Читать книгу «Türkçeyle Yaşamak» онлайн полностью📖 — Leyla Karahan — MyBook.
image

– Evet, Kütahya milletvekiliydi. Ankara’da öğrenciliğim sırasında İzmir’e trenle giderdim. Bir İzmir dönüşünde trende üçüncü mevkide giderken Besim Atalay’la karşılaştık. Yanımda iki üç arkadaşım vardı. “Ne arıyorsunuz burada?” dedi. “İzmir’den Ankara’ya dönüyoruz.” dedim. Biz İzmir’den geliyorduk, o da Kütahya’dan. O zaman milletvekillerine özel kompartıman ayrılıyordu. “Gelin benim kompartımana.” dedi. O milletvekili ya, bizi kompartımanına aldı, konuştuk, sohbet ettik, biraz sonra izin istedik, çıktık. Hocamız meclis üyesi, milletvekili, bizi kompartımanına çağırdı diye koltuklarımız kabardı, gururlandık. Üçüncü sınıftan itibaren milletvekili olduğu için derslerimize gelemedi. Onun yerine Farsçaya Abdurrap Yelgar geldi. Bu hoca Afganlıydı. Kızıyla da sonradan tanıştım, İzmir Kız Lisesinde okumuş, oradan buraya gelmiş. Abdurrap Yelgar belki Farsçayı iyi biliyordu ama hiç öğretemezdi, ondan pek yarar sağlayamadık. Besim Atalay’dan sonra onun gelmesi bizde hüsran yarattı. Ama yine de Farsçadan aldığımız bilgilerle Divan Edebiyatını rahatlıkla takip edebiliyorduk.

Besim Atalay’ın Zeynep Korkmaz’a hediye ettiği Divanu Lugati’t-Türk’ün iç kapağı (1941)


– Arapça dersi?

– Arapça hocamız Şinasi Altundağ’dı; aslında Tarih hocasıydı. Hasibe, ben ve bir de Şevkiye (İnalcık) onun derslerine devam ederdik. Şevkiye, Arapçanın asıl talebesiydi, biz de yardımcı dersler arasında o dersi de seçtiğimiz için derse katılırdık. Yönetmelik bakımından ya Arapça ya Farsça, birinden birini tercih etmemiz gerekiyordu. Fakat ben nasıl olsa ihtiyacımız var diye Farsça dışında Arapçaya da devam ediyordum. Arapçayı çok iyi öğretirdi Şinasi Bey. Biz ikinci sınıfa geldiğimiz zaman dedi ki “Siz son sınıftaki bir öğrencinin Arapçasına denk bir Arapça öğrendiniz. Biraz daha ilerlerseniz iyi olur.” Hoca, kuralları çok iyi öğretirdi, metin okuturdu. Şinasi Bey’in öğrettiği Arapçadan çok çok istifade etmiştik. Çok değerli bir hocaydı. Ben Almanya’da yetişmiş Necati Lugal Hoca’dan da Arapça dersi almıştım. Çok bilgiliydi ama sistemli öğretemiyordu.

– Pertev Naili Boratav hangi derslerinize gelirdi?

– Halk Edebiyatı dersine gelirdi. Pertev Naili Boratav, bizi ayrıca Eberhard’ın Çin masalları dersine gönderiyordu. Ruben de Hint masallarını okutuyordu. Pertev Naili Bey, hepimizden 100 masal derlememizi istemişti. Tabii bu mümkün değil. “Bunları tatilde derleyeceksiniz, bana gelecek dönemde getireceksiniz.” dedi. Ben 20-25 masalı zor derleyebilmişimdir. Belki diğer arkadaşlarım daha az derlemişlerdir. Yani şümullü bir ders görüyorduk Halk Edebiyatında.

– Agop Dilaçar dersinize geldi mi?

