Olenin Orta Rusya’dan uzaklaştıkça orayla ilgili anılardan da uzaklaşıyor, Kafkasya’ya yaklaştığı ölçüde de ruhu duruluyordu. Düşünceye dalarak “Ah!” diyordu ara sıra. “Temelli gitmek ve bir daha dönmemek; bir daha ortaya çıkıp âleme görünmemek!.. Burada gördüğüm kimseleri adam yerine koyduğum yok. Hiçbiri tanımaz beni. Benim Moskova’da bulunduğum sosyetelerde bulunmuş olamaz hiçbiri. Geçmişimi, ne olduğumu bilemez. Bu adamların içinden hiçbiri, hiçbir zaman benim içyüzümü öğrenemez.”
Şimdi, bütün o geçmişin pençesinden kurtulmuş olmak duygusu yeni bir çekicilikle onu sarıyor ve yolda karşılaştıkları kaba saba adamlara Moskova’da tanıdıklarından farklı birer yaratık diye bakıyordu. Bura halkı ne kadar kaba ve uygarlıktan yoksun ise o da kendisini o kadar serbest buluyordu.
Stavropol şehrini bir baştan bir başa geçmek zorunda kaldığında keyfi kaçtı. Mağazaların tabelaları, hele Fransızca olanları, faytonlardaki hanımlar, meydanda müşteri bekleyen kiralık arabalar, ağaçlıklı cadde ve gelip geçenleri yan gözlerle süzerek caddede kolaçan eden iki çatal şapkalı, askerî palto giymiş şu veya bu mösyö, bütün bu gördükleri üzerinde kötü bir etki yarattı. “Bu adamların içinde, Moskova’daki arkadaşlarımdan herhangi birini tanıyanlar olmalı, bana öyle geliyor.” diye düşündü ve kulübü, terzisini, iskambil destelerini, devam ettiği meclisleri kafasından geçirdi yeniden…
Ama Stavropol’dan sonra işler yoluna girdi. Her şeyde vahşi bir güzellik vardı ve dahası herkes savaşçıydı. Neşesi giderek yerine geldi Olenin’in. Bütün bu Kazaklar, bu posta sürücüleri, konakladıkları yerlerin hancıları çok basit yaratıklardı gözünde. Onlarla senli benli konuşup şakalaşabilirdi. Toplumun hangi tabakasından geldiklerini düşünmeye yer yoktu. Hepsi insandı. Bundan ötürü, hepsini içten gelen bir duyguyla seviyordu. Onlar da ona karşı dostça davranıyorlardı.
Don Kazakları topraklarına ayak bastıklarında kızağı bırakarak bir araba aldılar. Zaten Stavropol’dan öteye havalar öyle ısınmıştı ki, kürkünü sırtından çıkarmak zorunda kaldı Olenin. Bahar demekti artık; vaktinden önce gelmiş ve Olenin’in içini sevinçle dolduran bir bahar… Geceleri köy sınırlarının dışına çıkmak doğru değildi. Hatta akşamın alaca karanlığında bile bunun tehlikeli olduğu söyleniyordu. Vaniyuşa korktu. Hayvanlar değiştirildikçe dolu bir tüfek bulundurmayı ihmal etmedi. Olenin’e gelince; tam tersine, sevinci daha da artmıştı onun. Konakladıkları yerlerin birinde, korucu, yakın günlerde, yolda işlenmiş olan korkunç bir cinayeti anlattı. Çok geçmeden silahlı adamlarla karşılaştılar. Olenin “Hah, çarpışma saati geldi işte!” diye geçirdi içinden.
Olenin, karlı dağları bekliyordu hep. Karlı dağların tasvirleriyle kulağı öylesine doluydu ki! Bir akşam sürücü Nogay, kırbacının ucuyla, bulutların ardındaki dağları gösterdi ona. Olenin, açgözlü çocuklar gibi o yana baktı ama bir şey göremedi. Hava kararmıştı. Bulutlar ufku kapamaktaydı. Kül rengi, beyaz, tiftiklenmiş ipek gibi yığınlar gördü uzaklarda. Ne var ki ballandıra ballandıra anlatılıp yazılan bu dağların güzelliğinden, bütün iyi niyetine rağmen hiçbir şey anlayamadı. Bulutlarla dağların birbirlerine çok benzediklerini, karlı dağların güzellikleri üzerine yapılan öykülerin şişirme bir balondan başka bir şey olmadığını ve bunun, Bach’ın müziği veya varlığına inanmadığı aşk gibi bir efsaneden ibaret olduğunu içinden geçirip tepeleri gözlemekten vazgeçti. Ertesi gün sabah serinliğiyle arabanın içinde bir ürperme duyarak erkenden uyandı, sağ tarafına kayıtsızca bir göz attı. Açık gök mavisiydi hava.
