Читать книгу «Mansfield Park» онлайн полностью📖 — Джейн Остин — MyBook.

2

Uzun yolculuğu güven içinde tamamlayan küçük kız, Northampton’da Mrs. Norris tarafından karşılandı. Mrs. Norris, kızı diğerleriyle tanıştıracak, ne kadar şefkatli insanlar olduklarını anlatacak kişi olmanın gururunu yaşıyordu.

Fanny Price o sıralar henüz on yaşındaydı. İlk bakışta insanı cezbeden bir görünümü olmasa da en azından karşısındakine rahatsızlık verecek bir hâli de yoktu. Yaşından küçük gösteriyordu. Parlak bir cildi, çarpıcı bir güzelliği yoktu. Aşırı derecede ürkek ve utangaç, dikkat çekmeyen bir kızdı. Biraz yabansı bir havası vardı ama kaba olduğu söylenemezdi. Tatlı bir ses tonuna sahipti. Konuşmaya başladığında yüzü sevimli bir hâl alıyordu. Sör Thomas ve Leydi Bertram, kızı sevgiyle karşıladı. Kızın desteğe ihtiyacı olduğunu fark eden Sör Thomas elinden geleni yapmasına rağmen kızın direncini kıramadı. Leydi Bertram’ın ise eşinin yarısı kadar bile zahmete girmesine, onda biri kadar bile dil dökmesine gerek kalmamıştı. Neşeli gülümsemesi sayesinde, kızın gözünde hemencecik daha az korkutucu kişi hâline gelmişti.

Çocukların hepsi evdeydi. Tanışma merasimi sırasında gayet güler yüzlü ve rahattılar. En azından, yaşları on altı ve on yedi olan, yaşlarından büyük göstermeleri sayesinde küçük kuzenlerinin gözünde koca koca adamlar gibi görünen erkekler öyleydi. Kızlar ise yaşça küçük olmalarından ve nasıl davranmaları gerektiği konusunda kendilerini sıkı sıkı tembihleyen babalarından duydukları korkudan dolayı biraz daha şaşkınlardı. Bununla birlikte, insan içine çıkmaya ve övgüler duymaya alışkın olan kızlarda utangaçlıktan eser yoktu. Karşılarındaki kızın güvensizliğini gördükçe kendilerine olan güvenleri daha da artıyordu. Böylece kısa bir sür sonra umursamaz bir edayla kızın yüzünü ve kıyafetlerini süzmeye başladılar.

Hoş bir aileydiler. Oğlanlar yakışıklı, kızlar ise kesinlikle çok güzeldi. Hepsi de çok iyi yetiştirilmişti ve yaşlarından büyük gösteriyorlardı. Görünüşleriyle, davranışlarıyla kuzenlerinden çok farklıydılar. Bu nedenle kimse yaşlarının aslında çok yakın olduğunu tahmin edemezdi. En küçük kızla Fanny arasında sadece iki yaş vardı. Julia Bertram on iki yaşındaydı, Maria ise ondan bir yaş büyüktü. Küçük misafir çok mutsuzdu. Herkesten korkan, hâlinden utanan, geride bıraktığı evini özleyen kız, kafasını yerden kaldıramıyor, ağlamaktan ne dediği anlaşılmıyordu. Mrs. Norris, Northampton’dan eve ulaşana dek ne kadar şanslı olduğunu, minnettarlık duyması ve çok uslu davranması gerektiğini anlatıp durmuştu. Mutsuz olmakla nankörlük ettiğini düşünüyor, bu yüzden daha da perişan oluyordu. Uzun yolculuğun neden olduğu yorgunluk da zamanla dayanılmaz bir hâl almaya başlıyordu. Sör Thomas’ın iyi niyetli, mütevazı tavırları ve işgüzar Mrs. Norris’in iyi bir kız olacağı yönündeki kehanetleri bir işe yaramıyor, Leydi Bertram’ın gülümsemesi, kendisini köpeğiyle beraber oturduğu kanepeye buyur etmesi çare olmuyor, ikram edilen üzümlü tartın enfes görüntüsü bile kızı bir nebze olsun rahatlatmıyordu. Kız daha iki lokma yemeden gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Uykunun iyi geleceği, sıkıntılarını unutturacağı düşüncesiyle kızı yatırmaya karar verdiler.

