Читать книгу «Babil Mitolojisi» онлайн полностью📖 — Leonard William King — MyBook.
image

İkinci Bölüm
Gökyüzü, Yeryüzü ve Cehennem

Babillilerin üzerinde yaşadıkları yeryüzünün biçimi ve doğası hakkında oluşturdukları düşüncelerini, cennetin yapısına dair edindikleri fikirlerini ve ayrıca mezardan sonra bir yerlerde geçirecekleri güne dair beklentilerini ancak yazılı kaynaklarının kalıntıları arasındaki tesadüfi göndermeler ve imalı ifadelerden öğrenebiliyoruz. Elimizde Babilli bir rahibin kaleminden çıkmış hiçbir ilmi eser bulunmadığından tüm bu konular hakkında Babillilerin düşüncelerinin izini, tarihi ve dini metinlerinin bölümlerinde sürüp bunları bir araya getirmek zorundayız. Antik Babillilerin bu gibi sorunlar üzerine eğildiklerine dair elimizde bol miktarda kanıt bulunmaktadır. Arkalarında herhangi bir detaylı evren tanımı bırakmamış olmalarına rağmen metinlerin dikkatlice incelenmesi sayesinde resmettikleri haliyle dünya hakkında oldukça kapsamlı bir fikir elde etmek mümkündür. Babilli tanrılar ve kahramanlar hakkında anlatılan efsanelerin ve hikâyelerin çoğunu anlamak için cennet, yeryüzü ve cehennemi onların bakış açısından değerlendirmek gerekir. Bu yüzden ileriki bölümlerde çevirisi bulunan ya da bahsi geçen efsaneler ve mitlere geçmeden önce bu kavramlarla ilgili görüşlerinin izini sürmek yerinde olacaktır.

Yeryüzünün oluşumu ve biçimiyle ilgili olarak Babilli eski bir kahraman olan Etana hakkında anlatılan bir efsanede, ilginç bir paragrafa rastlıyoruz. Kartal, Etana’nın arkadaşlarından biriymiş ve bir gün Etana’yı cennete uçurmayı teklif etmiş. Etana, Kartal’ın teklifini kabul etmiş ve Kartal’ın tüylerine tutunarak yerden ayrılıp göklere çıkarılmış. Birlikte yükseklere doğru çıktıkça Kartal, Etana’ya giderek küçülen yeryüzüne bakmasını söylemiş. Uçuş boyunca farklı yüksekliklerde üç kez aşağı bakmasını söylemiş ve her bakışında gördüğü sadece su olmuş. İki saatlik bir aradan sonra Kartal, “Yeryüzünün görünüşüne bak dostum. Dikkatlice denize bak. Hemen yanındaki Bilgelik Evi6. Bak, yeryüzü nasıl dağ gibi görünüyor ve deniz de su havuzuna dönüşüverdi,” demiş. Etana’yı iki saat daha yukarılara çıkardıktan sonra Kartal, “Yeryüzünün görünüşüne bak dostum. Deniz, yeryüzünün etrafında bir kuşak gibi görünüyor,” demiş. İki saat daha yükseldikten sonra Kartal haykırmış: “Deniz artık bir bahçıvanın suyoluna dönüştü.” Uçuşlarının daha da yüksek bir noktasında yeryüzü artık bir çiçek tarhının boyutlarına kadar küçülmüş. Bu paragraflardan, efsanenin yazarının yeryüzünü etrafı denizlerle çevrili bir dağ gibi hayal ettiğini anlıyoruz. İlk durdukları noktada Etana ve Kartal denizin, ortasında yeryüzünün yükseldiği bir su havuzu gibi görüneceği kadar yüksekteydiler. Daha sonra deniz o kadar küçüldü ki yeryüzünün etrafında bir kuşak gibi göründü. Sonundaysa deniz, sulama amacıyla kullanılan “bahçıvanın suyolu”ndan birazcık daha büyük görünecek kadar küçülmüştü.

Yeryüzünün, kenarları hafif meyilli bir dağa benzediği yarımküre biçiminde olduğu inanışı, diğer metinlerden de bildiğimiz kadarıyla Babilliler arasında yaygındı. Diodorus Siculus’a7 göre Babilliler, yeryüzünün bir “tekne” ve “çukur” gibi olduğunu belirtmişlerdir. Fırat ve Dicle nehirlerinde kullanılan teknelerin omurgaları yoktu ve teknelerin yazıtlarda karşılaştığımız tasvirlerinde biçimleri de daireye benziyordu.8 Böyle bir tekne tersyüz edildiğinde Babillilerin yeryüzünü tam olarak nasıl tasvir ettiği görülebilirdi: tabanı bir insanın belini saran kuşak gibi deniz tarafından kuşatılan bir yeryüzü. Mezopotamya’nın düzlüklerinde yaşayan birisine göre yeryüzü, merkezi Irak’ın yüksek sıradağlarıyla oluşturulmuş bir dağ gibi görünürdü. Diğer yandan Babil’in güneydoğusundaki Basra Körfezi ile Hint Okyanusu ve sırasıyla güneybatı ile batıya doğru uzanan Kızıldeniz ve Akdeniz de şüphesiz Babillilerde dünyayı okyanusun çevrelediği inancına neden oldu.

