Читать книгу «Piramit ve Diğer Wallander Maceraları» онлайн полностью📖 — Хеннинга Манкелля — MyBook.
image
cover

Hemberg, pek iyi olmasa da tanınan biriydi. Kolayca sinirlenirdi ve iş arkadaşlarına karşı kabalaşabiliyordu. Ama aynı zamanda mesleğinde o kadar iyiydi ki hiç kimse onunla gerçekten ters düşmeye cesaret edemezdi. Wallander gerilmeye başladığını fark etti. Yanlış bir şey mi yapmıştı? Eğer öyleyse, Hemberg’i hemen bilgilendirmeliydi. Wallander, nakli olur olmaz, Komiser Hemberg’in yanında çalışacaktı.

Wallander sokakta bekledi. Koyu bir Volvo kaldırıma yanaştı ve Hemberg indi. Yalnızdı. Wallander’i tanıması birkaç saniye aldı.

“Burada ne halt ediyorsun?” diye sordu Hemberg.

“Burada yaşıyorum,” diye yanıtladı Wallander. “Kendini vuran komşum oluyor. Arayan bendim.”

Hemberg kaşlarını ilgiyle kaldırdı.

“Onu gördün mü?”

“‘Görmek’ derken ne demek istiyorsun?”

“Kendisini vurduğunu gördün mü?”

“Tabii ki hayır.”

“Öyleyse bunun bir intihar olduğunu nereden biliyorsun?”

“Silah cesedin hemen yanında duruyordu.”

“Yani?”

Wallander buna ne diyeceğini bilemedi.

“Doğru soruları sormayı öğrenmelisin,” dedi Hemberg. “Komiser olacaksan tabii. Zaten düşünmeyi bilmeyen yeterince insan var. Başka bir tane daha istemiyorum.”

Sonra tavrını değiştirip daha dostça bir ses tonu takındı.

“İntihar olduğunu söylüyorsan, muhtemelen öyledir. Nerede?”

Wallander girişi işaret etti. İçeri girdiler.

Wallander, Hemberg’in ne yapıp ne ettiğini dikkatlice izledi. Cesedin yanına çömelişini ve gelen doktorla kurşunun nereden girdiği konusunda konuşmasını dinledi. Silahın, vücudun, elin pozisyonunu inceledi. Sonra dairede dolaştı, şifonyerin içindekileri, dolapları ve kıyafetleri inceledi.

Yaklaşık bir saat sonra işi bitmişti. Mutfağa gelmesi için Wallander’e işaret etti.

“Kesinlikle intihara benziyor,” dedi Hemberg dalgınlıkla masadaki futbol bahis kuponunu düzeltip okurken.

“Bir patlama sesi duydum,” dedi Wallander. “Silahtan gelmiş olmalı.”

“Başka bir şey duymadın mı?”

Wallander en iyisinin doğruyu söylemek olduğunu düşündü.

“Kestiriyordum,” dedi. “Ani bir gürültüyle uyandım.”

“Ondan sonra ne oldu? Merdivenlerde koşan kimsenin sesini duydun mu?”

“Hayır.”

“Onu tanıyor musun?”

Wallander bildiği kadarını anlattı.

“Hiç akrabası yok muydu?”

“Bildiğim kadarıyla yoktu.”

“Soruşturmamız gerekecek.”

Hemberg bir süre sessizce oturdu.

“Aile fotoğrafı yok,” diye devam etti. “İçerideki şifonyerde veya duvarlarda fotoğraf yok. Çekmecelerde hiçbir şey yok. Sadece eski iki gemicilik kitabı. Bulabildiğim tek ilgi çekici şey kavanozdaki renkli bir böcekti. Geyik böceğinden daha büyük. Bunun ne olduğunu biliyor musun?”

Wallander bilmiyordu.

“En büyük İsveç böceği,” dedi Hemberg. “Ama neredeyse nesli tükendi.”

Bahis kuponunu bıraktı.

“İntihar notu da yok,” diye devam etti. “Bıkmış ve her şeye bir kurşunla veda eden yaşlı bir adam. Doktora göre iyi atış yapmış. Tam kalbinden.”

Bir polis, mutfağa girip Hemberg’e bir cüzdan uzattı. İçinde postane tarafından verilmiş bir kimlik kartı vardı.

“Artur Hålén,” dedi Hemberg. “1898’de doğmuş. Birçok dövmesi var. Eski bir denizciden bekleneceği gibi. Denizde ne yaptığını biliyor musun?”

“Sanırım gemi mühendisiydi.”

