Bakır Efe iç avlunun kapısını açarken karısına bağırdı:
“Emine! Ömer nerede?”
Emine merdivenin başına gelmişti, parmağını ağzına götürdü:
“Bağırma, küçük uyuyor…”
Bakır Efe yumruklarını sıktı, karısına hiddetle baktı ve bir şey söylemeden homurdana homurdana ters geri dışarı çıktı.
Ömer, uyumuyordu… Emine yalan söylemişti. Ömer, arka odada kedi yavrusuyla sessiz sessiz oynuyordu. Bu yalan da sebepsiz değildi. Kocası kapıyı çarparak bağıra bağıra eve girdi mi Emine’nin yüreği ölüme yaklaşmış hasta bir kuş gibi bezgin bezgin çırpınıyordu. Bakır Efe’nin ne örsle ne kurşunla kırılmayan o iki kaşı arasına gerilen çelik yay, bir tek sözle hamurlaşıveriyordu.
“Ömer uyuyor…”
Her şeye kızan ve kızınca gözü kararıp etrafını kasıp kavuran Efe, yalnız çocuğuna karşı zayıftı. Ömer’i uyandırmaya korkardı. Ömer diye içi titrerdi. Emine onu bildiği için Efe’nin hiddetle geldiği zamanlarda hiç düşünmeden bu yalanı söyleyiveriyordu. Yalanının tutulmasından da korkmuyordu. Bakır Efe binde bir, milyonda bir ihtimali hesap edecek, gene bu yalana inanacaktı. Bakır Efe kim bilir gene niye kızmıştı?.. Ne gün, ne zaman eve güler yüzle geliyordu? Artık huy etmişti, bir hiç için ateş püskürüyor, kanlı gözlerini devirerek bağırıyor, taşıp köpürüyordu. Dudakları gülmek âdetinden vazgeçmişti. Gözleri yalnız Ömer’e tatlı bakıyordu. Bakır Efe eskiden böyle değildi. Gayet az ve tartılı söyler, ev işlerine karışmaz, sakin, uysal bir erkekti. Ömer doğduktan sonra, ona bir hâl olmuştu. Durduğu yerde kavga arıyor hatta bir vesile, bir bahane bulmayınca hiddeti bütün bütün artıyordu. Vara yoğa sinirlenip hiddetleniyordu. Emine de bıkmıştı, artık bu yaşayış böyle sürmezdi ve bunun sürmeyeceğini Emine gibi Bakır Efe de anlıyordu. Ayrılık ikisi için de düğün bayram olacaktı. Birbirinin hasretini mi çekeceklerdi? Ne gezer!..
Kurtulduk diye sevinecek, ferahlayacak, kaçan keyifleri, uçan neşeleri yerine gelecek, dünyaya yeniden doğmuş gibi olacaklardı.
Fakat Ömer?..
Arada Ömer vardı. İkisinin de bellerini büken o idi. Ömer’den ayrılmak ölümden beter, ölümden acı, ölümden firaklı2 idi. İkisi de bu acıya tahammül edemeyeceklerdi. Emi-ne, Ömer’i ne kadar çok seviyorsa Bakır Efe de çocuğuna o kadar bağlıydı. Çocuk, ikisine de düşkündü. Belki bu ayrılık en çok onu vuracak, onu ezecek, hırpalayacaktı. Anası sağken öksüz, babası varken yetim kalacaktı. Emine çocuğunu Efe’ye terk edemezdi. Lakin Bakır Efe de Ömer’i, Emine’ye bırakamazdı.
Ömer, ne anasına ne de babasına benziyordu. Emine’nin gözleri koyu mavi, Bakır Efe’nin koyu siyahtı. Emine’nin saçları açık sarı, Bakır Efe’nin simsiyahtı.
Efe, esmerdi, adına da Bakır Efe demişlerdi. Emine beyaz, süt beyazdı, saçlarının tatlı sarılığı ak yüzünü daha ılık, daha tatlı, daha ak gösteriyordu. Kasabada da Ak Emine diye anılırdı.