– Evet, Lengüistiği ondan okuduk. Kendisi İngilizce, Fransızca, Almancayı çok iyi bildiği gibi ayrıca Arapça, Farsçayı da bilen bir insandı. Türk Dil Kurumunda başuzman olarak çalışıyordu. Atatürk ona profesörlük payesi vermişti. Fakat Abdülkadir İnan’dan alındığı gibi ondan da alındı bu paye. Alınsın alınmasın, kendisi çok değerli bir hocaydı. Bize çok iyi ders anlatırdı. Gayet iyi not tutabilirdik. Benim kocaman bir defterim vardı. Kemal Or adında bir arkadaşımız sınava girecekti, o defteri benden istedi. Ve arkasından defteri getirmedi. Çok çok üzüldüm, onu muhafaza etmek isterdim. Lengüistik defterim, notlarım fevkalade iyiydi. Agop Dilaçar bizimle sohbet ederdi, özellikle dilde ihtisas yapacak kimselerle. Derdi ki “Biz tamamen Türk âdetlerine göre yol almış, yetişmiş insanlarız. -kendisi Ermeni’dir- Bizim evimizde hiçbir zaman masada yemek yenmezdi, yer sofrası kurardık, altına bütün yerli Türkler gibi uzun bir örtü sererdik, üzerine siniyi koyardık. Sinide yemeklerimiz gelirdi, o şekilde yerdik.” İkinci yılın sonunda dersler bitiyordu, bir gün bizi evine davet etti. Evine gittik, çay faslından sonra kütüphanesini gezdirdi. Hayran oldum kütüphanesine. Bir odayı tamamen kitaplarına ayırmış, Odanın üç tarafına raflar yaptırmak dışında kütüphanelerde olduğu gibi aralıklı raflar da kurdurmuş ve kitaplarını yerleştirmiş. Benim o kadar hoşuma gitti ki öyle bir kütüphane kurma hayalim vardı, fakat ne yazık ki evim imkân vermediği için başlangıçta onu gerçekleştiremedim.

– Agop Dilaçar nerede oturuyordu Hocam?

– Kızılay tarafında bir yerde oturuyordu. Şu anda tam adresini veremem ama o zaman adresini vermişti. 8-10 kişi gitmiştik. Türk Dil Kurumunda başuzmandı, gittiğim zaman da görüşürdüm.

– Türkçesi nasıldı? Ermeni aksanı var mıydı?

– Türkçesi çok iyiydi. Çok az aksanı vardı. Zaten Atatürk onu çok beğenmiş. Türkçeye hâkimdi ve meslek bilgisi fevkalade güzeldi. Bu bakımdan onun hocalığından çok istifade etmişimdir ben şahsen. Agop Dilaçar’dan sonra da Necip Üçok gelmişti. Ben doktoraya başladığım sıralarda, Necip Üçok Bey’in derslerine de devam etmiştim.

– Necip Üçok, Fonetik dersi mi verdi size Hocam?

– Genel Lengüistik verdi. Dil Bilimi. Necip Üçok, sonradan maalesef bir kazaya kurban gitti. Ortaokulu bitiren kızını Amerikan Kolejinde okutmak üzere İstanbul’a götürüyormuş. Kızını yerleştirdikten sonra bir gece otelde kalmış. Otelde gaz patlaması olmuş ve orada zehirlenerek vefat etti. Çok acı geldi bize. Hukuk Fakültesindeki Coşkun Üçok’un ağabeyiydi. O zaman doçentti Necip Üçok. Sonradan profesörlüğe yükseltildi. Ve benim doktora sınavımda da bulunmuştu. İsmail Hakkı Baltacıoğlu’ndan söz ettik mi?

– Hayır Hocam, Baltacıoğlu’ndan söz etmedik.

– İsmail Hakkı Baltacıoğlu bize pedagoji dersine gelirdi. Onun aynı zamanda bir sanatçı tarafı vardı. Ankara Radyosunda bazı müzisyenlere de ders verirdi. Hatta bize bir orta oyunu hazırlatmıştı. İkinci sınıftaydık herhâlde. Şalvar giydim, eşarpla başımı kapattım. Şalvarlı malvarlı, yemenili, örtülü. Erkekler de vardı. O toplantıda zenne tipine çıkmıştım. Arkadaşlarım da başka rollerde. Fakültede çok sükse yaptı. Rahmetli Ahmet Ali Bey amcama da ısrar ettim benim ortaoyunum var, lütfen seyreder misiniz diye. Çok güzel ders anlatırdı Baltacıoğlu, çünkü kendisinin sanatçı tarafı vardı. O zamanki Ankara Radyosunda Tiyatro Bölümünden mezun olanlara ve Radyoevinde çalışanlara dersler verirdi. Onlara Tiyatro, Tiyatro Tarihi dersi verir ve rolleri bakımından eğitirdi. Bir başka hocamız Bedii Ziya Egemen’di. O da yurt dışında tahsil görmüştü, fakat hocalığında pek iş yoktu. Üstelik pedagoji dersi herkesin devam etmeye mecbur olduğu bir dersti. O dersi görmeyene lise ve ortaokulda hocalık vermezlerdi. Bu bakımdan Bedii Ziya’dan pek istifade edilmezdi, şöyle böyle geçerdi dersleri. Ama İsmail Hakkı Baltacıoğlu ciddi bir hocaydı.