“Seyir defterlerinden birinde mühendis olarak kayıtlı. Daha önceki bir tanesinde, sadece güverte görevlisi olarak görünüyor. Bir sürü farklı gemide çalışmış. Bir keresinde Lucia adında bir kıza delice âşık olmuş. Bu ismi hem sağ omzuna hem de göğsüne dövme yaptırmış. Sembolik olarak bu güzel ismi vurduğu da söylenebilir.”

Hemberg kimlik kartını ve cüzdanı bir çantaya koydu.

“Son sözü adli tıp söyleyecek,” dedi. “Hem silaha hem de kurşuna bakacağız. Ama kesinlikle intihar.”

Hemberg bahis kuponuna bir kez daha baktı.

“Artur Hålén İngiliz futbolu hakkında pek bir şey bilmiyormuş,” dedi. “Eğer bu tahmini tutsaydı, ikramiyeyi tek başına alırdı.”

Hemberg ayağa kalktı. Aynı zamanda ceset de taşınmaya hazırdı. Kapalı sedye, dar koridordan dikkatlice çıkarıldı.

“Daha sık olmaya başladı,” dedi Hemberg düşünceli bir şekilde. “Yaşlı insanlar kendi sonlarına kendileri karar veriyor ama genelde silah kullanmıyorlar. Hele bir revolver, çok nadir.”

Birden Wallander’i incelemeye başladı.

“Ama elbette bu senin de aklına gelmiştir.”

Wallander şaşırmıştı.

“Ne demek istiyorsun?”

“Bir revolveri olması garip. Çekmeceleri aradık ama ruhsatı yok.”

“Denizdeyken bir ara satın almış olmalı.”

Hemberg omuz silkti.

“Tabii ki.”

Wallander, Hemberg’i caddeye kadar takip etti.

“Komşusu olduğun için anahtarla senin ilgilenebileceğini düşündüm,” dedi. “Diğerleri işini bitirdiğinde sana bırakırlar. İntihar olduğundan tamamen emin olana kadar işi olmayan kimse içeri girmesin.”

Wallander binaya döndü. Merdiven boşluğunda elinde bir torba çöple dışarı çıkan Linnea Almquist’e çarptı.

“Bütün bu kargaşa da ne?” diye sordu sinirle.

“Ne yazık ki bir ölüm vakası,” dedi Wallander kibarca. “Hålén vefat etti.”

Kadın haberi duyunca oldukça sarsıldı.

“Çok yalnız kalmış olmalı,” dedi yavaşça. “Birkaç kez kahveye çağırmıştım. Zamanı olmadığı gerekçesiyle kendisini mazur görmemi istemişti. Ama acaba tek gerekçesi zaman mıydı?”

“Onu pek tanımıyordum,” dedi Wallander.

“Kalbinden mi?”

Wallander başını salladı.

“Evet,” dedi. “Muhtemelen kalbinden.”

“Umarım onun yerine gürültücü gençler taşınmaz,” dedi ve gitti.

Wallander, Hålén’in dairesine döndü. Ceset kaldırıldığı için artık daha kolaydı. Bir teknisyen çantasını topluyordu. Muşamba zemindeki kan gölü kararmıştı. Diken, tırnak etlerini yoluyordu.

“Hemberg anahtarları almamı söyledi,” dedi Wallander.

Diken, şifonyerin üzerindeki bir anahtarlığı işaret etti.

“Bina sahibini biliyor musun?” dedi. “Kız arkadaşım taşınmak için bir yer arıyor.”

“Duvarlar çok ince,” dedi Wallander. “Bil diye söylüyorum.”

“Şu yeni egzotik su yataklarını duymadın mı?” diye sordu Diken. “Gıcırdamıyor.”

* * *

Wallander nihayet Hålén’in dairesinin kapısını kilitleyebildiğinde saat altıyı çeyrek geçiyordu. Mona’yla buluşmasına daha saatler vardı. Tekrar evine gitti ve bir kahve koydu. Rüzgâr çıkmıştı. Pencereyi kapatıp mutfakta oturdu. Alışveriş yapacak zamanı yoktu, market de zaten kapanmış olmalıydı. Yakınlarda geç saatlere kadar açık olan dükkân yoktu. Mona’yı akşam yemeğine çıkarması gerektiğini düşündü. Cüzdanı masanın üzerindeydi. Yeterli parası vardı. Mona akşam yemeğini dışarıda yemeyi severdi ama Wallander bunun parayı sebepsiz yere çöpe atmak olduğunu düşündü.

