Kimseden bir itiraz gelmedi ancak kimsenin de harekete geçmeye niyeti yok gibiydi. Çiçekler ve sülünler çok ilgilerini çekmişti. Hepsi neşeyle bir yana dağılmıştı. İlk harekete geçen, binanın bu tarafında neler yapılabileceğini incelemeye başlayan Mr. Crawford oldu. İki yanı yüksek duvarlarla çevrelenen çimenlik ve çiçek bahçesinin yanı sıra bir dokuz kuka sahası ve sahanın arka tarafında, az ileride başlayan ormana bakan, demir parmaklıklı, uzun bir teras vardı. Sorunları tespit edebilmek için çok uygun bir yerdi. Mr. Crawford’ın ardından Miss Bertram ve Mr. Rushworth o tarafa doğru yürümeye başladı. Bir süre sonra diğerleri de onları takip etti. Edmund, Miss Crawford ve Fanny terasa ulaştıklarında, Mr. Crawford, Miss Bertram ve Mr. Rushworth’ü, yapılabileceklere dair derin bir tartışmanın ortasında buldular. Bu tartışmaya kısa bir süreliğine katılan üçlü, onları kendi hâllerine bırakarak yollarına devam etti. Diğer üç kişi, yani Mrs. Rushworth, Mrs. Norris ve Julia ise epey geride kalmıştı. Bu ziyaretten giderek sıkılmaya başlayan Julia, Mrs. Rushworth’e eşlik etmeye, sabırsız ayaklarını onun ağır adımlarına uydurmaya mecbur kalmıştı. Teyzesi ise sülünleri beslemek üzere dışarı çıkan kâhya ile dedikoduya dalmıştı. Dokuz kişi arasında bahtına düşenden memnun olmayan tek kişi olan zavallı Julia’nın faytondaki halinden eser yoktu. Âdeta işlediği günahın bedelini ödüyordu.
Aldığı terbiye nedeniyle yaşlı kadını bırakıp gidemiyordu. Bununla birlikte, kendine hâkim olmak, başkalarını da dikkate almak, kendini tanımak ve hislerini anlamak gibi meziyetlerden yoksundu. Bu yüzden de şu an çok mutsuzdu.
Miss Crawford, terasta attıkları turun ardından ormana açılan kapıya doğru döndükleri sırada, “Bu sıcağa dayanılmaz.” dedi, “Biraz ferahlamaya itirazı olan var mı? Şurada ne güzel bir orman var. Keşke o tarafa geçebilsek! Keşke şu kapılar kilitli olmasa! Fakat elbette ki kilitli, zira böyle büyük yerlerde sadece bahçıvanlar dilediği yere gidebilir.”
Ancak kapı kilitli değildi. Üçü birden neşe içerisinde kapıdan çıkarak kavurucu güneşten kaçmaya karar verdi.
Uzunca bir merdivenden indiklerinde kendilerini ormanın içinde buldular. İki dekar genişliğinde, ağırlıklı olarak karaçam ve defne ağaçlarının, budanmış kayınların düzenli bir şekilde dikili olduğu orman, terasa ve dokuz kuka sahasına oranla çok daha serindi. Ferahlamışlardı. Bir süre yürüyerek manzarayı seyrettiler. En sonunda, verdikleri kısa molanın ardından Miss Crawford, “Demek papaz olacaksınız Mr. Bertram.” diyerek söze girdi, “Çok şaşırdım!”
“Neden şaşırdınız ki? Bir mesleğim olduğunun farkına varmış, avukat, asker veya denizci olmadığımı tahmin etmiş olmalısınız.”
“Çok doğru. Ancak sözün kısası, papaz olacağınız aklıma gelmedi. Hem bilirsiniz, genelde küçük erkek kardeşe servet bırakan bir amca veya dede vardır her zaman.”