Yeryüzünün üzerinde belli bir yükseklikte, tıpkı yeryüzüne benzeyen çukur yarımküre biçiminde katı bir kubbeye ya da çatıya benzeyen gökyüzü uzanmaktadır. Hem yeryüzü hem de gökyüzü, Apsû adı verilen büyük bir su kütlesinin, yani derin denizin üzerinde yatmaktadır. Gökyüzünün katı kubbesinin nasıl desteklendiği tam olarak belli değildi. Yani kubbenin yeryüzü tarafından mı desteklendiği yoksa yeryüzünden bağımsız olarak sular tarafından mı tutulduğu kesin değildi. Bir görüşe göre yeryüzünün köşesi, yukarı doğru dönerek gökkubbenin dayandığı ve onu çevreleyen dik bir sıradağa benzeyen katı bir duvar oluşturuyordu. Yeryüzünün oluşturduğu dağla bu dağlar tarafından oluşturulmuş dış duvar arasında deniz, dar bir akarsu gibi birikiyordu. Bu düşünce, Etana efsanesindeki bazı ifadelerle uyuşmaktadır, ancak buna karşı olarak denizin çoğunlukla Apsû’yla ya da yeryüzünün üzerine dayandığı kadim Derin Deniz’le özdeşleştirildiği gerçeği ileri sürülebilir. Öte yandan şayet yeryüzünün köşeleri, gökkubbeyi destekliyor olsaydı deniz ile Apsû arasındaki tüm iletişim kesilirdi. Bu sebeple de yeryüzünün gökkubbeyi desteklememesi ve gökkubbenin tüm dayanaklarının tıpkı yeryüzünün olduğu gibi Apsû üzerinde duruyor olması daha muhtemeldi. Başlangıçta, yeryüzünün yaratılmasından çok önce, içinde canavarların yaşadığı sudan başka hiçbir şey yoktu. Bununla birlikte bir başka yaratılış hikâyesi yorumuna göreyse Tanrı Bēl ya da Marduk, Derin Deniz’de yaşayan büyük bir dişi canavarı katletmiş ve sonra bedeninden gökyüzünü ve yeryüzünü yaratmıştır. Canavarın bedenini ikiye bölerek bir yarısından gökkubbeyi ve diğer yarısından da yeryüzünü şekillendirmiş.

Gökkubbenin üzerinde de bir başka su kütlesi bulunuyordu. Katı gökkubbenin desteklediği ve dökülüp yeryüzünü taşırmasın diye yerinde tuttuğu semavi bir okyanustu bu. Kubbenin alt tarafındaysa yıldızlar kendi yörüngelerinde ve Ay Tanrısı da kendi rotasında ilerliyordu. Dahası gökkubbede biri doğuda diğeri batıda olmak üzere Güneş Tanrısı Şamaş’ın her gün dünyanın bir ucundan diğerine geçmek üzere kullanması için iki kapı bulunuyordu. Gökkubbenin arkasındaki doğu kapısından geçip dünyanın ucundaki Gün Doğumu Dağı’nın üzerinden dışarı adımını atıp gökyüzüne doğru yolculuğuna başlardı. Akşamleyin ise Günbatımı Dağı’na gelip gökyüzünün batı kapısından geçerek üzerinden atlıyor ve insanların görüş alanından kayboluyordu. Bir geleneğe göre gökyüzündeki bu günlük yolculuğunu iki coşkulu atın çektiği bir at arabasıyla gerçekleştiriyordu. Bununla birlikte silindir mühürlerin üzerindeki betimlemelerde, yolculuğunu genellikle yayan gerçekleştirdiği görülmektedir. Aşağıdaki görselde Şamaş gökyüzünün doğu kapısından girerken, dünyanın ufkunun üzerinde belirmektedir.

Güneş Tanrısı Şamaş, gökyüzünün doğu kapısından geçerek ortaya çıkıyor. (British Museum’daki bir silindir mühüründen, 89. Numara, 110).


Doğan Güneş’e ithaf edilen aşağıdaki ilahide, Şamaş’ın gökyüzünün doğu kapısından dünyaya girişinden söz edilmektedir:

 
Ey Şamaş! Gökyüzünün temellerinden tutuşup çıktın,
Parlak göklerin kilidini açtın,
Gökyüzünün kapılarını açtın.
Ey Şamaş! Yeryüzünün üzerinde başını kaldırdın.
Ey Şamaş! Yeryüzünü cennetin aydınlığı ile kapladın.
 

