Читать книгу «Akıl ve Tutku» онлайн полностью📖 — Джейн Остин — MyBook.

14

Tüm tanıdıklarının gelip gidenleriyle canlı bir şekilde ilgilenen herkeste olması gerektiği gibi tam bir meraklı olan Bayan Jennings’in iki üç gün boyunca zihnini meşgul eden, merakını celbeden bir şey vardı: Albay Brandon’ın aniden Park’taki ziyaretini sonlandırması ve bunun sebebini gizleme konusundaki kararlılığı. Sürekli sebebin ne olabileceğini merak etti; kötü bir haber olduğu belliydi; o zaman başına gelebilecek her türlü belayı düşünmeye çalıştı, hem de işini şansa bırakmayacak bir kararlılıkla.

“Çok hazin bir şey olmalı. Yüzünden belliydi. Zavallı adam! Vaziyeti kötü olabilir. Delaford’daki mülkü yılda iki binden fazla getirmiyor, kardeşi de her şeyi karıştırdı. Parayla alakalı bir mevzu yüzünden gitmiş olmalı. Başka ne olabilir ki? Öyle mi acaba? Hakikati öğrenmek için her şeyi verirdim. Belki de Bayan Williams’la alakalıdır hatta bence kesin öyle, çünkü ondan bahsettiğimde çok utandı. Şehirde hastalanmıştır belki; büyük ihtimalle öyledir, hep hasta gibiydi zaten. Bayan Williams ile ilgili olduğuna bahse girerim. Albay, şu anda parayı dert etmiyordur çünkü çok akıllı ve dikkatli bir adam, mülkü de şimdiye dek çoktan hâle yola koymuştur. Ne olabilir acaba? Belki kız kardeşinin durumu iyi değildir, Avignon’a çağırmıştır. Yoksa alelacele niye çıksın ki? Derdi her neyse yakında çözülmesini ve kendine iyi bir eş bulmasını diliyorum tüm kalbimle.”

Bunları merak etti ve bu sözler ağzından döküldü Bayan Jennings’in, aklına gelen her yeni ihtimalle fikri değişiyordu ve her ihtimal eşit derecede muhtemel görünüyordu ona. Elinor, içtenlikle Albay Brandon’ın iyiliğini istiyordu fakat onun aniden gidişine Bayan Jennings kadar çok merak duymamıştı; bu kadar çok şaşıracak veya çeşitli ihtimaller düşünmeyi gerektirecek bir mesele olmadığını düşünüyor, merakını ise başka bir şey çekiyordu. Marianne ve Willoughby’nin bu hususta fazlasıyla sessiz kalmalarına takılmıştı; oysa onların çok ilgileneceklerini sanıyordu. Bu sessizlik devam ettikçe durum -bunun her ikisinin mizacına aykırı olduğu hesaba katılırsa- gün geçtikçe daha da tuhaflaşmaya başladı. Elinor birbirlerine olan her günkü davranışlarına bakılırsa oldu denen şeyi neden hâlâ annesine ve kendisine açıklamadıklarını anlayamıyordu.

Evliliği hemen gerçekleştirmeyeceklerini kolayca anlayabilirdi; Willoughby bağımsız olabilirdi fakat zengin olduğuna inanmak için elde bir sebep bulunmuyordu. Sör John mülkünün yıllık altı yedi yüz pound getirdiğini söylemişti fakat Willoughby böyle bir gelirin karşılayamayacağı bir yaşam sürüyordu ve sık sık da yoksulluğundan dem vuruyordu. Fakat sözlenmeleri ile alakalı, aslında hiçbir şeyin üstünü örtmeyen bu tür bir gizliliği sürdürmeleri hayli tuhaftı; üstelik onların fikirlerine ve davranışlarına da o kadar aykırıydı ki Elinor’un zihninde bazen gerçekten sözlendiklerine dair bir şüphe uyanıyordu ve bu şüphe de onu, Marianne’e bunu sormaktan alıkoyuyordu.

Willoughby’nin hâli tavrı, birbirlerine bağlılıklarının en güzel göstergesiydi. Marianne’e bir âşığın yüreğinden gelen en seçkin inceliği gösteriyor, ailenin diğer fertlerine ise bir oğlun, bir ağabeyin sıcak sevgisiyle yaklaşıyordu. Kır evini kendi evi gibi görüyor ve seviyor gibiydi; Allenham’dan daha fazla vakit geçiriyordu burada; eğer Park’ta hep beraber buluşulmayacaksa sabah egzersizleri hep burada son buluyordu ve günün geri kalanını ise Marianne’in yanında, en sevdiği puanterinin de Marianne’in ayaklarının dibinde geçireceği neredeyse kesindi.

