Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, her yanda bolluk ve bereket hüküm sürse de, insanların sabah akşam yedikleri hâlde yatağa aç gittikleri günlerde, oğlu olmadığı için günleri mutsuzluk içinde geçen bir padişah varmış.
Günlerden bir gün Padişah ile veziri bir gezintiye çıkmış. Kahvelerini içip çubuklarını tüttürerek uzun bir yürüyüş yapmışlar. Büyük bir vadiye varana dek yürümüşler. Burada oturup biraz dinlenmişler. Sağa sola bakınırken vadi birden deprem oluyormuş gibi sallanmaya başlamış ve önlerinde bir yarık oluşmuş. Derken karşılarında aniden yeşil urbalı, sarı terlikli, ak sakallı bir derviş belirmiş. Padişah ve Vezir o kadar korkmuşlar ki yerlerinden bile kıpırdayamamışlar. Derviş onlara doğru yaklaşarak “Selamünaleyküm,” diye seslenince cesaret bulan Padişah ile Vezir de “Ve aleykümselam,” diye karşılık vermişler.
“Burada ne işin var Padişahım?” demiş Derviş.
Padişah, “Benim padişah olduğumu bildiğine göre, neden burada olduğumu da bilirsin,” diye yanıt vermiş.
Derviş bunun üzerine koynundan bir elma çıkararak Padişah’a uzatmış ve şöyle demiş: “Bu elmanın yarısını sultana ver, diğer yarısını da sen ye.” Sonra da bir anda gözden kaybolmuş.
Padişah sarayına dönmüş, elmanın yarısını karısına vermiş, diğer yarısını da kendi yemiş. Bundan tam dokuz ay on gün sonra haremde küçük bir şehzade dünyaya gelmiş. Padişah çok mutluymuş. Fakirlere para dağıtmış, köleleri azat etmiş, dostlarına başı sonu görünmeyen bir ziyafet sofrası kurdurmuş.
Zaman hızla akıp geçmiş, el üstünde tutulan Şehzade on dört yaşına basmış. Bir gün babasının karşısına çıkıp demiş ki: “Sevgili padişah babam, bana mermerden küçük bir saray yaptır. İki de çeşmesi olsun. Çeşmelerin birinden yağ, diğerinden bal aksın!” Padişah tek oğlunu çok sevdiğinden isteğini yerine getirmiş ve o iki çeşmeli mermer sarayı yaptırmış. Şehzade bir gün mermer sarayında oturmuş yağ ve bal akıtan çeşmeleri izlerken ihtiyar bir kadının elindeki testiyi çeşmelerden akanlarla doldurduğunu görmüş. Şehzade bir taş kapıp ihtiyar kadının testisine fırlatmış ve testiyi paramparça etmiş. İhtiyar kadın hiçbir şey söylemeden oradan ayrılmış.
Ertesi gün başka bir testiyle yeniden gelmiş ve testiyi doldurmak üzere çeşmelere yanaşmış. Şehzade ikinci kez taş atarak kadının testisini yine paramparça etmiş. İhtiyar kadın yine hiçbir şey söylemeden gitmiş. Üçüncü gün tekrar gelmiş. İlk iki günde olduğu gibi o gün de testisi kırılmış. İhtiyar kadın bunun üzerine dile gelmiş. “Ah delikanlı!” diye haykırmış. “Allah’tan dilerim ki Üç Turunçlar’a âşık olasın!” Sonra da çekip gitmiş.
O andan itibaren Şehzade’nin kalbinde onu yakıp kavuran bir ateş peyda olmuş. Günden güne sararıp solmaya başlamış. Padişah, oğlunun hastalandığını duyunca hemen şifacıları, hekimleri çağırmış ama hiçbiri bu hastalığa bir çare bulamamış. Şehzade bir gün babasına demiş ki: “Ah padişahım! Sizin şifacılarınız bana deva bulamaz. Ne yapsalar boşuna. Ben Üç Turunçlar denen perilere âşık oldum ve onları bulmadıkça bir daha asla toparlanamam.”
“Ah güzel oğlum,” diye inlemiş Padişah. “Bu dünyada sahip olduğum tek şeysin sen benim. Sen de beni bırakıp gidersen kim güldürür yüzümü?” Fakat Şehzade’nin durumu günden güne kötüleşince ve günlerini ağır uykularla geçirmeye başlayınca babası, oğlunun gidip dilinden düşürmediği Üç Turunçlar’ı bulmasına izin vermenin onun için daha iyi olacağına karar vermiş. “Belki geri döner,” diye düşünmüş.
