odanın çeşitli ayrıntılarını incelerken koridordan yaklaşan ayak seslerine kulak verdi. Rönn kitaplığın yanına yürümüş, geyik çanını şüpheyle inceliyordu, çanın bir tarafı rengarenk bir dağ çamı resmiyle, bir geyik ve bir Lapland’lıyla süslüydü, ayrıca kırmızı süslü harflerle ARJEPLOG yazıyordu.
Bayan Nyman oğluyla birlikte odaya girdi. Üstüne yünlü siyah bir elbise, ayağına siyah çoraplar ve siyah ayakkabı giymişti, bir elinde küçük bir beyaz mendil sıkıyordu. Ağlıyordu.
Martin Beck ve Rönn kendilerini tanıttı. Kadın adlarını daha önce duymamış gibiydi.
“Lütfen oturun,” dedi, kendi de çiçekli koltuklardan birine yerleşti.
İki polis yerini alınca kadın çaresiz gözlerle onlara baktı.
“Tam olarak ne oldu?” diye sordu, fazla tiz bir sesle.
Rönn kumaş mendilini çıkarıp kırmızı burnunu uzun uzadıya ve iyice ovaladı. Fakat Martin Beck o cepheden bir yardım beklemiyordu zaten.
“Sinirlerinizi yatıştırmak için alabileceğiniz bir şey varsa yani hap gibi, Bayan Nyman şimdi bir iki tane almanız iyi olurdu,” dedi.
Piyano taburesine oturmuş olan oğlan ayağa kalktı.
“Babamda… Banyo dolabında bir şişe Restanil var,” dedi. “Getireyim mi?”
Martin Beck başıyla onay verdi ve çocuk banyoya gidip elinde haplar ve bir bardak suyla geri döndü. Martin Beck hapın şişesindeki etiketi okudu, kapağına iki hap döküp Bayan Nyman’a uzattı, kadın da bir yudum suyla uslu uslu ilacı içti.
“Teşekkürler,” dedi. “Şimdi lütfen ne istediğinizi söyleyin. Stig öldü ve ne sizin ne de benim elimden bir şey gelir.”
Mendili ağzına bastırdı, konuşurken sesi boğuk çıkmıştı.
“Neden yanına gitmeme izin verilmedi? Sonuçta o benim kocamdı. Ona orada hastanede ne yaptılar ki? O doktor… çok tuhaf konuştu…”
Oğlu annesinin yanına gidip koltuğun kol koyma yerine oturdu. Kolunu, annesinin omzuna attı.
Martin Beck de tekli koltuğunu çevirip kadının tam karşısına geçti, sonra koltukta suspus oturan Rönn’e bir bakış fırlattı.
“Bayan Nyman,” dedi, “kocanız hastalıktan ölmedi. Birisi odasına girip onu öldürdü.”
Kadın ona bakakaldı. Martin Beck, söylediklerinin ehemmiyetini anlamadan evvel saniyelerin geçtiğini fark etti. Kadın sonunda mendilli elini indirip göğsüne bastırdı. Beti benzi atmıştı.
“Öldürdü mü? Birisi onu öldürdü mü? Anlamıyorum…”
Oğlanın da burun delikleri bembeyaz olmuştu ve annesinin omzunu daha sıkı tutuyordu.
“Kim?” dedi.
“Bilmiyoruz. Bir hemşire saat ikiyi biraz geçe, onu odasında yerde bulmuş. Birisi pencereden içeri girip bir süngüyle onu öldürmüş. Birkaç saniye içinde olmuş olmalı, bence ne olduğunun farkına bile varamamıştır,” dedi Martin Beck, bir nevi teselli vererek.
“Her şey onun gafil avlandığını gösteriyor,” dedi Rönn. “Eğer tepki vermeye zamanı olsaydı, kendini korumaya ya da darbeleri savuşturmaya çalışırdı ama bunu yaptığına dair bir iz yok.”
Kadın şimdi Rönn’e dümdüz bakıyordu.
“İyi ama neden?” dedi.
“Bilmiyoruz,” dedi Rönn.
Tek söylediği buydu.
“Bayan Nyman, belki bulmamıza yardım edebilirsiniz,” dedi Martin Beck. “Size yersiz acılar çektirmek istemiyoruz ama birkaç soru sormak zorundayız. Öncelikle bunu yapmış olabilecek birisi aklınıza geliyor mu?”
Kadın umutsuzca başını salladı.
“Kocanızın hiç tehdit alıp almadığını biliyor musunuz? Ya da onun ölümünü isteyen biri var mıydı? Onu tehdit eden birileri?”
Kadın başını iki yana sallamaya devam etti.