Albay Brandon’ın gidişinden bir hafta sonra, bir akşam etrafındaki her şeye sıra dışı bir şekilde daha da bağlanmaya hazır gibiydi; Bayan Dashwood baharda kır evinde değişiklikler yapacağını söyleyince samimi bir tavırla, çok sevdiği için kendisine güzel gelen bu yerde yapılacak her türlü değişime karşı çıktı.

“Ne!” diye bağırdı. “Kır evinde tadilat yapmak mı? Hayır. Buna kesinlikle müsaade edemem! Eğer görüşümü önemsiyorsanız, bu duvarlara tek bir taş eklenmemeli, tek bir karış büyütülmemeli derim.”

“Sakin olun. Öyle şeyler yapılmayacaktır. Annem hiçbir zaman bunu karşılayamaz.” dedi Bayan Dashwood.

“Çok memnunum. Parasını daha iyi şeyler için kullanmayacaksa varsın hep fakir olsun.”

“Teşekkürler Willoughby. Rahat ol. Nasıl bir tadilat olursa olsun, senin veya sevdiğim hiç kimsenin kalbini kırmaya değmez. Baharda hesaplarımı düzenledikten sonra ne kadar para kalırsa kalsın seni kıracak bir şey yapmaktansa harcamadan öylece tutarım, bana güven. Fakat burayı gerçekten de kusurlarını göremeyecek kadar çok mu seviyorsun?”

“O kadar çok. Bence burası kusursuz. Hatta mutlu olunabilecek tek bina bu bence; yeterince zengin olsam Combe’u yıktırır, yerine bu kır evinin aynısını yaptırırım.”

“Karanlık, dar merdivenleri ve dumana boğulan bir mutfakla birlikte yani....” dedi Elinor.

Yine aynı hevesle “Evet!” diye haykırdı Willoughby, “Ona ait her şeyle birlikte; bütün konforu ve konforsuzluğuyla her şey aynı kalmalı. Anca o zaman, böyle bir çatı altında Barton’da olduğum kadar mutlu olabilirim Combe’da.”

Elinor, “İnanıyorum ki daha güzel odalar ve daha geniş merdivenlere sahip olmak zorunda kalsanız bile, kendi evinizi en az burası kadar kusursuz görecek olmanızdan gurur duyarım.” dedi.

“Çok seveceğim yerler elbette olacaktır. Orayı değerli görmeme sebep olan bazı durumlar var fakat bu evin kalbimde hep ayrı bir yeri olacak.”

Bayan Dashwood, Marianne’e memnuniyetle baktı. Marianne ise dolu dolu gözlerini dikmiş Willoughby’yi izliyor, söylediklerini çok iyi anladığını açıkça ortaya koyuyordu.

Willoughby devam etti: “Allenham’dayken, geçen yıl boyunca bu kır evinde birilerinin yaşamasını ne kadar da çok istemiştim. Yanından geçerken hep konumuna hayranlık duyar ve içinde kimse yaşamıyor diye müteessir olurdum. Buraya gelir gelmez Bayan Smith’den duyacağım ilk haberin kır evinin tutulduğu olacağını nereden bilebilirdim! Öğrendiğimde hem memnun olmuştum hem de olay ilgimi çekmişti, sanki burada bulacağım mutluluğu önceden hissetmiş gibiydim.” Daha kısık sesle “Değil mi Marianne?” dedi ve sonra eski ses tonuyla devam etti: “Ve siz de bu evi mahvetmekten bahsediyorsunuz Bayan Dashwood! Yenilikler hayal ederek bile sadeliğini yok ediyorsunuz. Sizinle tanıştığımız, o zamandan beri güzel vakitler geçirdiğimiz bu oturma odasını, sıradan bir hole çevireceksiniz ve herkes buradan geçip gitmek isteyecek; hâlbuki bu oda dünyadaki en geniş daireden daha sahici bir konfor ve barınak sunuyor.

Bayan Dashwood bir kez daha hiçbir değişiklik yapılmayacağına dair onu rahatlatmaya çalıştı.