– Kenan Akyüz hocanız oldu mu?

– Evet, son sınıftayken dersimize Kenan Akyüz gelmişti. Kenan Akyüz’den ben bir sömestir okudum. Bölüm hocası olarak ilişkimiz vardı. Esasen ben dil talebesiydim. Dil ihtisası yapıyordum, fakat ne olur ne olmaz diye hiç fark gözetmeden edebiyat derslerine de muntazam devam ediyordum. Beni edebiyat dersleri de ilgilendiriyordu, dil de. Ama sevdiğim, dil dersleriydi ve bunda zannediyorum Banguoğlu’nun büyük etkisi oldu. Onun hocalığının etkisi altında kalarak dilde ihtisas yapmayı tercih ettim. Banguoğlu, hocalığı sırasında bizi Latince derslerine gitmeye de teşvik etmişti. Ben Latince derslerine de başlamıştım. Bir süre devam ettim. Fakat bir taraftan İngilizceye devam ediyorum, yardımcı ders olarak. İkincisi, Arapça Farsça; bunlar mecburi. Doğu dillerinden birini almak mecburiyeti vardı. Fakat bana lazım olacak diye ben ikisini birden aldım. Bir de Latince var tabii. Ders saatleri çok fazla birbirine karışınca bir süre sonra, -herhâlde bir sekiz ay falan devam ettim- Latinceyi bıraktım, öbürlerinin de canına okumayayım diye.


Hocası Saadet Çağatay ile (1944)


– Hocam, Saadet Hanım’dan hiç bahsetmedik.

– Evet, biliyorsunuz benim esaslı hocalarımdan biridir Saadet Çağatay. Saadet Hanım, kadro olmadığı için önce bizim bölümde kütüphane memuru idi. Kütüphaneye muntazaman gelirdi. Tabii kütüphane memuru olduğu için hepimizi bütün özelliklerimizle yakından tanırdı. Benim de iyi bir öğrenci olduğumu bilirdi. Üçüncü sınıftayken Banguoğlu ayrıldığı için kadrosu ona geçti, doçent oldu. Bizim dersimize gelmeye başladı. Saadet Hanım, Kazanlı meşhur yazar Ayas İshaki’nin kızıdır. Babası çok vatanperver bir insan olarak Çarlık Rusyası’na karşı ülkesinin bağımsızlığı uğrunda epeyi mücadele vermiş. Fakat sonunda hapse düşmüş. Saadet Hanım da büyüme çağında epeyi sıkıntı çekmiş. Rahmetli Tahir Bey ile beraber bize geldikleri zaman bir sohbet sırasında anlattığına göre, babası hapse girince annesi evi terk etmiş, gitmiş. Büyükannesiyle beraber kalmış. Babası uzunca bir süre hapiste yattığı için herhâlde, annesi bir daha gelmemiş. Manen çöküntü geçirmiş Saadet Hanım, öyle anlaşılıyor. Buna pek işaret etmezdi. Sonradan anladık biz. Babası hapisten kurtulduktan sonra, -kaç yıl yattı bilmiyorum- beraber kaçmak istemişler. Finlandiya üzerinden Almanya’ya geçecekler, fakat çok sıkıntı çekmişler. Yer altlarından, tünellerden geçmek suretiyle kendilerini gizleyerek, gizli gizli gitmişler. Uzun bir yolculuktan sonra Finlandiya’ya ulaşmışlar. Finlandiya’da Kazan’dan gelme Türkler varmış, onların arasında kalmışlar. Sonra Almanya’ya geçmişler. Saadet Hanım tahsilini Almanya’da yapmış. Üniversite tahsilini de… Türkoloji’nin kurucusu W. Bang’ın Gabain’le birlikte talebesi olmuş. Onun yanında doktorasını yapmış. Tahir (Çağatay) Bey ile evlenmiş. 1940’tan sonra da Türkiye’ye gelmiş. Saadet Hanım, çok çalışkan bir insandı. Uygurca üzerinde çalışıyordu, Bang’ın yetiştirmesi olarak. Orta Asya’daki araştırmalarda pek çok Uygurca eser ortaya çıkmıştı. Bang da 1915’ten itibaren bir Türkoloji ekolü ortaya çıkarmaya çalışmıştı. Gabain, Reşid Rahmeti Arat ve diğerleriyle birlikte Batı yöntemini kullanmak suretiyle o eserleri incelemiş ve bir ekol oluşturmuştu. Gabain ile birlikte yayımladığı pek çok eser vardır. Bir kısmını da Reşid Rahmeti Arat ile birlikte hazırlamıştır.