Fanny’nin salondan çıkmasının ardından Mrs. Norris, “Pek umut verici bir başlangıç olmadı.” dedi, “Yol boyunca anlattıklarımın ardından daha iyi davranacağını umuyordum. Ona ilk izlenimin ne kadar önemli olduğundan bahsettim. Umarım annesi gibi huysuz çıkmaz. Ancak böyle bir çocuğa anlayış göstermemiz gerekir. Evinden ayrıldığı için üzgün olması çok doğal. Kötü de olsa sonuçta onun yuvasıydı. Henüz başına ne kadar iyi bir şey geldiğinin farkında değil. Her şey zamanla rayına oturacaktır.”

Ancak Fanny’nin Mansfield Park’a ayak uydurması ve ailesinden ayrı kalmaya alışması, Mrs. Norris’in öngördüğünden biraz daha uzun sürdü. Çok hassas bir kızdı. Kimse neler hissettiğini anlamıyor, bu yüzden de derdine bir türlü çare bulunamıyordu. Kötü niyetli insanlar değillerdi ancak kimsenin de kızı rahatlatmak için sıkıntıya girmeye niyeti yoktu.

Ertesi gün kız kardeşler izinliydi. Böylece çocuklar küçük kuzenlerinin yeni evine alışmasını ve keyfinin yerine gelmesini sağlayabilecekti. Ancak bu çaba da sonuç vermedi. Çocuklar, kızın sadece iki elbise kuşağı olduğunu ve Fransızca bilmediğini öğrenince, ister istemez onu hor görmeye başladılar. Kızın, birlikte seslendirdikleri düetten de pek etkilenmediğini görünce, en değersiz oyuncaklarından birkaçını vererek kızı bir başına bırakıp, yaldızlı kâğıttan yapma çiçekler kesme oyununa döndüler.

Fanny her an, her yerde yalnız, üzgün ve ümitsizdi. Kuzenlerinin yanında, uzağında, okulda, oturma odasında, bahçede, hiçbir yerde huzur bulamıyordu. Herkesten ve her şeyden korkuyordu. Leydi Bertram’ın suskunluğu cesaretini kırıyor, asık suratlı Sör Thomas’tan çekiniyor, Mrs. Norris’in nasihatlerinden kendisine bıkkınlık geliyordu. Kuzenleri, boyu yüzünden küçük kızı aşağılıyor, utangaçlığıyla dalga geçiyordu. Miss Lee, cehaleti karşısında şaşkınlığa düşüyor, hizmetçiler kıyafetleriyle alay ediyordu. Üstelik bir de kardeşlerinin gözünde ne kadar önemli olduğunu, onların hem oyun arkadaşı hem öğretmeni hem de bakıcısı olduğunu hatırladıkça küçük yüreğine ağrılar saplanıyordu.

Evin ihtişamı kızı büyülüyor ama bu da onu teselli etmeye yetmiyordu. Odalar ona rahatça gezemeyeceği kadar geniş geliyordu. Dokunduğu her şeyin kırılacağından korkuyor, her an kendisini ürkütecek bir şeylerle karşılaşıyor, korkuyla ürperiyor, rahatça ağlayabilmek için odasına çekiliyordu. Oturma odasından çıktığında, arkasından, olağanüstü talihinin değerini bilmediği şeklinde yorumlar yapılan küçük kızın her günü hıçkırıklar içinde uykuya dalarak sona eriyordu. Sessiz sakin hâli nedeniyle de kimseler hiçbir şeyden şüphelenmiyordu. Bir hafta bu şekilde geçti. Ta ki bir sabah, oğlanların küçüğü olan Edmund adlı kuzeni kendisini tavan arasına çıkan merdivenlerde ağlarken bulana dek…

Edmund, “Sevgili kuzenim…” dedi ve kusursuz tabiatının tüm nezaketiyle, “Mesele nedir?” diye sordu. Yanına oturarak, kızın utangaçlığını aşması, derdini anlatmaya başlaması için dil dökmeye başladı. Hasta mıydı yoksa? Birileri mi kızmıştı? Maria ve Julia’yla mı kavga etmişti? Derste anlatılanları mı anlamamıştı? Kısacası, onun için yapabileceği bir şey var mıydı? Uzun bir süre boyunca sorularına hayır, yok, teşekkür ederim gibi sözlerin ötesinde bir cevap alamadı. Ancak kararlıydı ve kızın eski evinden söz ederken artan hıçkırıklarından, sıkıntısının nedenini ortaya çıkarmayı başardı. Kızı teselli etmeye çalıştı, “Annenden ayrıldığın için üzgünsün sevgili küçük Fanny.” dedi, “Bu da ne kadar iyi bir kız olduğunu gösteriyor. Ancak seni seven ve seni mutlu etmeye gayret eden akrabalarının ve arkadaşlarının arasında olduğunu aklından çıkarmamalısın. Hadi, parkta yürüyelim. Bana kardeşlerinden söz et.”