“Siz iyi bir kadınsınız.” diye cevap verdi Willoughby, “Sözünüz beni rahatlatıyor. Daha fazla konuda sözünüzü alabilirsem mutlu olacağım. Sadece evinizin değil aynı zamanda sizin ve kızlarınızın da hep aynı kalacağını düşünmek, ayrıca beni daima size ait her şeyi benim için özel kılan nezaketinizle karşılayacağınız düşünmek isterim.”

Söz hemen verildi ve Willoughby bütün akşam sevgi ve mutlulukla doldu taştı.

Willoughby giderken Bayan Dashwood, “Yarın akşam yemeğinde görüşebilir miyiz?” diye sordu. “Yarın sabah Leydi Middleton’a uğramak için Park’a yürüyeceğiz; bu yüzden sabah gelmeniz ricasında bulunmuyorum.”

Saat dörtte buluşmak üzere anlaştılar.

15

Ertesi gün Bayan Dashwood, iki kızıyla birlikte Leydi Middleton’ı ziyaret etti ama Marianne bir bahane uydurup gitmek istemedi; önceki gece Willoughby’nin gitmeden önce onlar evde yokken buluşma sözü verdiği sonucunu çıkaran annesi bu yüzden Marianne’in evde kalmasından oldukça memnun oldu.

Eve döndüklerinde Willoughby’nin at arabası ve hizmetkârı kapının önündeydi; Bayan Dashwood düşüncesinde pek haklı olduğunu gördü. Şimdiye dek bu kadarını öngörmüştü fakat eve girdiğinde karşılaşacağı manzarayı hiçbir şekilde tahmin edemezdi. Daha holdeydiler ki içeriye girerlerken Marianne bir hışımla oturma odasından seğirtiyordu, mendili gözlerindeydi, gözü hiçbir şeyi görmez bir hâlde üst kata çıktı. Şaşkın ve korkmuş bir hâlde Marianne’in çıktığı odaya gittiler ve orada sadece Willoughby’yi buldular; sırtı dönük bir şekilde şöminenin rafına yaslanmıştı. Onlar içeri girince önüne döndü; yüzünden onun da Marianne ile aynı duygular içerisinde olduğu anlaşılıyordu.

Bayan Dashwood içeri girer girmez, “Bir şey mi oldu ona? Hasta mı?” dedi.

“Umarım değildir.” dedi Willoughby ve neşeli görünmeye çalışarak zoraki bir gülümseme ile ekledi: “Hasta olacak biri varsa o da benim. Zira büyük hüsrana uğradım!”

“Hüsran mı?”

“Evet. Çünkü size verdiğim sözü tutamıyorum. Bayan Smith bu sabah beni iş için Londra’ya göndererek onun eline bakan bu yoksul kuzeni üzerinde hiç çekinmeden zenginliğinin gücünü kullandı. Emirleri bu sabah aldım ve Allenham’a veda ettim; neşelenmek için sizle de vedalaşmaya gelmiştim ki…”

“Londra’ya mı? Bu sabah mı gidiyorsunuz?”

“Hatta şimdi.”

“Çok yazık! Ama Bayan Smith’in sözünü dinlemeli; onun işleri sizi bizden uzun zaman ayırmaz umarım.

Willoughby cevap verirken kızarmıştı: “Çok naziksiniz fakat Devonshire’a pek yakında döneceğimi sanmıyorum. Bayan Smith’i yılda bir kez ziyaret ederim.”

“Bayan Smith sizin buradaki tek ahbabınız mı? Burada sizi ağırlayacak tek ev Allenham mı? Ayıp ediyorsunuz Willoughby! Bir de davetiye ister misiniz?”

Willoughby daha da kızardı. Gözlerini yere dikmiş bir hâlde yalnızca şu cevabı verebildi: “Siz fazla iyisiniz…”

Bayan Dashwood şaşkınlıkla Elinor’a baktı. Elinor da aynı şekilde afallamıştı. Bir süre kimseden çıt çıkmadı. Sessizliği bozan Bayan Dashwood oldu: “Tek söyleyebileceğim sevgili Willoughby, burada her zaman iyi karşılanacaksınız; hemen dönmeniz için ısrar etmeyeceğim çünkü Bayan Smith’in tepkisinin nasıl olacağını ancak siz bilirsiniz; bu yüzden kararınızı sorgulamayacağım gibi isteğinizden de şüphe etmeyeceğim.”