Ömer bu iki zıt renklerin güzelliğini toplamıştı. Gözleri koyu lacivert, saçları kumral, teni buğdaydı. Birbirini sevmeyen, sevmek değil, birbirinin gözünü oymak isteyen bu ana baba bütün zıt taraflarını sanki çocuklarında anlaşıp birleştirebilmişti.
Emine ile Bakır Efe’nin geçimsizliklerindeki esbap3 ne idi? Bu bir değil, birkaç kaynaktan taşıyordu.
Emine densiz, Bakır Efe huysuzdu. Gün geçtikçe birinin hırçınlığı, öbürünün de titizliği artıyordu. Bakır Efe çocukluğunda bile emretmeye, çocukluğunda bile efeliğe alışıktı. Ama Emine de nazlı büyümüştü. O da buyruk kendisinde olsun istiyordu. Bu iki ateş arasında yanan Ömer’di!..
Ömer, daha ikisini doldurmadan karı koca yataklarını ayırmışlardı. Babası Ömer’i kendi döşeğine çekiyor, annesi kucağından ayırmamak için çırpınıyordu. Ömer annesinin yastığına başını koyarken, babasının kolları onu çekip alıyor, babasının koynunda mışıl mışıl uyurken onu annesi çekiyordu ve Ömer bu arada eziliyor, eziliyordu…
Anasının tekrar odaya girdiğini gören Ömer, oynadığı kedi yavrusunu bırakmıştı.
Fıslar gibi “Ana…” dedi. “Babam mı geldi?”
Emine, onu kollarının arasına aldı, sıkı sıkı bağrına bastırdı:
“Gitti Ömer, gitti…”
“Niye bağırıyor gene?”
Ömer’in göz pınarları dolu dolu, ince bükük sesi dokunaklıydı.
Bu yaşlı gözler, bu dokunaklı ses Emine’nin yüreğini sızım sızım sızlattı.
“Korktun mu Ömer?”
“Yok ana korkmadım… Babam bana kötü demez ki… Sana çıkışıyor da tasam o…”
Emine Ömer’i uyutmak ister gibi sallıyordu:
“Vah Ömer’im!.. Benim biricik Ömer’im!”
Fakat ana oğlun böyle baş başa kalışı, dert yanışı çok sürmeyecekti. Bakır Efe, az sonra tekrar gelecekti. Belki de ilkinden daha hiddetli, daha şiddetli gelecekti. Emine, onun niye tutulduğunu bilmiyordu. Kahvede, çarşıda kim bilir kime kızmıştı da gelip Emine’den mi hınç alacaktı? Yoksa tarladaki rençperlerden alamadığı hiddetini Emine’den mi çıkaracaktı? Emine yalnız bir şeyi anlayamamıştı. Her vakit odalardan birine çekilir, kendi kendine söylenerek oturur ve çocuğun uyanmasını beklerdi. Bugün neye tekrar sokağa çıkmıştı?
Bakır Efe gün kararırken eve geldi. Gözleri dönük, suratı asıktı. Kapının gürültüsünü duyan Ömer, babasını karşıladı. Bakır Efe oğlunu kollarından tutup kaldırdı, yüzünden, gözünden, yanaklarından, boynundan, bileklerinden öptü.
Sanki bir dakika evvel yüzünden düşen bin parça olan adam odeğildi, neşeliydi, onu görenler âdeta gülüyor derlerdi. Biraz sonra Emine de taşlığa çıkmıştı. Efe’nin rengi deviriverdi. Ömer’i ağır ağır yere bıraktı. Karısına dişleyen, ısıran bir sesle haykırdı:
“Dün gece Fakı Hasan’ın kızı buraya gelmiş!”
“Geldi idi, ne olacak?”
Bakır Efe, yumruğunu salladı:
“O kahpe buraya adımını atmayacak demedim mi? Bahtı varmış, ben rastlamadım. Yoksa kırardım o uğursuz ayaklarını!”
Karısı onun köpürmesine hiç aldırmıyordu:
“Ayşe, neden kahpe oluyormuş? Kahpeliğini gözünle gördün mü?”
“Gözümle görmedim emme kulaklarımın duyduklarını ne ideyim?”
“Elin ağazı torba değil.”