Laf lafı açtıkça Edmund, kızın tüm kardeşlerini sevdiğini, ancak içlerinden birine diğerlerinden daha düşkün olduğunu fark etti. En çok William’dan söz ediyor, en çok onu özlüyordu. Kendisinden bir yaş büyük olan William, en yakın dostuydu. Ne zaman annesini kızdırsa, annesinin ilk göz ağrısı olan William’ın araya girmesiyle kurtulurdu. William kızın yuvadan uçmasını hiç istememiş, onu çok özleyeceğini söylemişti.

“Emin ol William sana mektup yazacaktır.”

“Evet, yazacağına söz verdi ama ilk benim yazmamı şart koştu.”

“Peki ne zaman yazacaksın?”

Fanny kafasını kaldırdı. Cevap vermekte tereddüt ediyordu. “Bilmem… Kâğıdım yok ki!”

“Tek derdin bu mu? Ben sana kâğıt ve gereken her şeyi getiririm. Böylece mektubunu dilediğin zaman yazabilirsin. William’a mektup yazmak seni mutlu edecek, değil mi?”

“Evet, hem de nasıl!”

“Yapalım o hâlde. Benimle birlikte oturma odasına gel. Aradığımız her şeyi orada bulabiliriz. Üstelik şu an kimsecikler yok.”

“Ama kuzen, postaya verebilecek miyiz?”

“Evet. Bu konuda bana güvenebilirsin. Diğer mektuplarla birlikte göndeririz. Enişten imzalarsa ücretsiz gönderebiliriz. Böylece William’ın cebinden de bir şey çıkmaz.”

“Eniştem mi!” dedi Fanny, korku dolu gözlerle.

“Evet. Mektubu bitirdiğinde babama götürerek imzalatacağım.”

Fanny böyle bir şey yapmanın cesaret istediğini düşündü ama itiraz etmedi. Birlikte oturma odasına gittiler. Edmund kâğıdı hazırlayarak üzerine cetvelle çizgi çizdi. Kendisine öz kardeşiymiş gibi yardımcı oluyordu. Üstelik nasıl beceriyorsa, çizgileri de kardeşinden çok daha düzgün çiziyordu. Edmund, Fanny mektubu bitirene dek çakısıyla kalemin ucunu açarak, yazım yanlışlarını düzelterek yardımcı oldu. Fanny’yi en mutlu eden şey ise bu yardımların ötesinde, Edmund’ı kardeşi kadar yakın görmesiydi. Edmund, kuzeni William’a kendi el yazısıyla sevgilerini ileterek, zarfa yarım Gine altını koydu. Fanny’nin hisleri kelimelerle anlatılacak türden değildi. Ancak yüz ifadesi ve ağzından beceriksizde dökülen birkaç sözcük, duyduğu minnettarlığı ve hazzı anlatmaya yetmiş, kuzeni giderek kendisiyle daha fazla ilgilenir olmuştu. Edmund, Fanny’yle konuştukça konuşuyor, kızın ağzından dökülen her söz, delikanlıyı karşısındaki kişinin sevgi dolu bir yüreği olduğuna, doğru davranmaya çabaladığına daha da ikna ediyor ve böylece Edmund kendisini, kızın durumuna çok daha büyük bir hassasiyet ve anlayışla yaklaşmaya mecbur hissediyordu. Şimdiye dek ona bile isteye acı çektirmemişti ancak bu yeterli değildi. Çok daha fazla özen göstermesi gerekirdi. Bu kararı doğrultusunda ilk olarak, evdekilerden duyduğu korkuyu bir nebze olsun hafifletmek amacıyla, Maria ve Julia ile oyun oynarken dikkat etmesi gereken şeyler hakkında tavsiyelerde bulundu, elinden geldiğince güler yüzlü davranmasını öğütledi.