Willoughby, “Mevcut ilişkilerim…” dedi, kafası karışık bir hâlde. “Öyle ki kendimi layık bulmadığım kadar…”

Duraksadı. Bayan Dashwood konuşamayacak kadar şaşkındı; bir sessizlik daha yaşandı. Sessizliği bozan Willoughby oldu. Cılız bir gülümsemeyle “Böyle uzatarak ahmaklık ediyorum. Varlıklarından şu an zevk almam imkânsız olan insanlarla daha fazla vakit geçirerek kendime eziyet etmeyeceğim.” dedi.

Herkesle vedalaştı ve gitti. Arabasına bindiğini gördüler ve araba bir dakika sonra gözden kayboldu.

Bayan Dashwood konuşabilecek hâlde değildi ve bu ani gidişin yarattığı endişe ve telaşla baş başa kalabilmek için hemen oturma odasını terk etti.

Elinor da en az annesi kadar rahatsızlık duyuyordu. Sıkıntı ve kuşku içinde neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Willoughby’nin vedasındaki tavrı, utancı, neşeliymiş gibi numaralar yapması, hele annesinin davetini kabul etmekteki isteksizliği pek rahatsız ediciydi; böyle korkması âşık bir insana, kendisine yakışmıyordu. Bir an onun hiçbir şeyi ciddiye almadığından korktu, sonra da kardeşiyle aralarında bir tartışma geçmiş olabileceğinden endişelendi Marianne’in öyle hışımla odadan çıkması için ortada ciddi bir tartışma olmalıydı; gerçi onun Willoughby’yi ne kadar sevdiğini düşününce bu da pek muhtemel gözükmedi.

Ayrılıklarının sebebi ne olursa olsun kardeşinin çok acı çektiği kesindi; Marianne’in dindirmeye çalışmak yerine, muhtemelen bir görev gibi beslediği ve büyüttüğü acısını en ince hislerle duyumsadı.

Yarım saat içinde annesi geri geldi; gözleri kızarmıştı ama yine de suratı asık değildi. İşinin başına otururken, “Sevgili Willoughby şimdi Barton’dan kilometrelerce uzakta Elinor.” dedi. “Kim bilir ne kadar istemeye istemeye gidiyordur.”

“Her şey çok tuhaf. Bu kadar ani gitmesi… Sanki hepsi bir anda oldu. Daha dün gece bizimle çok sevinçliydi, gülüyor, eğleniyor, sevgi gösterileri yapıyordu. Şimdi ise on dakika önce haber veriyor dönmemek üzere gittiğini. Bize söylediğinden daha fazlası var bence. Hiç kendi gibi konuşmuyordu, davranmıyordu. Sen de fark etmişsindir. Ne olabilir ki? Tartıştılar mı acaba? Yoksa davetini niye kabul etmek istemesin?”

“Eksik olan tek şey istek değildi Elinor. Kabul etmek onun elinde değildi. Enine boyuna düşündüm ve başta ikimize de garip gelen şeyleri anlayabiliyorum canım.”

“Gerçekten mi?”

“Evet. Ben kendimce en mantıklı açıklamayı buldum Elinor fakat sen her fırsatta her şeyden şüphelenmeyi seversin, o yüzden muhtemelen senin için yeterli olmayacaktır, yine de konuşarak beni fikrimden vazgeçiremezsin. Bence Bayan Smith, Marianne ile aralarında bir şeyler olduğundan şüphelendi ve bunu onaylamıyor -belki onun için başka planları var- ve o yüzden onu uzaklaştırmak istedi; iş için yollamak da güzel bir bahane oldu. Bence işin aslı bu. O da Bayan Smith’in onaylamadığının farkında, bunun için Marianne ile sözlendiğini açıklamaya henüz cesaret edemiyor; kadına bağlı olduğu için onun planlarına boyun eğiyor ve bir süreliğine Devonshire’dan uzaklaşmak zorunda olduğunu hissediyor. Biliyorum, böyle olmuş veya olmamış olabilir diyeceksin bana ama önüme başka mantıklı bir açıklama getirene kadar hiçbir bahaneyi dinlemeyeceğim. Şimdi bunlara ne diyorsun Elinor?”

“Hiçbir şey. Ne söyleyeceğimi tahmin ettin zaten.”