“Niye herkes için söylemiyorlar?”
“Neler diyorlar?”
“Hacı Şakirgillerin güveysi Sarı Süleyman söyledi. Ayşe kahpesini yerdi, yerdi de lafı tasımına getirip dün seni kadına misafir gitmiş dedi… Ne ağzı karadır o… Artık kasabada bilmeyen, duymayan bir tek kişi kalırsa şu bıyıklar bana haram olsun!”
Sağ eliyle bıyıklarının burulu uçlarını koparacak kadar çekiyordu:
“Ettiğin haltı gördün mü bir yol?”
Emine sinirlerini idareye uğraşan bir ihtiyatla cevap verdi:
“Misafir… Kovamazdım ya…”
Bakır Efe taşları kıracakmış gibi topuklarını yere vuruyordu:
“Sen yüz veriyorsun! Sen yüz veriyorsun! Senden yüz bulmasa gelemez.”
“Sen gene kavga arıyorsun…”
“Senin bir suçun yok!..”
Bakır Efe bunu söyler söylemez ilerledi. Emine’yi saçlarından yakalayıp dövecek, yerlerde sürüye sürüye tekmeleyip tokatlayacaktı. Fakat karısına fazla yaklaşmadı, geriledi.
Ömer, aralarına girmiş, küçük ellerini uzatarak yalvarıyordu:
“Buba… Etmeyindi… Etmeyindi Efe!”
Bakır Efe’nin, dirseğine vurulmuş gibi kalkan eli düşüvermişti.
“Ömer… Sen git… Bağda biraz dolan… Haydi Ömer, sıyrıl ayaklarımın dibinden… Var, dolaş…”
Ömer boynunu bükmüş, gözleri nemli, babasına bakıyordu. Efe’nin fazla zıddına gitmenin çocuk aklı ile bile fenaya varacağını anlamış, korkudan sesini çıkarmıyordu. Dizleri titreye titreye gitti, iç avlunun kapısını açtı, dışarıya çıktı. Fakat bağa doğru yürümedi, orada, kapının yanında, tümsek taşların üzerine oturdu, başını duvara dayadı.
O çıkar çıkmaz müthiş bir tokat şakırtısı ve tiz bir kadın çığlığı kopmuş, taş avluyu akislerle doldurmuştu. Ömer, yüreği ağzında, alt dudağı titreyerek korkak korkak bakındı, elini göğsüne bastırdı, çarpınan kalbini sıktı. Gözlerinden sessizce dökülen iri taneler, yanaklarında pırıltılı birer iz bırakarak çenesinden mintanına damlıyordu. Taşlıkta tokatlar, tekmeler hiç durak, ara vermiyor, Emine’nin feryatları kâh yorgun bir soluk gibi çıkıyor kâh acı bir boğukluk alıyordu. Ömer, daha fazla dinleyemedi, kalktı gözlerini sile sile bağın yolunu tuttu, kapının yanında oturup dinlediğini, duyduğunu anasının bilmesini istemiyordu, zaten buna babası da kızacaktı.
Ömer bağın ortasında avare dolaşıyordu. Güneş gölgelerle kütükleri taraya taraya çekilmişti. Gökyüzünün esmerliği gittikçe koyulaşıyor, kurşunilikler kararıyordu. Bu sinsi sinsi basan akşam karanlığı, bağın boşluğu, ıssızlığı, vahşi bir ıslık gibi ovayı kıvrıla kıvrıla dolaşan rüzgâr, Ömer’i korkutmuyordu.
Korku hissinin kalbine gelebilmesi için başka şeyler düşünmemesi lazımdı. Hâlbuki o, küçük kafası göğsüne düşmüş, hayalindeki seslere dalmıştı. Dayağı yiyen anası değil Ömer’di… Kalbi kırılan Emine değil Ömer’di…
Eve erken dönmek istemiyordu. Anası gözlerini kurutsun, berelerini sarsın, yüzene renk gelsin, Ömer, o zaman karşılarına çıkacaktı. Ömer, anasını gözleri çakmak çakmak, kolları bacakları yara, tırmık içinde görmeyi içi götürmüyordu. O vakit babasına diş biliyordu fakat bu da çok sürmüyordu çünkü babasını sevmiyor değildi ki…
Ömer döneldi durdu, dolaştı, ağıllara dönen sürülerin çan sesleri ovaların esrarlı sessizliğini çınlatırken Ömer, eve doğru yürüyordu.