Fanny o günden itibaren kendisine daha çok güvenir oldu. Artık bir dostu olduğunu hissediyor, kuzeni Edmund’ın sevecen tavırları, diğer insanlara da çekinmeden yaklaşmasını sağlıyordu. Daha az yabancılık çekmeye, insanlardan daha az ürkmeye başlamıştı. Korku duyduğu insanların da huyunu öğrenmiş, onların suyuna gitmeyi becerir olmuştu. İlk zamanlardaki, başta kendisi olmak üzere herkesin keyfini kaçıran kabalıkları ve acayiplikleri yavaş yavaş yok oluyordu. Artık eniştesiyle karşılamaktan çekinmiyor, teyzesi Norris’in sesini duyduğunda irkilmiyordu. Kuzenleri de onunla vakit geçirmekten keyif almaya başlamıştı. Yaşça küçük ve çelimsiz olduğu için her zaman yanlarına yaklaştırmıyorlardı ancak eğlence ve entrikalar kimi durumlarda bir üçüncüyü gerekli kılıyordu, özellikle de Fanny gibi yardımsever ve itaatkâr birini… Teyzeleri bir kabahat işleyip işlemediğini sorduğunda veya ağabeyleri Edmund, kıza iyi davranmaları gerektiğini söylediğinde Fanny’nin iyi huylu biri olduğunu anlatıyorlardı.

Edmund ona karşı hep kibardı. Tom’dan yana tek sıkıntısı ise on yedi yaşındaki bir delikanlının on yaşında bir çocuğa yapabileceği türden şakalara katlanmak zorunda kalmasıydı. Tom hayatının baharında, heyecanlı bir çocuktu. En büyük çocuk olmanın getirdiği bir özgürlükle dünyaya para harcamak ve eğlenmek için geldiğine inanıyordu. Küçük kuzenine davranışı da konumu ve haklarıyla orantılıydı. Ona güzel hediyeler alıyor, şakalaşıyordu.

Fanny güzelleştikçe ve neşesi yerine geldikçe Sör Thomas ve Mrs. Norris, ne kadar iyi bir iş yapmış olduklarını düşünerek huzur duyuyorlardı. Kısa süre içerisinde, pek de akıllı olmamakla birlikte uysal bir kız olduğuna, kendilerine sorun çıkarmadığına kanaat getirdiler. Zekâsı konusunda bu şekilde düşünenler ikisiyle sınırlı değildi. Fanny okuma yazmayı biliyordu ama ona başka bir şey öğreten olmamıştı. Kuzenleri, kendilerinin uzun zamandır aşina oldukları konulardaki cahilliğini gördükçe Fanny’nin safi salak olduğuna kanaat getirmişlerdi. İlk birkaç hafta boyunca oturma odasına bu doğrultuda raporlar yetiştirmişlerdi. “Anneciğim, düşünsene, kuzenim Avrupa haritasını birleştirmeyi beceremiyor…”, “Kuzenim Rusya’daki başlıca nehirleri sayamıyor…”, “Anadolu’nun adını bile duymamış…”, “Sulu boyayla pastel boya arasındaki farkı bilmiyor, ne acayip…”, “Hiç böyle bir şey duymuş muydunuz?..”

Düşünceli teyzeleri, “Canlarım…” diye cevaplardı, “Kötü bir durum, ancak herkesin her şeyi sizin kadar çabuk kavramasını bekleyemezsiniz.”

“Ama teyzeciğim, gerçekten çok cahil! Geçen gece İrlanda’ya nasıl gidileceğini sorduk, bize Wight Adası’ndan geçerek gidileceğini söyledi. Wight Adası’ndan başka bir bildiği yok. Sanki dünyada başka ada yokmuş gibi oradan ‘ada’ diye söz ediyor. Onun yerinde olsam kendimden utanırdım. Ben daha onun yaşına gelmemişken ondan çok şey biliyordum. İngiliz krallarını, tahta çıkış tarihlerini ve dönemlerinde yaşanan önemli olayları öğreneli kim bilir kaç yıl olmuştur teyze.”

Diğeri, “Evet…” diye ekliyordu, “Severus’a varıncaya dek tüm Roma imparatorlarını, Pagan mitolojisini, metalleri, yarı metalleri, gezegenleri ve saygın filozofları da biliyorduk.”

“Kesinlikle çok doğru canlarım. Ama sizlerde Tanrı vergisi bir hafıza var. Zavallı kuzeninizde ise böyle bir yeteneğin, tahminimce zerresi yok. İnsanların hafızaları da diğer özellikleri gibi farklı farklıdır. Dolayısıyla kuzeninize anlayış göstermeli, bu kusurundan dolayı onun için üzüntü duymalısınız. Unutmayın, ne kadar kültürlü ve akıllı olursanız olun, her zaman için alçak gönüllü davranmalısınız. Ne kadar çok şey bilirseniz bilin, öğrenecek daha çok şeyiniz olduğunu aklınızdan çıkarmamalısınız.”