“O zaman, böyle olmuş veya olmamış olabilir diyorsun. Ah Elinor sana da hiç akıl sır ermiyor! Bardağın hep boş tarafını görürsün zaten. Willoughby’ye özür yakıştıracağın yerde Marianne’e keder, Willoughby’ye kabahat biçersin. Her zaman olduğundan daha soğuk bir şekilde vedalaştı diye onun kabahatli olduğunu düşünüyorsun, değil mi? Onun hiç dikkatsizlik etmeye hakkı yok mu veya az önce yaşadığı bir hayal kırıklığı yüzünden hâletiruhiyesi sarsılamaz mı? Doğruluğu kanıtlanmadı diye ihtimalleri de mi yok sayacağız? Sevilecek o kadar şeyi olan, üstelik hakkında kötü düşünmemiz için hiçbir sebep olmayan bu adamın hiçbir hakkı yok mu? Açıklanamayan davranışlar bir müddet sır gibi gelebilir. Hem, onun neyinden şüpheleniyorsun ki?”

“Ben de bir şey söyleyemiyorum. Fakat ondaki bu değişim yüzünden ister istemez tatsız bir şeyler döndüğünden şüpheleniyorum. Diğer yandan iyi taraflarının hakkını vermek gerektiği konusunda çok haklısın, kimseye haksızlık etmek istemem. Willoughby’nin kendine göre çok haklı sebepleri olabilir tabii ve umuyorum ki vardır. Fakat önceden haber vermek ona daha çok yakışırdı. Ketumluğu mantıklı olabilir ama böyle davranan Willoughby olunca bunu kabul edemiyorum.”

“Yine de onu, farklı davranmaya mecbur kalıp karakterine aykırı hareket ettiği için suçlama. Onu savunurken adil olduğumun farkındasın; buna sevindim. O da aklanmış oldu.”

“Tam olarak sayılmaz. Sözlendiklerini -eğer gerçekten öyle bir şey varsa tabii- Bayan Smith’den şu an için saklaması ve durum böyleyse Devonshire’da pek gözükmemesi yerinde olabilir fakat bunu bizden de saklaması için hiçbir mazeret yok.”

“Bizden saklaması mı? Yavrucuğum, sen Willoughby ve Marianne’i bir şey saklamakla mı itham ediyorsun? Hakikaten tuhaf çünkü gözlerin onları her gün ihtiyatsız davrandıkları için suçluyordu.”

“Sevgilerinin değil…” dedi Marianne, “Sözlenmelerinin delilini görmek istiyorum.”

“Benim her iki konuda da şüphem yok.”

“Yine de ikisi de bununla ilgili sana tek bir laf etmediler.”

“Hareketleri bu denli açıkken sözlere ihtiyacım yoktu. Marianne’e ve bize karşı tavrı, en azından şu on beş gün içinde, onu sevdiğini ve müstakbel karısı olarak gördüğünü, bizi de en yakınları olarak gördüğünü anlatmıyor muydu? Çok iyi anlaşmıyor muyduk? Her gün bakışlarıyla, tavrıyla, özeni ve içten saygısıyla rızamı almıyor muydu? Elinor’cuğum sözlendiklerinden nasıl şüphe edebiliyorsun? Böyle bir düşünce nasıl aklına gelebilir! Kız kardeşinin aşkından emin olduktan sonra Willoughby’nin onu terk etmesini veya ilanıaşk etmeden, belki de aylarca ondan ayrılabileceğini nasıl düşünebiliyorsun? Birbirlerine güven vermeden ayrılacaklarını…”

“İtiraf edeyim…” dedi Elinor, “Tek bir şey dışında her hâlleri sözlendiklerini gösteriyor. O da ikisinin de bu hususta tamamen suspus olması ki bu benim için tüm diğer şeylerden daha önemli.”

“Çok tuhaf! Aralarında açıkça yaşanan her şeyden sonra beraberliklerinin dayandığı noktalardan şüphe edebiliyorsan Willoughby’yi değersiz biri olarak görüyor olmalısın. Sence kardeşine bunca zaman numara mı yapıyordu? Gerçekten onu umursamadığını mı düşünüyorsun?”

“Hayır, öyle diyemem. Onu seviyor olmalı ve eminim seviyordur.”

“Senin bakış açınla, eğer onu böyle umursamadan geride bırakabiliyorsa, geleceğe bu denli aldırmaz olabiliyorsa, biraz garip bir sevgi tarzı var, değil mi?”