Böylece Şehzade bir sabah uyandığında yanına yükte hafif pahada ağır birkaç eşya alıp yollara düşmüş. Dağları, vadileri aşmış, günleri günlere eklemiş. Sonunda geniş bir düzlüğün ortasında, bir yolun kenarında bir minare kadar uzun ve heybetli bir Devanası’yla karşılaşmış. Ayağının biri bir dağda, diğeri öbür dağdaki Devanası’nın ağzında da kocaman bir sakız varmış. Sakızı çiğneyişi çok uzaklardan duyuluyor, aldığı her nefes bir kasırga yaratıyormuş. Kolları ise metrelerce ileri uzuyormuş.
“İyi günler anneciğim!” diye seslenmiş genç adam ve Devanası’nın geniş beline sarılmış.
“İyi günler evlat!” diye yanıtlamış Devanası. “Benimle böyle kibar konuşmasan seni tek lokmada yutardım.”
Devanası, Şehzade’ye nereden gelip nereye gittiğini sormuş.
“Ah, ah!” diye iç geçirmiş Şehzade. “Öyle bir talihsizlik geldi ki başıma, ne sen sor ne ben söyleyeyim.”
“Anlat oğlum,” diye ısrar etmiş Devanası.
“Dinle o hâlde anneciğim,” demiş Şehzade ve daha da derin bir iç çekmiş. “Üç Turunçlar’a deliler gibi âşık oldum. Keşke onlara giden yolu bulabilseydim.”
“Şişşşt!” demiş Devanası. “O ismi değil dillendirmek, akıldan geçirmek bile günahtır. Ben ve oğullarım onların muhafızları olduğumuz hâlde ben bile yolu bilmem. Kırk oğlum var, kâh yeraltına iner kâh yeryüzüne çıkarlar. Belki onların bildikleri bir şeyler vardır.”
Hava kararmaya başlayıp da devlerin eve dönme vakti yaklaşınca ihtiyar kadın Şehzade’ye dokunarak onu bir testiye çevirmiş. Hemen ardından Devanası’nın kırk oğlu kapıyı çalmış ve “Ana, insan eti kokusu alırız!” diye haykırmışlar.
“Saçmalık!” demiş Devanası. “İnsanın burada ne işi olur oğullar? Bence siz dişlerinizi temizleseniz iyi olur.” Sonra kırk oğluna kırk ince dal parçası vermiş ki dişlerini temizlesinler. Birinin dişinden bir insan kolu, diğerininkinden bir insan bacağı düşmüş. Hepsi dişlerini temizledikten sonra sofraya oturmuşlar. Yemeğin ortasında anneleri onlara demiş ki: “Şimdi bir fani kardeşiniz olsa ne yapardınız?”
“Ne mi yapardık?” diye cevaplamış devler. “Onu kardeşimiz gibi severdik tabii.”
Bunun üzerine Devanası su testisine dokunmuş, testi birden Şehzade oluvermiş. “İşte kardeşiniz!” diye haykırmış Devanası oğullarına.
Devler Şehzade’ye onlara katıldığı için teşekkür etmiş, onu da sofraya davet etmişler. Sonra annelerine neden kardeşlerinden daha önce bahsetmediğini, bilseler beraber yemek yiyeceklerini söylemişler.
“Evet ama oğullarım,” demiş Devanası, “o sizin yediğiniz etleri yiyemez. Kuş eti, koyun eti gibi şeylerle beslenir o.”
Bunun üzerine devlerden biri fırlayıp dışarı gitmiş ve bir koyun avlayıp getirmiş, yeni kardeşinin önüne koymuş.
“Ne çocuksun sen!” demiş Devanası. “Onun yiyebilmesi için etin önce pişmesi gerektiğini bilmiyor musun?”
Devler koyunun derisini yüzmüş, bir ateş yakıp etini pişirmiş, Şehzade’nin önüne koymuşlar. Şehzade koyun etinden doyana kadar yedikten sonra kalanını bırakmış. “Ama bitirmedin ki!” diye itiraz etmiş devler ve kardeşlerine daha çok yemesi için ısrar etmişler. “Hayır, hayır oğullarım,” demiş Devanası. “İnsanlar o kadar çok yemez.”
Kırk devden biri, “Bakalım koyun etinin tadı nasılmış?” diyerek birkaç lokmada hepsini bitirmiş.
