Yurdumun Çocuklarına…
M.Y.
Şoseden gidersek gün kararmadan kasabaya varamayacaktık. Her adımda ayaklarımız kayarak fundalara, dikenli, sert yabani otlara tutunmaktan avuçlarımız kanaya kanaya tırmandığımız Sazlıtepe’de bir ağaç altı arıyordum.
Aşağıdan bakıldığı zaman, sık, bodur ağaç kümeleri gibi görünen koyu yeşillikler, uçları diken diken sivri sazlıklardan başka bir şey değildi. Bu sazlar, üstleri küflü, kızıl benekli kaya diplerinde bitmişti.
“Ağaç filan yok… Bu ne iş böyle?”
Yoldaşım, bir ihtiyar köylüydü.
“Sazlıtepe burası.” dedi. “Ağaç değil ot bitmez, çimen yeşermez…”
“Bu sazlar sulak yerlerde yetişir… Dağ başında görmemiştim.”
“Haklısın ağa… Bura zamanıylan sulak yermiş…”
“Öyle ise aşağıki ova da göldü!”
“Onu bilmem! Bu taraflarda kime sorsan sana böyle der.”
“Sazlıtepe’yi su bastığını sen gördün mü?”
“Ne ben ne babam ne dedem ne de dedemin dedesi görmüş!.. Eski bir masaldır, kulaktan kulağa duymuşuzdur.”
Kara taşlı dağlar üstünde havuzlar ve bu havuzlarda canlı balıklar olduğunu işitmiştim.
“Epiy dinlendik.” dedim. “Yolcu yolunda gerek…”
Sazlıklar arasında, kasaba yoluna inen patikayı arıyorduk. Kol kol, ince, dar keçi yolları bizi şaşırtıyordu. Biraz ilerledikten sonra bir çıkmaza düşmekten hem yorulmuş hem de bıkmıştım.
“Kararlamadan yürüyelim, nasıl olsa kasaba yolunu buluruz.”
İhtiyar, sözümü işitmemiş gibiydi. Vakit vakit elini alnına siper edip ayaklarının ucuna basarak ileriye, geriye bakıyor, saz diplerinde kıvrılmış yılankavi kurtlara benzeyen keçi yollarını muayene ediyordu.
Tekrarladım:
“Şöyle, iniş aşağı, iniverelim.”
Israrım, ihtiyarı kızdırmış olacaktı, gözlerinin kırış kırış, düşük kapakları bir saniye oynadı:
“Kasaba yolu, dağın eteğindedir. Sekiz on adım kalmadan gözükmez.”
“İniş aşağı inemez miyiz?”
“Sazlıtepe’nin bir yanı keskin kayalık uçurumdur.”
İhtiyarın işaret ettiği tarafa dikkatli bakınca hayret ettim. Üzerleri sarı, yeşil tüylü bir kışır bağlamış kayalıkların kenarından, ince, pürüzsüz bir yol kıvrıla kıvrıla aşağıya süzülerek iniyordu.
“Nafile boşuna aranma, ben yolu buldum.”
Kâh toprağın rengine kâh sazlıkların aldıkları sıra istikametlerine bakarak patikayı keşfe uğraşan ihtiyar köylü, ağır ağır doğruldu, baktı:
“Onu ben de biliyorum ama vazgeç…”
“Acayip! Neden vazgeçeyim?”
İhtiyarın sesi, kuru bir sertlik almıştı:
“O yoldan gidemeyiz!”
“Neye? Kasabaya çıkmaz mı?”
“Çıkmasına çıkar…”
“Peki, ne duruyoruz?”
“Söğütçük’ten geçmek lazım!”
“Geçeriz, ne olur?”
Kenarları mor, ortası kırmızı benekli geniş mendiline, şakaklarında toplanan terleri içiriyordu; burun delikleri kalka kalka soluyuşu, zaman zaman durup nefes alarak dinlenişinden, onun benden fazla yorulduğunu anlamıştım.