Kahve demliği kaynamaya başladı. Kendine bir fincan doldurdu ve üç kaşık şeker ekleyip soğumasını bekledi.

Bir şey onu rahatsız ediyordu.

Tam ne olduğunu bilmiyordu.

Ama bir anda çok güçlü bir duygu belirmişti.

Bu hissin Hålén’le ilgili olduğu dışında ne olduğunu bilmiyordu. Zihninde olayları gözden geçirdi. Onu uyandıran patlama, aralık kapı, odanın içinde yerde yatan ceset. İntihar eden bir adam, komşusu…

Yine de başka bir şey aklına gelmedi. Wallander oturma odasına girip yatağa uzandı. Patlama ânını hafızasında yokladı. Başka bir şey duymuş muydu? Önce ya da sonra? Gördüğü rüyayı bölen herhangi bir ses daha var mıydı? Hafızasını yokladı ama hiçbir şey bulamadı. Yine de emindi. Gözden kaçırdığı bir şey vardı. Düşünmeye devam etti. Tek hatırladığı sessizlikti. Yatağından kalkıp tekrar mutfağa gitti. Kahve soğumuştu.

Kendi kendime kurup duruyorum, diye düşündü. Ben gördüm, Hemberg gördü, herkes gördü. Hayattan bıkmış, yaşlı, yalnız bir adam sadece.

Yine de sanki gördüğünü tam olarak anlayamamış gibiydi.

Aynı zamanda, Hemberg’in gözünden kaçan bir şeyi fark etmiş olabileceği düşüncesinin de doğal olarak aklını çeldiğini kabul etmek zorundaydı. Bu, er ya da geç cinayet soruşturmalarına katılma şansını artırabilirdi.

Saatini kontrol etti. Mona’yla Danimarka feribotunda buluşmadan önce hâlâ zamanı vardı. Kahve fincanını lavaboya koydu, anahtarları aldı ve Hålén’in dairesine girdi. Oturma odasına girdiğinde, ceset dışında her şey ilk bulduğu gibiydi. Hiçbir şeyin yeri değiştirilmemişti. Wallander yavaşça etrafına bakındı. Bunu nasıl yapabilirim, diye merak etti. Baktığınız ama göremediğiniz bir şeyi nasıl görebilirsiniz?

Bir şey vardı, bundan emindi.

Ama bir türlü çözemiyordu. Mutfağa girdi ve Hemberg’in kullandığı sandalyeye oturdu. Bahis kuponu önünde duruyordu. Wallander, İngiliz futbolu hakkında pek bir şey bilmiyordu. Aslında futbol hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Kumar oynamak isterse, piyango bileti alırdı. Başka bir şey değil.

Bahis kuponu önümüzdeki cumartesi için hazırlanmıştı, görebiliyordu. Hålén adını ve adresini bile yazmıştı üzerine.

Wallander odaya döndü ve başka bir açıdan bakmak için pencereye doğru yürüdü. Bakışları yatağın yanında durdu. Hålén canına kıydığında giyinikti. Dairenin geri kalanı çok titizce düzenlenmiş olsa da yatağını toplamamıştı. Neden yatağını toplamamıştı? Wallander düşündü. Kıyafetleriyle zar zor uyumuş, uyanmış ve sonra yatağını toplamadan kendini vurmuş olabilirdi. Peki neden mutfak masasında doldurulmuş bir bahis kuponu bırakmıştı ki?

Mantıklı değildi ama mutlaka bir şey ifade etmesi de gerekmiyordu. Birden kendini öldürmeye karar vermiş olabilirdi. Belki de ölümünden önce yatağını toplamanın anlamsızlığını fark etmişti.

Wallander odanın tek koltuğuna oturdu. Eski ve yıpranmıştı. Kendi kendime kurup duruyorum, diye düşündü tekrar. Adli tıp bunun bir intihar olduğunu söyleyecektir. Adli soruşturma silah ve kurşunun uyuştuğunu ve tetiği Hålén’in çektiğini gösterecektir.

Wallander daireden çıkmaya verdi. Mona’yla buluşmak için ayrılmadan önce kıyafetlerini değiştirme ve temiz hava alma zamanı gelmişti. Ama bir şey çıkmasına izin vermedi. Dolabın yanına gitti ve çekmeceleri açmaya başladı. Hemen iki seyir defterini buldu. Artur Hålén gençliğinde yakışıklı bir adammış. Saçları sarı ve gülümsemesi kocamandı. Wallander günlerini Rosengård’da huzur ve sükûnet içinde geçiren adamla bu görüntü arasında bağlantı kurmakta güçlük çekiyordu. En azından bunların bir gün gelip kendi canını alacak birinin fotoğrafları olduğunu hissetti. Ama düşüncesinin ne kadar yanlış olduğunu biliyordu. İntihar ederek hayatına son veren insanlar hiçbir zaman tipik bir modele göre karakterize edilemezdi.