“Biliyorum, on yedi yaşıma gelene dek de öğrenmeye devam edeceğim. Ama Fanny’nin acayiplikleri ve aptallıkları bu kadarla da kalmıyor! Resim ve müzik öğrenmek istemediğini biliyor musunuz?”

“Emin ol canım, kesinlikle çok aptalca bir söz! Böyle konuşması, zekâdan yoksun olduğunu, çevresindekilerden bir şey öğrenemediğini gösteriyor. Ancak böylesi daha mı iyi acaba diye de düşünmeden edemiyorum. Biliyorsunuz, babacığınız ve anneciğiniz, benim sayemde büyük bir iyilik yaparak sizinle birlikte eğitim görmesini sağladı. Bununla birlikte onun, sizin kadar marifetli olması şart değil. Hatta aranızda bir fark olması çok daha iyi…”

Mrs. Norris’in bu tavsiyeleri yeğenlerinin zihinlerine işlenmişti. Bunun da etkisiyle çocuklar umut vadeden yeteneklerine ve küçük yaşta edindikleri onca bilgiye rağmen, haddini bilmek, cömertlik ve tevazu gibi erdemlere sahip değillerdi. Çocuklar her konuda mükemmel bir eğitim almıştı. Sadece sağlam bir karakter açısından zayıf kalmışlardı. Sör Thomas, nerede hata yaptığını anlayamıyordu. Çocuklarına düşkün bir babaydı ancak sevgisini göstermiyordu. Bu katı tavırları yüzünden de çocuklar her şeyi içlerine atıyordu.

Leydi Bertram, çocuklarının eğitimiyle zerre kadar ilgilenmezdi. Bu tür şeylere ayıracak zamanı yoktu. Günlerini, en şık kıyafetlerini giyerek kurulduğu kanepesinde, hiçbir işe yaramayan, pek bir şeye de benzemeyen iğne işleri yaparak geçirmekle meşguldü. Küçük köpeğini bile çocuklarından daha fazla düşünürdü. Kendisini rahatsız etmedikleri sürece çocukların dilediği şeyi yapmasına göz yumardı. Önemli konuları Sör Thomas’a, küçük meseleleri ise kız kardeşine havale ederdi. Kızlarına ayıracak zamanı olsaydı bile tahminen buna gerek duymazdı. Sonuçta her şeyleriyle ilgilenen mürebbiyeleri vardı. Daha ne olacaktı? Fanny’nin öğrenme güçlüğü çekmesini üzücü bir durum olarak yorumluyordu. Kimi insanlar doğuştan aptal oluyordu. Fanny’nin bu kusurunu örtmesi için biraz daha gayret göstermesi gerekiyordu. Maalesef bu konuda yapılabilecek başka bir şey yoktu. Aslında zavallı küçük kızın biraz kalın kafalı olmasının ne zararı vardı ki? Üstelik getir götür işlerinde oldukça becerikliydi.

Fanny tüm cahilliğine ve ürkekliğine rağmen Mansfield Park’a enikonu yerleşmişti. Eski evini yavaş yavaş unutmaya, yeni evini sevmeye başlamıştı. Kuzenleriyle beraber büyümekten pek şikâyetçi sayılmazdı. Maria ve Julia’nın huysuzluklarında bir düzelme emaresi yoktu. Fanny, kızların kendisine yönelik muamelesinden dolayı inciniyordu. Ancak kendisini o kadar önemsiz hissediyordu ki bu konudaki rahatsızlığını dile getiremiyordu.

Leydi Bertram, biraz sağlık sorunlarından, daha çok da tembelliğinden dolayı, her yıl bahar aylarını geçirdikleri Londra’daki evlerine gitmez olmuştu. Fanny’nin gelişinden bu yana, zamanının tamamını taşradaki evlerinde geçiriyordu. Parlamentodaki görevinden dolayı Londra’da kalan Sör Thomas, karısının yokluğunda başının çaresine bakıyordu. Bertram’ların kızları, taşrada hafızalarını güçlendirecek egzersizler yapmaya, düetlerini çalışmaya, serpilip gelişerek güzel birer hanımefendiye dönüşmeye devam ediyordu. Babaları, görgü ve beceri anlamında beklentilerini karşılayan kızları için kaygılanmıyordu. Bir tek, umursamaz ve müsrif bir çocuk olan en büyük oğulları canını sıkıyordu. Diğerlerinin ise geleceklerinden umutluydu. Kızlarının Bertram soyadına zarafet katacağından, evlenme çağları geldiğinde de kendisine saygın eşler bulacaklarından emindi. Edmund ise zaten sağlam karakteri, sağduyusu, dik duruşu ile hem kendisini hem de çevresindekileri mutlu edecek, gururlandıracak gibi görünüyordu. İleride din adamı olacaktı.