İhtiyar, yanıma yaklaştı:
“Ağam, buralara yeni geldiğin için Söğütçük’ü bilmezsin.”
“Söğütçük, köy müdür?”
“Hayır” demek ister gibi kaşlarını kaldırdı:
“Oraya Kızılpınar da derler…”
“Kızılpınar mı?”
İhtiyar içini çekti:
“Söğütçük, Kızılpınar’a, hepsi birbirine bağlıdır… Kızılpınar, Söğütçük’ün eski ismidir.”
Güneş, kızgın bir yakı gibi dokunduğu yeri dağlıyor, yüzümüzü, ensemizi, derimizi, acıtacak kadar yakıyordu.
Susuzluktan dilim bir köseleye dönmüş, kuruyan damağıma dokundukça garip bir gıcıklanma duyuyordum:
“Akarsu var mı?”
“Ne diyorsun ağam? Öyle su nerede var ki?.. İçinde yüzünü görürsün, öyle temiz, berraktır… İçerken adamın dişlerini dondurur…”
Kızma sırası bana gelmişti:
“Aşk olsun!.. Ne diye, güneşin alnında insanı yakıyorsun… Seni de yanımıza yol, iz biliyor diye aldıktı… Tam adamına çatmışız…”
İhtiyar köylü düşünceliydi; kayalıkların kenarındaki yola doğru yürüyeceğim zaman, yavaşça omzuma dokundu:
“Ağam, kızma, bir şey soracağım?”
“Çabuk sor!”
“Evli misin?”
Anlamayarak bakıyordum:
“Hayır…”
“Demek dünyaevine girmedin?”
“Hayır dedik ya!..”
“Doğru diyindi; başından hiç nikâh geçmedi mi?”
“Ama ahret suali sordun!.. Hayır, hayır…”
İhtiyarın gözlerindeki endişe karartısı açılıvermişti:
“Sen yolu bilmezsin; ben önden gideyim ağa…”
“Biraz dur… Niçin evli misin, başından nikâh geçti mi diye sordun.”
O, başını salladı:
“Hele bir pınar başına varalım da…”
İhtiyatlı adımlarla, dar yoldan yürümeye başladı.
Bu yol, tatlı inhinalarla sağa sola çevrile çevrile, dik bir meyille, sel çukurlarından ziyade, geniş arklara benzeyen, iki tarafı kesme kaya bir uçuruma iniyordu.
İhtiyar köylü hem yürüyor hem titrek bir sesle bir köy havası tutturmuş gidiyordu. Bu hava ne kayabaşına ne mâniye ne kesik kereme benziyordu. Her nağmesinde esrarlı bir titreyiş, uçuş, kanatlanış vardı. Bir destana da benzeyen bu şarkının esrarlı havasını, iliklerimi sarmış, kalbim burkula burkula, içimde ığıltılarla dinliyordum:
Kızılpınar kurudu mu?
Yoksam gene çağlıyor mu?
Boyuncağın büktü söğüt,
Anacığım ağlıyor mu?
Ah, yolcular yolcular!
Verdiğim öğüt değil!
Kanayan yüreğimdir,
Ağlayan söğüt değil!
Arada bir duruyor, nefes alıyor, tekrar şarkıya başlıyor, yoluna devam ediyordu:
Pınarbaşı serin olur.
İç yarası derin olur.
Sen ağlama, ben ağlayım,
Gene anam gelin olur!
Ah, yolcular, yolcular!
Verdiğim öğüt değil!
Kaynayan yüreğimdir,
Ağlayan söğüt değil!
Üzerleri kızıl kızıl, garip bir küf tutmuş ve araları beyaz, koyu kurşuni menevişli bir sıra taşların önüne gelince ihtiyar durakladı, yol da o noktada birdenbire inceleşivermişti:
“Buradan geçerken tetikli bulun, ayaklarını denk bas… Aşağısı dikine yardır.”