Ertesi sabah hepsi erkenden kalkmışlar. Devanası oğullarına, “Yeni kardeşinizin büyük bir derdi var,” demiş.
“Nedir derdi?” demiş devler. “Söyle de ona yardım edelim.”
“Üç Turunçlar’a abayı yakmış!”
“Öyle mi?” diye yanıtlamış devler. “Biz Üç Turunçlar’ın yerini bilmiyoruz ama belki teyzemiz bilir.”
“O hâlde bu genç adamı ona götürün,” demiş anneleri. “Benim oğlum olduğunu, ona her türlü saygıyı göstermesini söyleyin. O da kardeşinizi bir oğlu bilsin, derdine derman olsun.”
Devler genç adamı alıp teyzelerine götürmüşler ve neden geldiklerini anlatmışlar.
Devlerin teyzesinin altmış oğlu varmış. Teyze de Üç Turunçlar’ın yerini bilmediğinden, oğullarının dönmesini beklemiş. Yeni oğluna bir zarar gelmesin diye de onu bir dokunuşla çömleğe çevirmiş.
Devler eşikte belirir belirmez “İnsan eti kokusu alıyoruz anne!” diye haykırmışlar.
Anneleri, “Daha önce yediğiniz insanların kalıntıları dişlerinizin arasındadır,” demiş. Sonra onlara dişlerini temizlesinler diye kocaman odunlar vermiş ki başka şeyler de yiyebilsinler. Yemeğin ortasında ihtiyar kadın çömleğe dokunmuş. Altmış dev, ufacık insan kardeşlerini görünce çok sevinmiş. Onu masaya davet etmişler ve canı ne çekerse hemen söylemesini istemişler.
Ertesi sabah uyandıklarında anneleri altmış oğluna, “Evlatlarım,” demiş. “Bu delikanlı Üç Turunçlar’a âşık olmuş. Ona Üç Turunçlar’a giden yolu gösteremez misiniz?”
“Biz yolu bilmiyoruz,” diye cevap vermiş devler. “Ama belki ihtiyar büyük teyzemiz bu konuda bir şeyler biliyordur.”
“O hâlde bu delikanlıyı ona götürün,” demiş anneleri. “Teyzenize söyleyin, ona saygı göstersin. Bu genç adam benim oğlumdur, o da oğlu bilsin ve ona sıkıntısını gidermesi için yardımcı olsun.”
Böylece devler Şehzade’yi büyük teyzelerine götürmüş ve ona her şeyi anlatmışlar.
“Ne yazık ki ben de bilmiyorum yavrularım!” demiş ihtiyar mı ihtiyar olan büyük teyze. “Ama akşama kadar beklerseniz doksan oğlum eve dönecek. Onlara sorarım.”
Bunun üzerine altmış dev, Şehzade’yi orada bırakarak evlerine dönmüşler. Büyük teyze, akşam çökerken genç adama dokunarak onu bir süpürgeye dönüştürmüş ve kapının arkasına yerleştirmiş. Az sonra doksan dev eve dönmüş. Onlar da insan eti kokusu almış ve dişlerinin arasından insan parçaları çıkarmışlar. Yemeğin ortasında anneleri, insan bir kardeşleri gelse ona nasıl davranacaklarını sormuş oğullarına. Devler onun tırnağına bile zarar vermeyeceklerine yumurtalar üzerine söz verince anneleri süpürgeye dokunmuş ve Şehzade devlerin önünde belirmiş.
Dev kardeşler ona nezaketle yaklaşmış, sağlığını sormuşlar ve nefes alacak zaman bile tanımadan içtenlikle yiyecek ikram etmişler. Herkes sofradayken anneleri devlere Üç Turunçlar’ın yerini bilip bilmediklerini sormuş ve yeni kardeşlerinin onlara gönül düşürdüğünü anlatmış. Doksan devin en küçüğü neşeyle ayağa fırlayarak Üç Turunçlar’ın yerini bildiğini söylemiş.
“Madem biliyorsun,” demiş annesi, “bu oğlanı oraya götür de periler kalbinin arzusunu yerine getirsin.”
Ertesi sabah gün doğarken devlerin en küçüğü şehzadeyi yanına almış, neşeyle yola düşmüşler. Yürüdükçe yürümüşler. En sonunda küçük dev şöyle demiş: “Kardeşim, az sonra büyük bir bahçeye varacağız. Aradığın periler de oradaki çeşmede yaşarlar. Sana ‘Gözlerini kapa, gözlerini aç!’ dediğimde gördüğünü hemen yakala.”