Birdenbire yirmi adım ötede -ona öyle gelmişti ilkin- gökyüzünün uzak maviliklerinde, göz kamaştırıcı bir beyazlıkla yumuşak dalgalanmalar yapan tepeleri açık seçik gördü. Ama tepelerini gördüğü o dağlarla arasındaki uzaklık hakkında bir fikir edindiği, ufuktaki bu dağların ululuğunu ve sonsuz güzelliğini ruhunda duyduğu an, rüya gibi esrarlı bir manzara ile karşılaşmışçasına benliğini bir korku kapladı apansız. Kendine gelmek için silkindi. Her zamanki aynı dağlardı onlar.
“Bu ne kuzum? Ne bunlar?”
Sürücü Nogay, onun bu sorusuna kayıtsızca cevap verdi:
“Ne olacak, dağlar!”
Vaniyuşa söze katıldı:
“Ben de ne zamandan beri onlara bakıyorum. Ne güzel, ne güzel! Bizim taraflarda inanılmaz buna.”
Düz yolda arabanın hızlı gidişi, güneş ışıklarıyla pembeleşen bu sıradağları, bir kafile hâlinde harekete getiriyordu.
Bu manzara, Olenin’de, sadece hayret uyandırdı ilkin. Ama çok geçmeden bu hayret yerini derin bir hayranlığa bıraktı. Bir siyah çizginin ardına gizlenmeyip doğrudan doğruya stepten çıkmış gibi görünen bu art arda karlı yüksekliklere baktıkça onun güzelliğini kavradı ve dağın ne demek olduğunu ta içinden “duydu”. O andan sonra, bütün düşünceleri, bütün duyguları dağların etkisiyle, yeni, sert ve görkemli bir karaktere büründü. Moskova’ya ait anıları, geçmişin ona verdiği utanç ve pişmanlık, Kafkasya’ya ait bayağı hayaller… Bütün bunlar, bir daha geri dönmemek üzere silinip gitti. Ve karlı bir sis, ona şöyle sesleniyordu sanki: “İşte her şey şimdi başlıyor.” Uzakta kendini gösteren Terek yolu, Kazak köyleri, ahali… Hiç şaka götürür yeri yoktu bunların. Gözlerini yukarı kaldırıyor, karşısında dağları görüyor, aşağı indiriyor, Vaniyuşa’ya bakıyor ama gördüğü hep o dağlardır. İşte iki Kazak süvarisi kınları içindeki tüfekler, arkalarında sallanıyor. Atların ayakları, kır ve doru, birbirine karışıyor durmadan; oysa dağlar… Terek yolunun öte yanında bir aulun2 tüten dumanları görünüyor; yine dağlar… Güneş yükseliyor ve sazlıkların ardından görünen ırmağı parlatıyor; yine dağlar… Köyden bir araba çıkıyor, kadınlar geçip gidiyor, genç ve güzel kadınlar; ama yine dağlar… Stepte tırıs giden abriyoklara3 raslanır. Ben yoluma giderim, korkum yok onlardan. Tüfeğim var, güçlü kuvvetliyim, gençliğim var; ya dağlar… Değişmeyen, var olan yalnız dağlardır, her şey hiçtir; egemen onlardır.
Bütün kıyısı boyunca Terek Kazakları köylerinin serpildiği Terek Nehri’nin seksen fersahı geçen bu kesimi, durum ve ahali bakımından bir birlik gösterir. Kazaklarla dağlılar arasında bir sınır meydana getiren Terek Nehri hızlı ve bulanık akardı. Buralarda, geniş olduğu için daha durgundur. Sağ kıyısı sazlık ve basıktır. Bu kıyılara kül rengi bir kum bırakan nehir, sol kıyısını durmadan oymaktadır. Yüksekliği az ama yalçın ve dik olan bu kıyılarda yüz yıllık meşe kütükleriyle çürümüş çınarlar genç fidanlara karışır. Ruslarla karışık ama hâlâ için için kaynayan Müslüman köyleri var sağ kıyıda. Sol kıyı boyunca, nehirden yarım fersah içeride, yedi sekiz fersah aralıklarla, Kazak köyleri görülür. Her yıl biraz daha dağlardan kuzeye doğru uzaklaşan Terek Nehri, bir zamanlar, çoğu nehrin tam kıyısında yer alan bu köyleri yavaş yavaş kemirip bitirmiştir. Şimdilerde, onlardan meydanda kalan, çalılarla örtülü harap duvarlar arasında yeniden yabanileşmiş bağlarla etrafını böğürtlenlerin bürüdüğü terk edilmiş armutluklar, kavaklar, pelesenkler ve ıhlamurlar görülür. Kimselerin oturmadığı bu boş yerlerin kumlarındaysa bu yerlerden hoşlanan kurt, geyik, tavşan gibi hayvan izlerinden başka bir iz görülmez.