“Bu çok takdire şayan bir uygulama.” dedi Edmund, “Ancak her zaman geçerli değil. Ben de bu istisnalardan biriyim ve bir istisna olarak kendi adıma bir şeyler yapmam gerekiyor.”
“Peki ama neden papaz olacaksınız ki? Yani önünüzde bir yığın seçenek dururken…”
“Sizce asla kiliseyi seçen çıkmaz mı?”
“Asla, çok ağır bir söz… Ancak evet, pek sık değil anlamında kullanırsak asla çıkmayacağını düşünüyorum. İnsan kilisede ne yapar ki? Erkek dediğin kendini göstermek ister ve bir şekilde bunun yolunu da bulur. Ancak kilisede böyle bir şey mümkün değil. Din adamı dediğin bir hiçtir!”
“Umarım bu ‘hiç’ sözünü de ‘asla’ gibi bildiğimizden farklı bir anlamda kullanıyorsunuzdur. Bir din adamı pek popüler olamaz elbette. Birliklere önderlik edemez, kıyafetlerinin tonunu belirleyemez. Ancak yine de insanlık açısından, hem bireysel hem de toplumsal olarak, hem bu dünyada hem de öteki dünyada büyük önem taşıyan bir konuda söz sahibi olan; dinin, ahlakın ve bunların etkisiyle ortaya çıkan davranışların koruyuculuğunu yapan birisinden, ‘hiç’ diye söz etmezdim. Bu göreve kimse ‘hiç’ diyemez. Eğer bu görevi yürüten kişi bir hiçse, bu, görevini ihmal ettiği, önemini anlayamadığı, görevini bir yana bırakarak dalmaması gereken âlemlere daldığı içindir.”
“Din adamlarına, şimdiye dek duymaya alıştıklarımızdan, benim aklımın alabileceğinden çok daha fazla anlam yüklediniz. Toplum üzerinde bu önemi ve etkiyi maalesef görmek pek mümkün değil. Zaten insanların arasına kırk yılda bir çıkıyorlar. Vaazın dinlemeye değer olduğunu, vaizin James Blair kadar duyarlı olduğunu farz etsek dahi haftada iki vaaz bu sözünü ettiğiniz değerleri ortaya çıkarmaya yeter mi? Cemaatin haftanın geri kalan kısmındaki davranış ve düşüncelerini nasıl yönlendirecekler? İnsanların din adamlarını kürsü dışında bir yerde gördüğü yok ki!”
“Siz Londra’dan söz ediyorsunuz, ben ülkenin genelinden.”
“Bence metropoller ülkenin genelini yansıtır.”
“Kraliyetin genelindeki iyilik ve kötülüklerin oranını yansıtmıyordur umarım. Erdemimizi büyük şehirlere bakarak ölçemeyiz. Hangi mezhepten olurlarsa olsunlar, saygın insanların iyi şeyler yapabileceği, din adamlarının etkisinin hissedilebileceği yerler değildir büyük şehirler. İyi bir vaizin takipçileri, sevenleri olur. Ancak iyi bir papazın cemaatine ve çevresine yararlı olabilmesinin tek yolu, iyi vaaz vermek değildir. Tabii bunun için cemaatin de küçük olması gerekir ki papazın karakterini tanıyabilsin, davranışlarına şahit olabilsin. Londra’da böyle bir şey söz konusu olamaz. Büyük kentlerde din adamları kalabalıkta kaybolup gidiyor. Çoğu kişi onları sadece vaiz olarak biliyor. Toplumu etkileme meselesine gelince… Miss Crawford’ın beni yanlış anlamasını, din adamlarının görgü kurallarını yönlendirdiğini, toplumun âdetlerini belirlediğini düşündüğümü sanmasını istemem. Din adamlarının görevi, ilkeleri anlatmak ve insanların benimsemesine çabalamaktır. Örneklerine her yerde rastlayabileceğiniz gibi din adamları bu ilkeleri benimsemezse, ulusun geri kalanının benimsemesi beklenemez.