Biraz daha ilerleyip bahçeye varmışlar. Dev, çeşmeyi görür görmez Şehzade’ye, “Gözlerini kapa, gözlerini aç!” demiş. Şehzade de ona söyleneni yapmış ve kaynağın fokurdadığı yerde, suyun üzerinde yüzen üç turunç görmüş. İçlerinden birini aldığı gibi cebine atmış. Dev bir kez daha “Gözlerini kapa, gözlerini aç!” demiş. Şehzade yine söyleneni yapmış ve ikinci turuncu da cebine koymuş. Üçüncü turuncu da aynı yolla ele geçirmiş. “Bundan sonra dikkatli ol,” demiş dev. “Sakın suyun olmadığı bir yerde keseyim deme bu turunçları. Yoksa pişman olursun.” Şehzade dikkatli olacağına söz vermiş, sonra da ayrılmışlar. Biri sağa gitmiş, diğeri sola.
Şehzade yürümeye başlamış. Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Sonunda bir kum çölüne varmış. O sırada aklına turunçlar gelmiş. Birini çıkarıp kesmiş. Keser kesmez içinden periler kadar güzel bir kız çıkıvermiş. Ayın on dördü gibi parlıyormuş kız. “Allah aşkına bana bir yudum su!” diye haykırmış. Ancak etrafta suyun damlası bile yokmuş. Kız silinip gidivermiş. Şehzade derin bir kedere gömülmüş ama çare de yokmuş, olan olmuş.
Şehzade yeniden yola koyulmuş. Bir süre daha gittikten sonra “Kalan turunçlardan birini daha kesebilirim,” diye düşünmüş. İkinci turuncu cebinden çıkarmış, kestiği gibi içinden güzeller güzeli bir kız çıkıvermiş. O da çaresizce bir yudum su dilense de Şehzade’nin ona verecek suyu yokmuş. İkinci kız da yok olup gitmiş böylece.
Şehzade, “Üçüncüye gözüm gibi bakacağım,” diye ağlaya ağlaya yoluna devam etmiş. Gitmiş, gitmiş, sonunda bereketli bir su kaynağına varmış. Suyundan içip susuzluğunu dindirmiş. Sonra da “Artık üçüncü turuncu kesebilirim,” diye düşünmüş. Turuncu çıkarıp kestiği gibi içinden önceki iki kızdan katbekat güzel bir kız çıkmış. Kız su ister istemez Şehzade ona kaynağı göstermiş, su içirmiş. Kız kaybolmamış bu kez, Şehzade’nin yanında kalmış.
Fakat kız anadan üryanmış. Şehzade onu bu şekilde şehre götüremeyeceğinden kıza suyun hemen yanındaki ağaca çıkmasını söylemiş. O da şehre gidip kıza üst baş alacak, bir de at arabası getirecekmiş.
Şehzade yoluna gittikten biraz sonra, zenci bir köle testisini doldurmak için suya yanaşmış. Ağaçtaki perinin sudaki yansımasını görünce, “Şuraya bak,” demiş kendi kendine. “Gencecik bir kızsın sen. Hem hanımından da çok daha güzelsin. Onun bana su taşıması gerek, benim ona değil.” Elindeki testiyi yere çalıp parçaladığı gibi eve dönmüş. Hanımı testinin nerede olduğunu sorunca köle, “Ben senden çok daha güzelim. Senin bana su taşıman gerek, benim sana değil,” diye cevap vermiş. Hanımı aynayı kaptığı gibi kadına doğru tutmuş. “Aklını kaçırdın herhâlde,” demiş. “Şu aynaya bak hele!” Köle aynaya bakınca çirkin yüzünü görmüş. Hiçbir şey demeden başka bir testi alıp yeniden suyun başına dönmüş. Tam testiyi dolduracakken suyun yüzeyinde yine genç kızın yansımasını görüp kendisi sanmış.
“Doğruyu söylüyorum işte,” diye haykırmış. “Hanımımdan çok daha güzelim ben.” Böylece testiyi yine parçalara ayırarak evin yolunu tutmuş. Hanımı yine neden su getirmediğini sorunca, “Çünkü ben senden çok daha güzelim. O yüzden sen bana su getirmelisin,” demiş.
“İyice delirdin sen,” demiş hanımı. Aynayı çıkarıp kölesine doğru tutmuş. Köle kız aynadaki yüzünü görünce bir testi daha alıp üçüncü kez kaynağın yolunu tutmuş.