– Turkishe Turfan Texte’leri kastediyorsunuz, değil mi?

– Evet, Almanca olarak yayımlamışlardır. Saadet Çağatay, orada çok iyi yetişmiştir. Neyse, Saadet Hanım, Banguoğlu’nun ayrılmasıyla hoca oldu. Üçüncü sınıftan itibaren ben Saadet Hanım’da okudum.

– Hocam, dil ve edebiyat dışında başka hangi dersler okudunuz üniversitede?

– Tarih, benim yardımcı dersimdi. Tarihi esasen ben liseden beri severim. Lisede babam çok yardımcı olmuştur. Şinasi Bey’in Tarih Bölümünde seminerleri vardı. Ders dışında seminerlere devam ederdik. Seminerlerde de 15. ve 16. yüzyıla kadar olan tarihî metinleri okuturdu. Ben çok sevdiğim için okuyabilirdim. Bazen esas talebeler de gelirdi ama esas talebeler seminerde kaytarırdı. Hoca kim hazır diye sorduğunda hep benden parmak kalkardı. Bir gün dedi ki hoca, “Bu arkadaşınız olmasa size kim şefaat edecek. O sizden daha iyi hazırlanıyor, çok güzel anlatıyor. Sizin hiç eliniz, parmağınız kalkmıyor, ne olacak böyle hâliniz.” Şinasi Bey, çok güzel öğretirdi. Doktora sınavına gireceğim zaman sordum, tarihten neler tavsiye edersiniz diye. Benim görmediğim bazı kitaplar tavsiye etmişti. Birkaç tanesini aldım, inceledim, yararlandım tabii. Nitekim benim doktora jürimde o da vardı.

– Hocam, Tarih dersleri aldığınıza göre Köprülü’yü de tanımışsınızdır.

– Tanıdım. Benim zamanımda fakültedeki Tarih hocalarından biri de Fuat Köprülü’ydü. Şinasi Altundağ, Enver Ziya Karal, Bekir Sıtkı Baykal bir de Akdes Nimet Kurat’tan ders aldım. Bunlardan başka ayrıca Köprülü’nün derslerine girerdim. Vaktiyle lisedeyken Tarih ve Edebiyat hocalarım İstanbul Üniversitesinden mezun oldukları için hem Tarih Bölümünde hem Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde özellikle Türkiyat Enstitüsünde Köprülü’nün talebeliğini yapmışlar. Köprülü, gerçekten büyük değerde bir hoca idi. Osmanlı Tarihi okuturdu. Lise hocalarım hep ondan bahsederlerdi. Galiba liseden aldığım bu izlenimle Köprülü’nün yaşlı, boyu posu yerinde, beyaz saçlı, biraz da aksakallı biri olduğu tasavvurunu yerleştirmişim kafama. İlk dersine gittik, girdik sınıfa; tarihçiler, dilciler, edebiyatçılar var derste. Bizim için mecburiydi onun dersi. En ön sırada asistanlar oturuyordu. Osman Turan, Mehmet Altay Köymen, Halil İnalcık… Bunların olduğunu sonradan anladım tabii. Biraz sonra biri geldi. Ayağa kalktık. Oturun, dedi ve derse başladı. Ortadan biraz daha kısa boylu biri. Yanımda benim Farsçadan sınıf arkadaşım olan Şinasi Altundağ’ın hanımı oturuyordu, Fikret. Ona “Bu Köprülü’nün asistanı mı?” dedim. “Hayır, Köprülü’nün kendisi.” dedi. Öyle deyince hayretten “Aa!” diye bir ses çıkarmışım, bütün sınıf döndü, baktı bana, ne oluyor diye. Tabii hemen kendimi şöyle gizledim tekrar. Köprülü’nün öyle kısacık boyda, ortanın bile altında boyda olması şaşırtmıştı beni. Çünkü işittiklerime bakarak onun vücut yapısı itibarıyla da heybetli bir insan olduğunu tasavvur ediyordum. Köprülü, konuları çok derinlemesine anlatırdı. Bir defasında da hiç unutmuyorum, bizlere dedi ki: “Çocuklar siz bu fakülteden mezun olacaksınız, yarın kazalara gideceksiniz, orada bu memleketin yaşlıları vardır. O adamlar eski harfleri okurlar, bilgileri derindir. Siz hoca olarak gideceğiniz için bazen sizi imtihana kalkışırlar. Size birtakım sorular sorarlar. Önünüze kitap getirirler, şunu okuyamadık, okuyun diye. Sizi imtihana tabi tutarlar. Eğer siz burada iyi yetişmezseniz ne bizim haysiyetimizi bırakırsınız, ne de fakültenin haysiyetini. Bu bakımdan çok esaslı yetişmeniz ve yazma eserler üzerinde hassasiyetle durmanız lazımdır.” Ben de hem bunun etkisi hem de daha sonra yaptığım çalışmalar dolayısıyla gerek Türkiye kütüphanelerinde olsun gerek Avrupa kütüphanelerinde olsun, çalışırken bu yazma eserler üzerinde durur ve mümkün mertebe o yazıları sökmeye çalışırdım. Ama takdir buyurulur ki bu eski yazılar tür itibarıyla çok çetrefillidir, her zaman her şeyin içinden çıkmak mümkün değildir. Harekesiz yazıları okuyabilmek için önce o kelimeleri tanımak lazım. Dili bilmek lazım. Dili bilmeden, kelimeleri tanımadan okumak mümkün değildir. Ama gerçekten bizim alanımız, fazla itina isteyen, fazla çalışma isteyen ve esaslı bilgiye ihtiyaç gösteren bir alandır.