Fanny büyük bir içtenlikle, “Elbette!” dedi.
Miss Crawford, “Görüyoruz ki…” diye atıldı, “Miss Price’ı çoktan ikna etmişsiniz.”
“Keşke Miss Crawford’ı da ikna edebilsem…”
“Bunu yapabileceğinizi hiç sanmıyorum.” dedi muzip bir gülümsemeyle, “Şu anda da en az papaz olarak göreve başlayacağınızı öğrendiğim zamanki kadar şaşkınım. Siz çok daha fazlasına layıksınız. Sözümü dinleyin ve fikrinizi değiştirin. Henüz çok geç sayılmaz, hukuk okuyun.”
“Hukuk okuyun! Bunu ‘Hadi ormana gidelim!’ der gibi rahatlıkla söylüyorsunuz.”
“Şimdi bana hukukun ormandan daha vahşi olduğunu söyleyeceksiniz. Neyse ki elimi çabuk tuttum da buna mahal vermedim.”
“Espri yapmamı engelleme telaşına düşmenize hiç gerek yok. Yapı icabı pek esprili biri değilimdir. Yalın, düz bir insanımdır. Espri yapmaya uğraşsam da beceremem.”
Üzerlerine bir sessizlik çöktü. Üçü de düşünceli görünüyordu. Sessizliği bozan Fanny oldu. “Şu güzel ormanda yürümenin insanı yormaması gerekir ancak ben yoruldum. Oturacak bir yer bulduğumuzda, sizin için de uygunsa biraz dinlenelim isterim.”
Edmund, Fanny’nin koluna girerek, “Sevgili Fanny…” dedi, “Ne kadar da düşüncesizim! Umarım çok bitkin düşmemişsindir. Belki de…” Miss Crawford’a dönerek sözüne devam etti: “Diğer arkadaşım da koluma girerek beni şereflendirir.”
Miss Crawford, “Teşekkür ederim ancak ben hiç yorgun değilim.” dedi ama yine de Edmund’ın koluna girdi. Edmund, Miss Crawford’ın bu hareketinin verdiği sevinç ve ilk kez bu kadar yakınlaşmış olmanın heyecanıyla Fanny’yi unutuverdi. “Koluma girdiniz ancak böyle bir faydası olmaz ki! Parmağınızın ucuyla dokunuyorsunuz âdeta. Bir kadının kolunun ağırlığıyla bir erkeğinki ne kadar farklı… Oxford yıllarından arkadaşlarımın koluma girmesine alışkınım. Onların yanında siz tüy gibi hafif kalıyorsunuz.”
“Gerçekten de hiç yorgun değilim. Oysa ormanın içinde neredeyse iki kilometredir yürüyoruz. Sizce de o kadar olmuştur, değil mi?”
Edmund kendinden emin bir tavırla, “Bir kilometre bile olmadı daha.” diye cevapladı. Henüz mesafeleri ve zamanı kadınlara özgü kural tanımazlıkla ölçecek kadar âşık değildi.
“Ne kadar dolaştığımızın farkında değilsiniz. Dolana dolana geldik. Orman bir uçtan bir uca, kuş uçuşu bir kilometre vardır. Patikadan saptıktan sonra onca yürümemize rağmen hâlâ ucuna ulaşamadık.”
“Ancak hatırlarsanız, patikadan sapmadan önce ormanı bir uçtan, ilerideki demir kapıda son bulan diğer ucuna dek görmüştük. İki yüz metreden fazla değildi.”
“Sizin metre hesabınızdan anlamam ama büyük bir orman olduğuna ve sürekli sağa sola saparak ilerlediğimize eminim. Dolayısıyla iki kilometre pek de isabetsiz bir tahmin sayılmaz.”
Edmund saatine bakarak, “Yola çıkalı on beş dakika olmuş.” dedi, “Sizin hesabınızla saatte yedi kilometre yürüyebilmemiz gerekir.”