Orman içinde top menzili uzunluğunda açılmış bir yol, Kazak köylerini birbirine bağlar. Yol baştan başa Kazaklarca korunmaktadır. Muhafız postaları arasında, nöbetçi karakolları olan gözetleme postaları vardır ayrıca. Kazak, vaktinin çoğunu ya bu kordonun altında, askerî seferlerde ya da avda, balık avında geçirir. Hemen hemen hiçbir zaman evinde çalışmaz. Stanitsaya4 pek seyrek uğrar. Zevk ve safa peşindedir daima. Votkalarını ceplerinde taşırlar hepsi de ve sarhoşluk onlar için genel bir alışkanlıktan çok dinî bir ödevdir ki terk eden günaha girer.
Kazak’ın gözünde kadın, zevk ve rahatını sağlayan bir aletten başka bir şey değildir. Eğlenmek, yalnız kızlara bir hak olarak verilmiştir. Kız evlendikten sonra, ihtiyarlayıncaya kadar kocasına hizmet etmek zorundadır. Bütün Doğulularda olduğu gibi, erkeğe hizmet ve itaatle yükümlüdür. Kadın, bu törelerin sonucu olarak maddi ve manevi bakımdan gelişir ve görünüşte kocasına itaatle yükümlü olsa da bütün Doğu kavimlerinde olduğu gibi, gerçekte, Batı kadınlarına oranla daha büyük bir nüfuza ve aile hayatında daha yüksek bir otoriteye sahiptir. Sosyetik hayattan uzak olması ve erkeklerin yapacağı zor işlere alışması da kendisine, o derece önemli bir yer kazandırır. Başkalarının yanında, bırakın iyi davranmayı, kötü davranmamayı bile bir şerefsizlik ve haysiyetsizlik sayan Kazak, baş başa kaldıklarında kadının üstünlüğünü tanımaktan kendini alıkoyamaz. Ev işleri, eşyanın bakımı ve ekim işlerinin düzene konması, kadının gayret ve çalışmasına bakar. Bir Kazak, çalışmanın yakışıksız bir şey olduğuna ve çalışmayı Nogay işçisi ile kadına bırakmanın doğruluğuna istediği kadar kendini inandırsın, pekâlâ farkındadır ki kullandığı ve benim dediği bütün bu eşyalar o çalışmaların ürünüdür ve bunlardan kendini yoksun bırakmak, kölesi gibi davrandığı -ana veya karı- o kadının elindedir. Ayrıca, başardığı o erkek işleri bu ülkenin kadınlarına, kendilerine göre bağımsız bir erkeklik vermiş, vücutlarını göze çarpacak derecede geliştirip sağlamlaştırmış, güçlerini arttırmış, onları dayanıklı ve doğru düşünceli yapmıştır. Bunların çoğu, erkeklerden daha dinç, daha zeki, daha bilgili ve güzeldirler. Güzellikleri, halis Çerkez tipi ile Kuzey kadının güçlü ve zengin mizacının birleşmesinden meydana gelmiş dikkate değer bir özellik gösterir. Kazak kadınlarının kıyafeti; Çerkez kostümü, Tatar bluzu, Kazak ayakkabısından oluşur. Ama Rus kadınlarının modasına göre başlarına bir mendil bağlarlar. Temizlik, şıklık, giyim kuşama önem verme, kulübelerini süsleyip bezemek, Kazak kadınları için bir alışkanlık ve hayat ihtiyacı hâline gelmiştir. Erkeklerle ilişkilerinde kadınlar ve özellikle genç kızlar çok serbesttirler.
Kazak sokakları her zaman tenhadır. Yazın, özellikle tatil günleri dışında, Kazak erkeği ya kordon boyu nöbetindedir ya da askerî bir göreve gitmiştir. Yaşlıları da ya balık avındadır ya da kadınlarla birlikte bağlarda, yemiş bahçelerinde çalışmaktadırlar. Evde kalanlar, ancak pek ihtiyarlar, hastalar ve çocuklardır.
О проекте
О подписке
Другие проекты