“Bu konuya hiçbir zaman kesin gözüyle bakmadığımı hatırlamalısın anneciğim. Evet, şüphelerim vardı ama şimdi daha da azaldılar hatta yakında yok olabilirler. Şayet mektuplaştıklarını öğrenirsek tüm korkularım son bulacaktır.”

“Ne yüce bir itiraf! Onları ancak sunakta gelinlik ve damatlık içinde görürsen evleneceklerini düşünürsün değil mi? Çok zalimce! Ben böyle bir kanıta gerek görmüyorum. Şüpheye mahal verecek hiçbir şey olmadı, gizli kapaklı işlere başvurulmadı, her şey apaçık ortadaydı. Kardeşinin arzularından şüphe edemezsin. O hâlde Willoughby’den emin değilsin. Ama neden? Bir namussuzluğunu, duygusuzluğunu mu gördün? Seni tedirgin eden bir tutarsızlığına mı şahit oldun? Aldatabilir mi sence?”

“Umarım öyle değildir, hiç sanmıyorum!” diye bağırdı Elinor, “Willoughby’yi seviyorum, gerçekten seviyorum, onun dürüstlüğünden kuşku duymak en az senin kadar bana da acı veriyor. Elimde değil, bilerek yapmıyorum. Bu sabah hareketlerindeki değişimden ürktüm, kabul ediyorum; hiç kendi gibi konuşmuyordu ve senin nezaketine hiçbir karşılık vermedi. Ama tüm bunlar senin bahsettiğin şekilde açıklanabilir. Kardeşimden henüz ayrılmış, onun büyük bir kederle kendisinden uzaklaştığını görmüştü; Bayan Smith’in tepkisini çekmemek için buraya dönme arzusuyla savaşmak zorundaydı belki ama senin davetini geri çevirip, buradan epey bir süre uzakta olacağını söylerken ailemize karşı sadakatsiz ve şüpheli göründüğünün farkında olup utanmış ve rahatsızlık hissetmiş olmalı. Böyle bir durumda açıkça yaşadığı zorluklardan bahsetmesi onun şerefine daha çok yakışırdı, karakterine daha çok uyardı fakat kendi yargılarımdan farklı veya doğru bildiğimin dışında diye, bağnaz bir düşünceyle, başkalarının tutumuna karşı çıkacak değilim.”

“Çok doğru söyledin. Willoughby kesinlikle şüphelenilmeyi hak etmiyor. Çok uzun zamandır tanımıyoruz onu fakat bu çevre için yabancı değil; bir kişi onu kötülemek için bir söz söyledi mi? Bağımsız hareket edip hemen evlenebilecek bir durumda olsaydı birdenbire hiçbir şey söylemeden gitmesi elbette garip olurdu lakin durum böyle değil. Bu sözlenme, çok büyük bir saadetle başlamış da sayılmaz çünkü görünüşe bakılırsa ufukta henüz bir evlilik yok; bu yüzden mahremiyet bu ilişki için elzem bile sayılabilir.”

Margaret’ın içeri girişiyle sustular ve Elinor, annesinin söylediklerini düşünme fırsatı buldu; birçoğunun ihtimal dâhilinde olduğunu kabul etti ve hepsinin doğru olmasını umdu.

Akşam yemeğine kadar Marianne ortalıkta gözükmedi, yemek vakti odaya girdi ve tek kelime etmeden masadaki yerine oturdu. Ağlamaktan gözleri şişmiş ve kızarmıştı, o sırada bile gözyaşlarını zor tutuyor gibiydi. Kimseyle göz göze gelmemeye çalıştı, ne konuştu ne de yemek yedi ve bir süre sonra annesi şefkatle elini tutunca kalan ufacık metaneti yıkıldı ve gözyaşları içinde odadan çıktı.

Tüm akşam boyunca büyük bir teessür içindeydi. Hiç dermanı yoktu; kendini kontrol etmek gibi bir arzusu da olmadığından Willoughby’yi andıran en ufak bir şey onun bir anda dağılmasına neden oluyordu; bütün aile büyük bir endişeyle onun iyi olması için çaba sarf ediyordu fakat ağızlarını açtıkları anda onu hatırlatmayan herhangi bir şeyden bahsetmek bile mümkün olamıyordu.