“Bana saatinizle saldırmayın! Saat dediğiniz şey her zaman için ya ileri gider ya da geri kalır. Saate göre hareket edecek değilim!”
Biraz daha ilerleyince, az önce sözünü ettikleri yolun ucuna ulaştılar. Bir hendeğin kıyısındaki kuytulukta parka tepeden bakan geniş bir bank olduğunu görerek hep birlikte oturdular.
Edmund, Fanny’ye bakarak, “Korkarım çok bitkin düştün Fanny.” dedi, “Keşke daha önce söyleseydin. Yorulursan gezmenin ne eğlencesi kalır ki? Miss Crawford, ata binmek dışında her türlü egzersiz Fanny’yi hemencecik yoruyor.”
“Ne kadar kötüsünüz! Bunu bile bile geçen hafta boyunca Fanny’nin atını tekelime almama izin verdiniz! Sizden de kendimden de utanıyorum. Ama söz veriyorum, bir daha olmayacak.”
“Bu kadar düşünceli olmanız, ihmalkârlığımdan dolayı kendime daha da fazla kızmama neden oluyor. Fanny’nin iyiliğini benden bile çok düşünüyorsunuz.”
“Neden bu kadar yorulduğunuzu şimdi anlıyorum. Bu sabah yaptıklarımız insanı elbette yorar. Bir odadan diğerine gire çıka, sürekli bir şeylere baka baka, anlamadığımız şeyleri dinleye dinleye, kimsenin umursamadığı şeyleri çok beğendiğimizi söyleye söyleye koca evi gezdik. Dünyadaki en sıkıcı şeylerden biri… Miss Price da farkında olmadan yorulmuş olsa gerek.”
“Birazdan kendime gelirim.” dedi Fanny, “Böyle güzel bir günde, gölgede oturup yeşillikleri seyretmek kadar dinlendirici bir şey yoktur.”
Miss Crawford bir süre daha oturduktan sonra ayağa kalktı, “Hareket etmeden duramıyorum.” dedi, “Hendekten yeterince baktım. Şimdi gidip aynı manzaraya bir de demir kapıdan bakacağım. Manzaraya buradaki kadar hâkim değil galiba, ama olsun…”
Edmund da ayağa kalktı, “Şimdi Miss Crawford, eğer patikadan yukarı doğru bakarsanız iki kilometre olamayacağını hatta bir kilometre bile olmadığını anlayacaksınız.”
Miss Crawford, “Uçsuz bucaksız bir yer.” dedi, “Benim gördüğüm budur.”
Edmund’ın ikna çabaları bir işe yaramadı. Miss Crawford ne hesaplamaya ne de karşılaştırmaya razı oluyordu. Sadece gülümseyerek inat etmeye devam ediyordu. Mantıklı ve tutarlı değildi ama böyle çok daha sevimliydi. Bu şekilde bir süre karşılıklı gülüp eğlendiler. Sonunda da ormanın büyüklüğünü belirlemek amacıyla çevresinde bir tur atmaya karar verdiler. Hendeğin yanından aşağıya doğru inen yoldan ormanın bir ucuna kadar gidecekler, ardından da ya sağa ya da sola dönerek birkaç dakika içerisinde tekrar buraya geleceklerdi. Fanny artık dinlendiğini söyleyerek onlarla birlikte gitmeye yeltendi ancak buna izin çıkmadı. Burada kendilerini beklemesini isteyen Edmund’a karşı koyamayarak tekrar banka oturdu. Bir yandan Edmund’ın kendisini bu kadar düşünmesine seviniyor, bir yandan da bu kadar güçsüz olmasına yanıyordu. İkili köşeyi dönene dek arkalarından baktı. Gözden kaybolmalarının ardından ayak seslerine kulak verdi. Bir süre sonra sesler de kesildi.
О проекте
О подписке
Другие проекты