Sör Thomas, kendi çocuklarıyla ilgilenirken, başarılarıyla gururlanırken, Mrs. Price’ın çocukları için de elinden geleni yapmayı ihmal etmiyordu. Çocukların eğitim masraflarına cömert katkılarda bulunuyor, eli ekmek tutacak çağa gelen erkek çocukların bir işe girmesine yardımcı oluyordu. Fanny artık ailesinden iyice kopmuştu. Bununla birlikte, güzel haberlerini aldığında, durumlarının iyiye gittiğini öğrendiğinde içten bir sevinç duyuyordu. Geçen bunca yıl içerisinde sadece William’ı bir seferliğine görme mutluluğunu yaşayabilmişti. Diğerlerini ise hiç görmemişti. Kimse, ziyaret amacıyla bile olsa o eve tekrar döneceğini düşünmüyordu. Zaten kimseden de böyle bir talep gelmiyordu. Sadece, Fanny’nin evden ayrılmasının ardından denizci olmaya karar veren William, denize açılmadan önce kız kardeşiyle birlikte bir hafta geçirmesi amacıyla Northamptonshire’a davet edilmişti. Bu buluşmanın heyecanını, tekrar bir araya gelmelerinin olağanüstü hazzını, sevinç içinde geçirdikleri saatleri, ciddileştikleri anları, oğlanın iyimserliğini ve keyfini, gidişinin ardından kızın yaşadığı üzüntüyü tahmin edebilirsiniz. Neyse ki bu ziyaret Noel tatili sırasında gerçekleşmişti. Bu sayede kuzeni Edmund’la dertleşebilme fırsatı bulabilmişti. Edmund, William’ın yeni görevinin eğlenceli yanlarını anlatmış, Fanny’nin bu ayrılıkta üzülecek bir yan olmadığını anlamasını sağlamıştı. Edmund, Fanny’nin güvenini hiçbir zaman boşa çıkarmamıştı. Eton’dan ayrılarak Oxford’a gitmesi bile iyi yürekli Edmund’ı değiştirmemiş, tam aksine, bu mizacını daha sık sergilemesine fırsat vermişti. Edmund, Fanny için yaptıklarıyla böbürlenmeyi aklından geçirmiyor, kızla gereğinden fazla ilgileniyor gibi görünmekten de çekinmiyordu. Fanny’nin iyiliği için çabalıyor, duygularına saygı gösteriyor, herkese Fanny’nin ne kadar iyi biri olduğunu anlatıyor, bu iyi yönlerin ortaya çıkmasına engel olan utangaçlığını yenmesine yardımcı oluyordu. Ona nasihatlerde bulunuyor, gerektiğinde teselli ediyor, gerektiğinde yüreklendiriyordu.

Edmund’ın bu desteği, diğer herkes tarafından görmezden gelinen Fanny’nin kendisini gösterebilmesine yeterli değildi. Bununla birlikte, Edmund’ın bu ilgisi olmasaydı, Fanny kendisini bu kadar geliştiremezdi. Edmund, Fanny’nin ne kadar akıllı, zeki ve mantıklı olduğunun, okumaya ne kadar merak duyduğunun farkındaydı. Doğru yönlendirilmesi durumunda kendini geliştirebileceğinden emindi. Miss Lee, Fanny’ye Fransızca öğretiyor, her gün tarih okutuyordu. Boş zamanlarını şenlendiren kitapları öneren, beğenileri konusunda yüreklendiren, hatalarını düzelten kişi ise Edmund’dı. Edmund, Fanny ile okuduğu kitaplar üzerine konuşuyor, bu sayede okuduklarını sindirmesini sağlıyor, sağduyulu övgüleriyle onun motivasyonunu arttıyordu. Bu yardımlarının karşısında Fanny de onu, William’ı saymazsak dünyadaki herkesten çok seviyordu. Kalbi ikiye bölünmüştü.