Akşam güneşine ithaf edilen bir başka ilahideyse Şamaş’ın gökyüzüne geri dönüşüne dair bir gönderme bulunmaktadır:

 
Ey Şamaş! Sen gökyüzünün ortasına geldiğinde,
Aydınlık göklerin kapılarının sürgüleri seni karşılasın,
Cennetin kapıları seni kutsasın,
Sevgili hizmetkârının dürüstlüğü sana yol göstersin,
Kudretinin merkezi E-babbara’da hükümdarlığın şanlı olsun,
Ve sevgili karın Ai neşeyle huzuruna gelsin,
Ve kalbine huzur versin,
Yüceliğin için adına şölen verilsin.
Ey yiğit kahraman Şamaş! İnsanlık seni yüceltsin.
Ey E-babbara’nın efendisi! Yolun daima açık olsun,
Senin için mutlak güvenilir yoldan gidesin.
Ey Şamaş! Sen dünyanın tek hâkimisin, bu yüzden kararları verensin.
 

Her akşam Şamaş gökyüzünün iç kısımlarına girdiğinde, orada karısı Ai tarafından karşılanır ve tanrıların ikametgâhında ziyafet çekip geçirdiği yorucu günden sonra dinlenirdi. İnsanların görebildiği gökyüzünün ötesinde ve gökkubbenin desteklediği semavi okyanusun ardında doğaüstü bir güzellikle ihtişama sahip gizemli bir diyar vardı. Tanrıların arada sırada insanlardan ayrı olarak ikamet ettikleri Kirib Shamē yani “Cennetin En Özel Kısmı” denirdi buraya. Genel inanışa göre tanrıların hepsi yeryüzünde ve her biri kendi şehrinde ya da tapınağında yaşardı. Her birinin, ona tapınanların refahını sağlamak maksadıyla burada olduklarına inanılırdı. Şayet çok arzu ederlerse istedikleri her an gökyüzüne gidebilirlerdi. Örneğin Tanrıça İştar, antik Erech şehrinde yaşardı, ancak Kahraman Gılgamış’ın kutsallığına hakaret ettiğini düşündüğünde derhal gökyüzüne yükselmiş ve orada annesiyle babasından yani Gökyüzü Tanrısı Anu ile eşi Anatu’dan intikam talep etmişti. Bununla birlikte tanrılar, sadece böylesine nadir durumlarda yeryüzünden ayrılırlardı ve bu kural doğrultusunda kaderle alınyazısının kararlaştırıldığı tanrıların meclis salonu gökyüzünde değil de yeryüzünde bulunuyordu. Bu salonun adı Upshukkinaku’ydu ve genel konseye çağırıldıklarında tanrılar burada bir araya gelirlerdi. Salonun, doğuda büyük Derin Deniz’in sularıyla sınırlandırılan dünyanın köşesinden çok uzakta olmayan Gün Doğumu Dağı’nda bulunduğu sanılıyordu.

Babillilerin, yeryüzünü büyük bir yarıküre biçiminde tasavvur ettiklerinden zaten bahsetmiştik. Buna ek olarak dünyanın çukur iç kısmının da Derin Deniz’in sularıyla dolu olduğuna inandıklarını eklememiz gerekir. Bununla birlikte yeryüzü katmanını ince bir kabuk olarak görmüyorlardı. Aksine, her ne kadar çukur gibi olsa da bu sert zeminin kabuğunun epey kalın olduğu düşünülmekteydi. “Dünya Dağı’nı” oluşturan bu kabuğun içinde, yüzey seviyesinin derinliklerinde Arallû adı verilen büyük bir mağara vardı ve işte burası ölülerin mekânıydı. Burada yedi duvarla çevrelenmiş büyük Ölüler Evi bulunmaktaydı. Duvarları gerçekten dayanıklı olacak biçimde inşa edilmişti ve o kadar dikkatlice gözetlenip korunuyordu ki bir kez içeri girildi mi bir daha dünyaya geri dönebilme ümidi olamazdı. Arallû’nun (ölüler diyarının) bir diğer adı da māt lā tāri yani “dönüşü olmayan diyar”dı. Ölüler Evi, karanlık ve kasvetli bir yerdi. Orada ölüler, bezgin ve sefil varlıklarını sürdürmekteydi. Gün ışığını asla göremiyorlar ve daimi bir karanlık içinde kalıyorlardı. Tüylerden yapılmış kıyafetler giydikleri için kuşlara benziyorlardı. Yedikleri tek şey, toz ve çamurdan ibaretti ve her şeyin üstü kalın bir toz tabakasıyla kaplıydı. Babillilerin mezarın ötesinde neşeli bir hayat geçirme ümitleri yoktu ve ölülerin yukarıda, yeryüzünde yaşadığına benzer bir hayata sahip olabilecekleri bir cenneti tasavvur etmiyorlardı. Haklı ile haksız ve iyi ile kötü arasında bir ayrım yapmıyorlardı. Aksine herkesin ortak bir kaderi paylaşıp ölümden sonra aynı seviyeye düşürüleceğine inanıyorlardı. Babillilerin ölülerin mutsuz durumuna dair bu algısı, Şeol ya da cehennemdeki ölülerin, varlıklarını hayatın tüm zevklerinden mahrum bir biçimde sürdürdüğünü düşünen İbranilerle ortaktı. İşaya’nın kitabında ölüler, “yeryüzünün en önemlileri” ve “ulusların kralları” da yanlarına katıldığında Babil kralıyla buluşmak üzere toplanan bir grup olarak resmedilmiştir. Buluştuklarında krala şunları sorarlar: “Sen de bizim kadar zayıf mısın? Sen de bizim gibi mi oldun? Şatafatın da tüm o sazlarının gürültüsü de ölüler diyarına indirildi. Kurtlar altında yatak olacak ve solucanlar üstünü örtecek.” Ezekiel de ölülerle dirilerin durumu arasındaki tezatlığı vurgular. Diriler diyarında terör estirenler, öldüklerinde hareketsiz yatarlar ve “çukura düşenlerle birlikte bu utancı taşırlar”. Zebur’u yazanlar Yehova’ya kurtuluş için yakarırlar: “Ölümde adın anılmadığı için Şeol’da sana kim teşekkür edecek?”