Renkli böceği buldu ve pencereye götürdü. Kavanozun dibindeki “Brezilya” damgasını okumaya çalıştı. Hålén bunu bir gezide satın almıştı. Wallander çekmeceleri karıştırmaya devam etti. Anahtarlar, çeşitli ülkelerden madeni paralar, dikkatini çeken hiçbir şey yoktu. Yıpranmış ve yırtık çekmece astarının ortasında kahverengi bir zarf buldu. İçinde eski bir düğün fotoğrafı vardı. Arkasında stüdyonun adı ve tarihi vardı: 15 Mayıs 1894. Stüdyo Härnösand’daydı. Bir de not vardı: Manda ve ben bugün evlendik. Ailesi, diye düşündü Wallander. Dört yıl sonra oğulları doğmuş.

Çekmeceyle işi bittiğinde kitaplığa doğru yürüdü. Şaşırtıcı bir şekilde, Almanca birkaç kitap buldu. Sık kullanıldıkları belli oluyordu. Ayrıca Vilhelm Moberg’in birkaç kitabı, bir İspanyol yemek kitabı ve bir model uçak dergisinin birkaç sayısı vardı. Wallander şaşkınlıkla başını salladı. Hålén hayal edebileceğinden çok daha karmaşıktı. Kitaplıktan uzaklaştı ve yatağın altını kontrol etti. Bir şey yoktu. Daha sonra dolaba gitti. Giysiler düzgünce asılmıştı, temiz görünen üç çift ayakkabı vardı. Wallander yeniden, yalnızca yatak toplanmamış, diye düşündü. Uymuyordu.

Kapı zili çaldığında dolabın kapağını kapatmak üzereydi. Wallander irkildi. Bekledi. Bir kez daha çaldı. Wallander yasak bölgeye izinsiz girdiği hissine kapıldı. Beklemeye devam etti ama üçüncü kez çaldığında gidip kapıyı açtı.

Dışarıda gri montlu bir adam vardı. Wallander’e merakla baktı.

“Yanlış mı geldim?” diye sordu. “Bay Hålén’e bakmıştım.”

Wallander resmî bir ton takınmaya çalıştı.

“Kim olduğunuzu sorabilir miyim?” dedi gereksiz bir kabalıkla.

Adam kaşlarını çattı.

“Ya ben de aynısını sizden istesem?” diye sordu.

“Ben emniyettenim,” dedi Wallander. “Komiser Yardımcısı Kurt Wallander. Şimdi soruma cevap verme nezaketini gösterir misiniz, siz kimsiniz ve ne istiyorsunuz?”

“Ansiklopedi satıyorum,” dedi adam usulca. “Geçen hafta buradaydım ve kitaplarımı tanıtmıştım. Artur Hålén bugün gelmemi istemişti. Zaten sözleşmeyi ve ilk ödemeyi gönderdi. İlk cildi ve tüm yeni müşterilerin hoş geldin bonusu olarak kazandığı hediye kitabı teslim edecektim.”

Wallander’e doğruyu söylediğini göstermek istercesine çantasından iki kitap çıkardı.

Wallander giderek artan bir hayretle dinliyordu. Akla yatmayan bir şeylerin olduğu hissi güçlenmişti. Kenara çekildi ve satıcının içeri girmesi için başıyla işaret etti.

“Bir şey mi oldu?” diye sordu adam.

Wallander cevap vermeden onu mutfağa götürdü ve masaya oturmasını işaret etti.

Sonra Wallander bir ölüm haberi vereceği gerçeğini hatırladı. Her zaman korktuğu bir şeydi bu. Ancak bir akrabayla değil yalnızca bir ansiklopedi satıcısıyla konuştuğunu hatırlattı kendine.

“Artur Hålén öldü,” dedi.

Masanın diğer tarafındaki adam bunu anlamamışa benziyordu.

“Ama bugün onunla konuştum.”

“Onunla geçen hafta konuştuğunuzu söylediğinizi sanıyordum?”

“Bu sabah onu aradım ve bu akşam gelmemin uygun olup olmadığını sordum.”

“Ne dedi?”

“İyi olacağını. Yoksa neden geleyim ki? Ben ısrarcı bir insan değilim. İnsanların kapı kapı dolaşan satıcılar hakkında çok tuhaf ön yargıları var.”