Suda yine genç kızın yüzü belirmiş. Ama bu kez köle tam testiyi kıracakken genç kız ağacın üzerinden ona seslenmiş. “Testileri kırıp durma, suda gördüğün benim yüzümdür. Kendi yüzünü de görebilirsin orada.”
Köle başını kaldırıp bakınca müthiş güzellikteki genç kızı görmüş. Hemen yanına tırmanarak ona tatlı sözler söylemeye başlamış. “Ah benim altın kızım, orada onca zamandır çökmekten bacaklarına kramp girecek. Gel de başını yasla, dinlen!” Genç kız bu sözler üzerine başını köle kızın göğsüne dayamış. Onu sinesinde hisseden köle ise bir iğne çıkararak genç kızın kafasına batırmış. Turunç kız birdenbire bir kuşa dönüşmüş ve pırrr diye uçup gitmiş. Köle, ağaçta bir başına kalmış.
Şehzade sağlam bir araba ve güzel kıyafetlerle geri dönüp de ağaca baktığında simsiyah bir yüz görmüş ve kıza ne olduğunu sormuş. “Güzel soru,” diye yanıtlamış köle. “Neden beni bütün gün bir başıma bırakıp da uzaklara gittin? Güneşten öyle yandım ki kapkara oldum.” Zavallı şehzade ne yapsın? Zenci kızı alıp arabaya oturtmuş ve doğruca babasının sarayına götürmüş.
Padişahın sarayında herkes hevesle peri gelini karşılamayı bekliyormuş. Kara kızı görünce Şehzade’ye, “Gönlünü nasıl olur da siyah bir köleye kaptırırsın?” diye sormuşlar.
Şehzade, “O siyah bir köle değil,” diye cevap vermiş. “Onu bir ağacın tepesinde bıraktım, güneşten yanıp da kararmış. Biraz dinlensin de yeniden beyazlar.” Böyle dedikten sonra kızı odasına götürerek beyazlamasını beklemeye başlamış.
Şehzadenin sarayında güzel mi güzel bir bahçe varmış. Günün birinde turuncu bir kuş uçarak gelip o bahçedeki bir ağaca konmuş ve bahçıvana seslenmiş.
“Benden ne istersin?” diye sormuş Bahçıvan.
“Şehzade ne yapıyor?” diye sormuş kuş.
“Bildiğim kadarıyla iyi,” diye yanıtlamış Bahçıvan.
“Peki ya siyah karısı?”
“Ah, o da orada, her zamanki gibi oturuyor.”
Sonra küçük kuş şu sözleri şakımış:
“Onun yanında oturabilir şimdi,
Ama bu böyle sürmez daimi.
Çünkü o iyi yüzünün altında
Büyüyor dikenleri.
Ben bu ağaca çıktıkça
O sararıp solacak altımda.”
Sonra da uçup gitmiş.
Ertesi gün kuş tekrar gelip Şehzade ve kara eşini sormuş. Bir önceki gün söylediklerini tekrarlamış. Üçüncü gün de aynı şekilde davranmış ve üzerinde sektiği ağaçlar bir bir sararıp solmuş.
Günün birinde Şehzade, karısından sıkılıp yürüyüş yapmak için bahçeye çıkmış. Solan ağaçları görünce bahçıvanı çağırmış. “Bunlara ne oldu bahçıvan? Neden ağaçlarına göz kulak olmuyorsun?” diye sormuş. Bahçıvan onun bakımının faydası olmadığını, birkaç gün önce o ağaçlara küçük bir kuşun konarak Şehzade ile karısının neler yaptığını sorduğunu anlatmış. Kuşa Şehzade ile karısının oturduklarını söyleyince de kadının sonsuza dek oturamayacağı, çünkü dikenlerinin büyüyeceği cevabını verdiğini söylemiş. Üzerine konduğu bütün ağaçların sararıp solduğunu anlatmış.
Şehzade bahçıvana ağaçlara kuş ökseleri kurmasını emretmiş. O küçük kuş yakalanınca da kendisine getirilmesini söylemiş. Bahçıvan bütün ağaçlara ökse kurmuş. Ertesi gün kuş gelip de tuzağa yakalandığında tutup Şehzade’ye götürmüş. Şehzade ise kuşu bir kafese koymuş. Siyah kadın kuşa bakar bakmaz onun bir zamanlar periler kadar güzel olan o genç kız olduğunu anlamış. Hemen bir hastalık numarası yaparak sarayın başhekimini çağırtmış. Onu gösterişli hediyelerle kandırarak Şehzade’ye karısının filanca kuşun etiyle beslenmezse asla iyileşemeyeceğini söylemesi için ikna etmiş.