– Diğer bazı hocalarla, mesela Necmettin Halil Bey ve Tahsin Banguoğlu’yla olduğu gibi Köprülü’yle de yakın ilişkiniz oldu mu Hocam?

– Hayır, Köprülü’yle yakın ilişkim olmadı. Sebebine gelince, Köprülü milletvekiliydi. Diğer milletvekili olan hocalardan mesela İbrahim Necmi Dilmen de aynı zamanda milletvekiliydi; ancak Türk Dil Kurumu Başkanı olduğu için benim devamlı temasım vardı dilcilik dolayısıyla, bölümüm dolayısıyla. Fakat Köprülü’nün sadece dersine girdim. Besim Atalay’la temasım oldu. Benim bölümümdeki milletvekili olup da fakülteden bir iki yıl sonra ayrılan hocalarla temasım devam etti, fakat tarihteki hocalarla ve bu arada Köprülü’yle devam etmedi temasım. Sebebi de milletvekili olmaları dolayısıyla fakülteden ayrılmış bulunmalarıydı.

– O yıllarda çok değerli Tarih hocaları vardı, değil mi?

– Evet, Akdes Nimet Kurat mesela. Benim konum Genel Türk Tarihiydi. Onun için tarihin bütün kollarına gidiyordum. Akdes Nimet, seminerler yapardı. Onun da seminerleri gayet iyiydi, kalabalık olmazdı. 5-6 kişi olduğu için son derece yararlı ve dolgun geçerdi dersler. Sonra bir diğer hocamız Bekir Sıtkı Baykal’dı. Avrupa Tarihi okuturdu. Yalnız herhâlde fazla hazırlıklı değildi ki devamlı notlarından okurdu. Avrupa Tarihi bizi fazla ilgilendirmiyordu nedense. Belki hocanın anlatış tarzından olabilir. Bu hocaların hepsi Avrupa’da eğitim görmüş kimselerdi. İyi Tarih hocalarımızdan biri de Enver Ziya Karal’dı. Devrim Tarihine gelirdi. Çok güzel anlatırdı. Verimli bir hocaydı. O sahanın önde gelen uzmanlarından biriydi. Hocalar, sınavlarında bize önce bir metin okuturlardı. Osmanlı tarihiyle ilgili 14.-15. yüzyıla ait bir metin verirlerdi. Eğer yazıyı sökebiliyorsak, okuyabiliyorsak, anlam verebiliyorsak, tamam derlerdi. Diğer soruları sorarlardı. Bu âdet hâline gelmişti.