Bu kederli ölüler diyarını yöneten tanrıçanın adı Allatu ya da Ereşkigal’dı. Tanrıça onunla aynı vasıfta olan Ölülerin Tanrısı Nergal’le ilişkilendirilmiştir. Nergal’ın karısının ismi Laz’dı, ancak efsane Nergal’ın, Allatu’yu katletmek amacıyla zorla cehenneme indiğini ve Tanrıça’nın yalvararak canını bağışlaması ve onunla evlenmesi için Nergal’ı ikna ettiğini anlatmaktadır. O andan itibaren Nergal ile Allatu ölüler diyarını birlikte yönetirler. Allatu’nun başyardımcısı, habercisi olarak çalışan ve onun emirlerini yerine getiren salgınlar ile hastalıklar iblisi Namtar’dı. Allatu’nun hükümleri, Bēlit-tsēri yani “Çölün Leydisi” adındaki bir tanrıça tarafından yazılırdı. Muhtemelen ismini Babil’i batıdan kuşatan vahşi ve çorak çölden almıştı. Çölün girişini bekleyen kapıcıysa Nedu adında bir tanrıydı. Anunnaki ya da “Yeryüzü Cini” ise çoğu zaman Nergal ile Allatu’nun emrinde çalışırdı. Bu başlıca tanrı ve tanrıçaların yanı sıra Namtar gibi insanlar arasında salgın hastalıklar yayarak hanımefendilerinin diyarına yeni kullar kazandıran bir dizi iblis de Allatu’ya hizmet ediyordu.

Bizlere kadar ulaşan bir dizi oyma bronz tabletten, ölüler diyarının tanrıları ile iblislerinin belli bir kısmının biçimi ve görünüşleri hakkında bilgi elde ediyoruz. Bunların aslında ölülerin mezarlarına şükran plaketi olarak yerleştirilmek üzere tasarlandığı öne sürülmektedir. Aşağıda sunulan görsel Suriye’de yaklaşık yirmi yıl önce satın alınan bu türdeki nesnelerin en güzel örneklerinden birine aittir. Suriye’ye de besbelli antik bir Babil şehrinden getirilmiştir. Tabletin arkasında, aslan başlı ve kanatlı efsanevi bir canavar figürü kabartma olarak işlenmiştir. Canavar arka ayakları üzerinde durmakta ve başını ön pençeleriyle kavradığı tabletin üst köşesine doğru kaldırmaktadır. Kopyası burada sunulan tabletin ön kısmındaysa bir cenaze merasimi temsil edilmektedir. Bazıları tarafından tabletin tepesinden bakan bu canavar, ölüler adına yerine getirilen cenaze törenlerini yönettiğine inanılan Tanrı Nergal ile özdeşleştirilmektedir.

Sahnenin kalın çizgilerle dört kesite bölündüğü görülmektedir. İlk kesit, bazı tanrıların amblemlerini içermektedir. Burada yedi küçük daire ya da yıldızdan oluşan bir grup, bir hilal şekli, kanatlı bir güneş diski, sekiz uçlu yıldız içeren bir çember, boynuzlu silindir biçiminde bir başlık ve diğer nesneler bulunmaktadır. Bu amblemlerin gökbilimi bakımından bir anlam taşıdıkları ileri sürülmektedir.9