Şehzade karısının çok hasta olduğunu görünce başhekimi çağırtarak hasta kadının yanına götürmüş ve nasıl iyileşeceğini sormuş. Başhekim karısının ancak filanca kuşun etini yerse iyileşeceğini söylemiş. Şehzade, “Şansa bak, ben de daha bugün o kuşlardan birini yakalamıştım,” demiş. Kuşu getirip öldürmüşler, etiyle de hasta kadını beslemişler. Siyah kadın birden iyileşip yataktan kalkmış. Ancak kuşun uçuşan tüylerinden biri kazara yere düşüp döşemelerin arasına sıkışmış. Kimse fark etmemiş onu.
Zaman akıp geçmiş. Şehzade hâlâ karısının beyazlamasını bekliyormuş. Haremde, artık orada yaşayanlara okuma yazma öğretecek ihtiyar bir kadın varmış. Bir gün alt kata inerken döşemelerin arasında bir şeyin parıldadığını görmüş. Ona doğru ilerleyince elmas gibi parlak bir kuş tüyü bulmuş. Tüyü alıp evine götürmüş ve çatı kirişinin arkasına tutturmuş. Ertesi gün yeniden saraya gitmiş. O yokken kuş tüyü kirişten atlamış, bir süre titremiş, sonra da güzel mi güzel bir genç kıza dönüşmüş. Odayı toplamış, yemek pişirmiş, her şeyi yerli yerine koymuş, sonra yeniden kirişe zıplayarak bir tüye dönüşmüş. İhtiyar kadın eve geldiğinde gördükleri karşısında çok şaşırmış. “Tüm bunları birisi yapmış olmalı,” diye düşünmüş. Etrafa bakınmış, bütün evi arayıp taramış ama kimseyi bulamamış.
İhtiyar kadın ertesi sabah tekrar saraya gitmiş. Tüy aynı şekilde insana dönüşüp bütün ev işlerini halletmiş. İhtiyar kadın eve döndüğünde evini tertemiz, her şeyi yerli yerinde bulmuş. “Bu işin sırrını çözmem gerek,” diye düşünmüş. Ertesi sabah saraya gidermiş gibi evden çıkıp kapıyı aralık bırakmış. Sonra da gidip bir köşeye saklanmış. Birdenbire odada etrafı toplayıp yemek pişiren bir genç kızın belirdiğini görmüş. Saklandığı yerden fırlayarak kızı yakalamış, kim olduğunu ve nereden geldiğini sormuş. Genç kız ona talihsiz hikâyesini anlatmış. Siyah kadın tarafından iki kez öldürüldüğünü ve bir tüy olarak geri döndüğünü söylemiş.
“Kendini üzme artık kızım,” demiş ihtiyar kadın. “Ben işleri yoluna koyacağım. Hem de bugün.”
Bunları söyledikten sonra doğruca Şehzade’ye gidip onu o gece evine davet etmiş. Şehzade siyah kadından artık iyiden iyiye sıkılmış olduğundan onu evinden uzaklaştıracak her bahaneye memnuniyetle sarılıyormuş. O nedenle akşam da tam vaktinde ihtiyar kadının evine varmış. Yemeğe oturmuşlar, ardından da kahve vakti gelmiş. Genç kız elinde fincanlarla odaya girmiş. Şehzade onu görünce bayılacak gibi olmuş.
“Fakat anacığım,” demiş Şehzade biraz olsun kendine gelince, “o kız da kim?”
“Senin eşin,” diye cevaplamış ihtiyar kadın.
“Bu güzel yaratık nasıl buldu seni?” diye sormuş Şehzade. “Onu bana vermez misin?”
“O zaten bir zamanlar senindi, senin olanı nasıl sana vereyim?” demiş ihtiyar kadın. Sonra da genç kızın elini tutarak Şehzade’ye götürmüş, onun göğsüne yatırmış. “Bu kez Turunç Peri’ye iyi bak,” demiş.
Şehzade neredeyse bayılacakmış mutluluktan. Genç kızı alıp sarayına götürmüş, siyah kadını idam ettirmiş ve perinin şerefine kırk gün kırk gece süren bir şölen düzenlemiş. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.
О проекте
О подписке
Другие проекты