“Hayır,” dedi. “Onu kim neden tehdit etsin ki?”
“Ondan nefret eden birisi?”
“Ondan nefret eden birisi?”
“İyi düşünün,” dedi Martin Beck. “Kocanızın, kendisine çok kötü davrandığını düşünen hiç kimse yok muydu? Sonuçta eşiniz bir polisti ve bu mesleğin kötü taraflarından biri de düşman kazanmaktır. Birisinin onu haklamak istediğini ya da onu tehdit ettiğini söylemiş miydi hiç?”
Dul kadın, allak bullak olarak önce oğluna, sonra Rönn’e, ardından tekrar Martin Beck’e baktı.
“Hatırlayabildiğim birisi yok. Öyle bir şey söylemiş olsaydı kesinlikle hatırlardım.”
“Babam işinden pek bahsetmezdi,” dedi Stefan. “Merkeze sorsanız daha iyi olur.”
“Oraya da soracağız,” dedi Martin Beck. “Ne zamandır hasta?”
“Uzun zamandır, tam süresini hatırlamıyorum,” dedi oğlan ve annesine baktı.
“Geçen sene hazirandan beri,” dedi kadın. “Gün dönümünden hemen önce hastalandı, midesinde feci ağrılar çekiyordu, tatilden sonra hemen doktora gitti. Doktor ülser sanıp onu hasta iznine çıkardı. O günden beri de hasta izninde, bir sürü doktora gitti, hepsi de başka şey söyledi ve başka ilaçlar verdi. Sonra üç hafta önce Sabbath’a yattı, o zamandan beri onu muayene edip bir sürü tahlil yapıyorlar ama tam ne olduğunu bulamadılar.”
Konuşmak, kadının dikkatini dağıtmış, yaşadığı şoku bastırmasına yaramıştı.
“Babam kanser olduğunu düşünüyordu,” dedi çocuk.
“Doktorlar değil dediler. Ama sürekli çok hastaydı.”
“O zaman zarfında ne yaptı? Geçen yazdan beri hiç çalışmadı mı?”
“Hayır,” dedi Bayan Nyman. “Gerçekten çok hastaydı. Üst üste günler süren ağrıları olurdu, yataktan çıkamazdı. Bir sürü ilaç alırdı ama pek faydası dokunmazdı. Geçen sonbahar nasıl gidiyor diye bakmak için birkaç kere emniyete gitti ama çalışamadı.”
“Bayan Nyman, bu olayla bağlantısı olabilecek herhangi bir şey söylemiş miydi ya da yapmış mıydı, iyi hatırlamaya çalışın?” diye sordu Martin Beck.
Kadın başını sağa sola sallayıp kuru kuru hıçkırmaya başladı. Gözleri Martin Beck’in üstünden kaydı, bakışlarını boşluğa dikti.
“Kız ya da erkek kardeşin var mı?” diye sordu Rönn çocuğa. “Evet, bir ablam var ama evli ve Malmö’de yaşıyor.”
Rönn, soru sorar gibi Martin Beck’e baktı, Martin Beck ise karşısındaki bu iki kişiye bakarken bir sigarayı parmaklarının arasında düşünceli düşünceli gezdiriyordu.
“Biz artık kalkıyoruz,” dedi oğlana. “Annene iyi bakacağından eminim ama yine de bence buraya bir doktor çağırıp onun uyumasına yardım edecek bir şey verdirirsen iyi olur. Gecenin bu vakti arayabileceğin bir doktor var mı?”
Çocuk ayağa kalkıp başıyla onayladı.
“Doktor Blomberg,” dedi. “Ailede birisi hasta olunca genelde o gelir.”
Hole çıktı, numarayı çevirdiğini ve bir süre sonra birisinin telefonu açtığını duydular.
Konuşma kısa sürdü ve çocuk tekrar içeri girip annesinin yanında ayakta durdu. Şimdi kapının eşiğinde ilk gördükleri andan daha olgun duruyordu.
“Geliyor,” dedi. “Sizin beklemenize gerek yok. Fazla uzun sürmez zaten.”
İkili ayağa kalktı ve Rönn gidip elini kadının omzuna koydu. Kadın kımıldamadı, veda ettiklerinde de cevap vermedi.
Oğlan onları kapıya kadar uğurladı.
“Bir daha gelmek durumunda kalabiliriz,” dedi Martin Beck. “Annenin nasıl olduğunu öğrenmek için önce seni ararız.”
Sokağa çıktıklarında Martin Beck, Rönn’e döndü.
“Herhalde Nyman’ı tanıyordun?” dedi.
“Pek yakından tanıdığım söylenemez,” dedi Rönn baştan savma.
О проекте
О подписке
Другие проекты