İhtiyar, göğsünü çıplak kayalara bastırıp tırnaklarıyla taşların kertiklerine tutunarak geçmişti. Ben de aynı vaziyette, aynı dikkatle onun ardı sıra geçtim.
Avuçlarımı birbirine sürtüp ellerimi temizlerken gözlerimin sıcağın, yorgunluğun tesiriyle hayalî manzaralar görmeye başladığını sandım.
O dar, tehlikeli yol birden genişlemiş, sonu uçurum tahmin ettiğim ark kayboluvermiş, dümdüz, yeşil bir ova, nazlı bir meyille dalgalana dalgalana uzanarak kasaba yoluyla birleşiyordu.
Sazlıtepe’nin eteğinde, şemsiye şeklinde mühip1 bir kayanın altında, şırıltısı kulağa efsaneler mırıldayan berrak bir su akıyor, pınarın yatağının kenarındaki büyük bir tek salkım söğüdün büyük dallarından sarkan yapraklar, öper gibi suyu yalıyordu.
Güneş Sazlıtepe’nin arkasında kalmıştı, yalnız kaya yarıkları arasından sızan keskin hüzmeler, pınarın sularına, söğüdün yapraklarına tunç oklar atıyordu.
Pınarın şırıltısı, gölgelerin serinliği, yorgunluğumu bir anda gidermiş, unutturmuştu.
Koşar gibi suya yaklaştım, çenemden göğsüme sular akıtarak, avuç avuç, kana kana içtim.
İhtiyar köylü de yere kapanır gibi yatmış, dudaklarını suya saldırmış, içinin ateşini söndürüyordu.
Yüzümü, gözümü, bol su ile yıkadıktan sonra söğüde sırtımı dayayarak oturdum:
“Baba, Söğütçük burası ha?”
İhtiyar, yorgun yorgun doğrulmuştu.
“Burası.” dedi.
Fakat doğrulur doğrulmaz alnı buruştu:
“Ağam, söğütçüğe dayanmasan iyi edersin…”
Tütün kesesini çıkarırken yalvaran bir bakışla, gözlerimin içine bakıyordu.
“Hiç… Sanki… Uğur saymazlar da…”
Yola çıktığımız zamandan beri, her sözüme “Evet.” diyen ve umulmaz bir uysallık gösteren ihtiyar köylünün Sazlıtepe’de başlayan sinsi hırçınlığına bir sebep bulamıyordum.
Onda, köylü ile şehirli arasındaki anlaşmazlık, yadırgayış, nispeten az hatta yok gibiydi. Yol arkadaşlığına, köylünün, şehirliden daha fazla ehemmiyet verdiğini de biliyordum. Zıddına gitmek istemedim, söğüdün beri yana düşen gölgesine çekildim.
O da yanıma gelmişti. Uzattığı örme keseden bir tutam tütün aldım:
“Ne diye uğur saymazlar?”
Gene Sazlıtepe’de, yol ararken ağır ağır doğrularak baktığı gibi baktı:
“Çok, çok eski bir masaldır dedim ya…”
“Evli olup olmadığımı niçin sormuştun?”
Sigarasını uzun bir kiraz çubuğa taktı. Derin derin göğüs geçirdi:
“Birkaç karı almış, boşamış olabilirsin diye.”
Sazlıtepe’yi sular basması, Söğütçük’ten geçmek için evli olup olmamak, yanık köy türküsü, söğüde dayanmanın uğur sayılmaması… Hep birbirine bağlı efsaneler, belki de uzun bir efsane zincirinin halkalarıydı.