Bakır Efe iki eli arkasında, geniş adımlarıyla dış avluyu arşınlıyordu.
“Nerede kaldın be Ömer?”
“Bağın alt başına kadar uzandım da…”
“Kuruntuya saldın bizi…”
Ömer, küskün küskün duruyordu, cevap vermedi.
“Haydi, anan siniyi hazırladı, çorba soğumasın…”
Ömer sininin kenarında anasıyla babasının ortasına oturmuş, vakit vakit anasına bakıyor ve bu bakışlarla onun yüreğindeki zehirleri içmek, sızıları dindirmek istiyordu.
Bakır Efe’nin hakkı vardı; Efe yerden göğe kadar haklıydı. Emine’ye kaç kere söylemiş, Ayşe kahpesini eve sokma, yanına varma, yüz çevir, konuşma diye sıkı sıkı tembih etmişti. Emi-ne’ninki münasebetsizlikti. Ayşe’nin ne kahpe ne oynak ne fettan, cıvalı olduğunu da herkesten iyi biliyordu. Ona yüz vermesi hatta eve çağırması kocasının damarına basmaktan başka bir niyetle değildi. Emine kocasını çileden, dinden, imandan çıkarmak için elinden geleni yapıyor, fırsat kaçırmıyordu. Bakır Efe de fark etmişti… Azdıkça azıyor, Emine’ye bir ettiğini bırakmıyordu. Hacı Şakirgillerin güveysi Sarı Süleyman artık diline dolamıştı, üste üstlük kim bilir neler de uydurup bire bin katacaktı.
Bakır Efe, dövmekle değil öldürse Emine’den hiddetini alamayacaktı. Canına tak demişti. Emine’den ayrılacaktı. Bakır Efe bu ayrılmanın kolay olmadığını biliyordu. Emine ile evlendikleri zaman bütün malları birleştirmişlerdi. Sonra bazılarını satmışlar, yerine bir başka bağ, başka tarla almışlardı. Emine’nin Aldağ eteklerindeki ağılını bozmuşlar, davarları bir dam altında toplamışlardı. Yalnız tarlalar, bağlar, bahçeler değildi, çarşıdaki dükkânlarla, kasabadaki evler de hep böyle birbirine karışmıştı.
Bunları ayırmak, arada hak geçirmemek mesele idi. Bakır Efe, bütün bu müşkülleri, bütün bu güçlükleri düşündükçe keyifleniyor, için için seviniyordu. Çıkacak güçlük, pürüz ve ilişik nispetinde, iki tarafın davası ateşlenip alevlenecekti. İki taraf da her ne bahaya olursa olsun bu işten ayrılmak isteyeceği için adam sen de diyecekti ama arada menfaati olanlar, bütün anlaşma yollarını keseceklerdi. Bakır Efe’nin sevindiği de bu idi. O bütün müşküllere omuz silkecek, bütün zararları sineye çekecek, neden fedakârlık etmek lazımsa edecekti ve buna karşılık bir… Bir tek şey isteyecekti: Ömer’i…
Ömer onda kalacaktı… Bakır Efe düşüncelerini hep bu ibre üzerinden yürüterek ayar ediyor, ona göre istikamet veriyordu. Evvela tasavvurunu açmadı. Karısından korkmuyordu. Yalnız onun vaktinden evvel haber alınca bazı teşebbüslere kalkışmasından endişe ediyordu. Hatta Emine’nin şüphelenmemesi için mülayim davranmaya bile karar vermişti. Muvaffak olmak için de hiddetini yenecek, dişini sıkacaktı.
Bakır Efe akşamları eve çok geç gelmeye başlamıştı. Eşe dosta gitmiyor hatta kahveye, çarşı pazara bile uğramıyordu. Ya bağda bir çınarın gölgesinde ya bir tarlada ağaç dibinde oturuyor, uçsuz bucaksız düşüncelere dalıyordu.