İhtiyar köylü gözleri sigarasının dumanlarına dalarak masal anlatanlara mahsus edalı bir tavırla söylüyordu:
“Demin tutturduğum türkü yok mu?.. Koca bir destandır ağa… Ömer’in destanı… Bu havayı kim çıkarmış bilinmez… Yalnız elden ele, dilden dile dolaşır. Destanın yazılısını köyde arasan belki ele geçirebilirsin. Hoş komşu köylerde de Ömer’in destanını bilirler ya… Anadolu’da şayet uzun boylu dolaşmışlığın varsa rastlamışındır. Birçok köylerin adı ‘Ömerli’dir… İşte bu destandan ötürü…”
Sigarasının külünü avcunda toplayıp yere silkiyordu:
“Söğütçük’e eskiden daha itibar ederlermiş… Baş göz edilecek delikanlılar, söğüdün gölgesinde iki rikât namaz kılmazlar, üç İhlas bir Fatiha ile üç avuç su içmezlerse kimse kız vermezmiş… Yeni gelinleri de buraya getirirlermiş. Yüzlerinin yapıştırmalarını burada yapıştırırlar, ellerine kınalar burada konurmuş. Gelin götürürlerken köyün çocukları davul, zurnanın önünde, hep bir ağızdan Ömer’in türküsünü çağırırlarmış.”
Geçmiş günlerin yükünden kurtulmak isteyen bir canlılıkla başını kaldırmıştı:
“O, düğün alayları artık unutuldu. Çocuk kısmı, bilir mi ya bazı bazı çağıran olur. Hemen sustururlar. Düğünlerden gayri zamanlarda uğursuzluk sayılır. Şayet çocuk yetim, öksüz kalır da kendiliğinden söyleyecek olursa ona ses çıkarılmaz.”
“Söğütçük’e, şimdi nasıl itibar ediyorlar?”
“Değişmeyen bir âdet vardır. Her yeni gelin, güvey, kasaba yolundan geçerlerken Söğütçük görünüp de gözden kayboluncaya kadar ona arkalarını dönmezler. Başından iki nikâh geçmiş kadın, erkek, Söğütçük’e uğramaz, Kızılpınar’dan su içmezler… Kasaba yolundan da başlarını iğerek Söğütçük’e bakmadan geçerler. Bahtsız insanlar da buraya gelir, söğütten kırk bir yaprak koparıp suya atarlar, akarsu bütün dilekleri Allah’a götürür…”
Kasabada “Ömer’in destanı”nı aradım, ak sakallı, mazi külçesi hâline gelmiş bir ihtiyar hem okudu hem anlattı:
“Yüzlerce yıl evveldi. Geçtiğin ovada bir şehir kuruluydu; şimdiki bu kurak, çatlak yaylalar vaktiyle bol, geniş gölgelerini salan ağaçlar, körpe fidanlar, bağlar, bahçeler, çimler, çiçeklerle süslü idi… Tütmeyen bir ocak, ekilmemiş bir karış toprak, sürülmemiş bir dilim tarla yoktu. Bağlar arasından ırmaklar geçer, bahçelerden kaynaklar fışkırır, çeşmelerden tatlı sular akardı. Ucu bucağı görünmeyen meralarda otlayan koyunların hesabı bilinmez, saymakla da tükenmezdi. Herkes hâlinden memnundu. Komşu köylerden buraya ondalığa gelen rençperler, birkaç yıl sonra zengin dönerlerdi. Aç, yoksul, fakir yoktu. Herkesin karnı toktu. İşte bu şehir, bir gecenin içinde battı, mahvoldu! Bir gece baştan başa meraları, yaylaları, tarlaları, bahçeleri su bastı. Ağıllardaki hayvanları sular boğdu, götürdü. Tarlalarda ekinleri sular aldı, götürdü… Çatılar uçtu, bacalar yıkıldı… Taş taş üstüne kalmadı…”
На этой странице вы можете прочитать онлайн книгу «Bağrı Yanık Ömer», автора Mahmut Yesari. Данная книга относится к жанру «Современная зарубежная литература». Произведение затрагивает такие темы, как «реализм», «взаимоотношения». Книга «Bağrı Yanık Ömer» была издана в 2023 году. Приятного чтения!
О проекте
О подписке
Другие проекты