Emine’ye “Boş ol!” deyip kapı dışarı etmek işten değildi fakat Ömer o zaman daha beş yaşında idi. Kadı, Ömer’in yedisine kadar Emine’nin yanında kalmasına hükmedecekti.
Lakin Bakır Efe, bu iki sene içinde Ömer’siz ne yapacaktı? İşte asıl buna bir çare bulmak lazımdı. Emine’nin Fakı Hasan’ın kızı Ayşe ile konuşmasını hoş görmemekle beraber, için için seviniyordu. Kıvrak Ayşe ile düşe kalka eninde sonunda Emine de kötü yola dökülecekti. Bir yol başı havalandı mı artık gözüne ne çocuk görünürdü ne yurt ne ocak…
Bakır Efe, kadıya varıp derdini açmak için fırsat kolluyordu. Günlerce, haftalarca düşündükten sonra kararını verdi. Emine’nin başında esen kavak yelleri büsbütün azsın, dalgalansın, kudursun diye onu kendi havasına bırakmak en kestirme yoldu. Bakır Efe’nin kararını, niyetini bilmeyenler Emine’nin, meydanı boş görüp doludizgin at oynatmasına şaşacaklardı,
Herkes bir kulp takacak, Bakır Efe’nin mezhep genişliğine akıl erdiremeyeceklerdi. Bakır Efe, Ömer için her şeye katlanmaya razıydı. Emine ile uğraşmaktan yorulmuş gibi bir tavır aldı. Kollarını kavuşturdu, gözlerini yumdu ağzını kapadı, kulaklarını tıkadı…
Bakır Efe’nin hâlindeki değişikliğe herkesten çok şaşan Emine’ydi. Ne olmuştu? Efe’nin karısını umursamayışı nedendi? Bu yırtıcı adamı hangi ifritin büyüsü, zehri sindirmişti?..
Niye ses çıkarmıyordu? Emine tek durmuyordu. Fakat kocası neden aldırış etmiyordu?.. Emine, Bakır Efe’nin durgunluğunu, bir fırtına başlangıcı sandı. Birkaç gün tetik bulundu, bekledi… Lakin Bakır Efe, hep aynı hâlde duruyordu. Onu gören, bir şey görmüyor, duymuyor, bilmiyor zannederdi.
Bir hafta sonra Emine’nin korkusu gitti, düştüğü kaygının boşuna olduğuna hükmetti, kendine emniyet geldi.
Bakır Efe yorulmuştu; Emine bunda karar kılıyordu. Ömer, sevinç içinde idi, yüreği ferahlanmıştı, yüzü gülmüştü. Kapının tokmağı vurulduğu zaman korku ve telaşla yerinden sıçramıyor, anasına misafir geldiği günler tasaya düşmüyordu. Akşamları karanlık basarken ıssız bağ yollarında boynunu bükerek ağlamıyordu.
Ömer artık gülüyordu, kahkahalar atarak gevrek gevrek gülüyordu. Rengi yerine gelmiş, yanakları, dudakları kızarmış, düşük omuzları doğrulmuş, yaşla kararan nemli gözleri parlamıştı. Kapının çalınmasını beklemiyor, babasını yarı yoldan karşılıyordu. Ömründe en tatlı geçen bu günlerdi… İki kızgın alev arasında yanan yüreğine sular serpilmişti Babasını eskisinden daha çok sevmeye başlamıştı, anasına daha derin bağlanmıştı.
Bakır Efe, Emine’nin her hareketini gözden kaçırmıyor, sezdirmeden onun peşini kolluyordu. Emine iyice gemi azıya almıştı. Kasabanın uygunsuz karılarıyla açık açık, kimseden çekinmeden konuşuyor, bağlara gidiyor, çengileri toplayıp dümbelek çaldırıyor, oyun oynatıyordu. Bir yandan seviniyordu.
Ömer’in gözlerinin içi gülüyordu. Rengi uçuk değildi, sünepeliği gitmişti. O zamana kadar Ömer’i doğuştan miskin, cansız, yorgun ruhlu sanmıştı.
О проекте
О подписке
Другие проекты