Adam büyük ihtimalle yalan söylüyordu.

“Her şeyi baştan alalım,” dedi Wallander.

“Nasıl olmuş?” diye araya girdi adam.

“Artur Hålén öldü,” diye yanıtladı Wallander. “Bu noktada söyleyebileceklerim bu kadarla sınırlı.”

“Ama işin içinde polis varsa bir şeyler olmuş demektir. Araba mı çarptı?”

“Şimdilik söyleyebileceklerim bu kadar,” diye tekrarladı Wallander, aslında durumu neden aşırı dramatize ettiğini merak ediyordu.

Sonra adamdan ona tüm hikâyeyi anlatmasını istedi.

“Ben Emil Holmberg,” diye başladı adam. “Aslında bir okulda biyoloji öğretmeniyim. Ama bir ‘Borneo’ gezisine para biriktirmek için ansiklopedi satmaya çalışıyorum.”

“Borneo?”

“Tropik bitkilerle ilgileniyorum.”

Wallander devam etmesi için başını salladı.

“Geçen hafta bu mahalleyi kapı kapı dolaştım. Artur Hålén biraz ilgi gösterdi ve içeri girmemi istedi. Burada, mutfakta oturduk. Ona ansiklopediden, fiyatından bahsettim ve ciltlerden birinin bir kopyasını gösterdim. Yaklaşık yarım saat sonra sözleşmeyi imzaladı. Sonra bugün aradığımda bu akşam gelmemin uygun olacağını söyledi.”

“Geçen hafta hangi gün buradaydınız?”

“Salı. Saat dört buçuk civarı.”

Wallander o sırada görevde olduğunu hatırladı ama adama binada yaşadığını söylemeyi gereksiz buldu. Özellikle de komiser yardımcısı olduğunu iddia ettiği için.

“Hålén ilgi gösteren tek kişiydi,” diye devam etti Holmberg. “Üst katlarda oturan bir kadın, insanları rahatsız ettiğim için beni azarlamaya başladı. Böyle şeyler oluyor ama çok sık değil. Hatırladığım kadarıyla bunun bitişiğindeki evde kimse yoktu.”

“Hålén’in ilk ödemesini yaptığını mı söylediniz?”

Adam kitapların bulunduğu evrak çantasını açtı ve Wallander’e bir makbuz gösterdi. Geçen hafta cuma gününün tarihi vardı.

Wallander tekrar düşündü.

“Bu ansiklopedi için daha ne kadar süre ödeme yapması gerekiyordu?”

“İki yıl boyunca. Yirmi taksitin tamamı ödenene kadar.”

Bu hiç mantıklı değil, diye düşündü Wallander, hiç mantıklı değil. İntihar etmeyi planlayan bir adam iki yıllık bir sözleşme imzalamayı kabul etmez.

“Hålén hakkındaki izleniminiz neydi?” diye sordu Wallander.

“Ne demek istediğinizi anlamadım.”

“Nasıl görünüyordu? Sakin mi? Mutlu mu? Endişeli mi?”

“Pek bir şey söylemedi. Ama ansiklopediyle gerçekten ilgileniyordu. Bu kadarından eminim.”

Wallander’in başka sorusu yoktu. Mutfak penceresinin pervazında bir kalem vardı. Cebinde bir kâğıt parçası aradı. Bulduğu tek şey alışveriş listesiydi. Arkasını çevirdi ve Holmberg’den numarasını yazmasını istedi.

“Büyük ihtimalle bir daha görüşmeyeceğiz,” dedi. “Ama ne olur ne olmaz diye telefon numaranızı almak istiyorum.”

“Hålén tamamen sağlıklı görünüyordu,” dedi Holmberg. “Gerçekten ne oldu? Ya sözleşmeye ne olacak?”

“Bu ödemeyi üstlenebilecek akrabaları olmadığı sürece, para alabileceğinizi sanmıyorum. Size kesin olarak öldüğünü söyleyebilirim.”

“Ama ne olduğunu anlatamaz mısınız?”

“Korkarım söyleyemem.”

“Bana kötü bir şey gibi geliyor.”

Wallander konuşmanın bittiğini belirtmek için ayağa kalktı. Holmberg elinde çantasıyla olduğu yerde kalakaldı.

“Ansiklopediyle ilgilenir misiniz, Komiser?”

“Komiser Yardımcısı,” dedi Wallander, “ve şu anda ansiklopediye ihtiyacım yok. En azından şu an değil.”

Wallander, Holmberg’e sokağa kadar eşlik etti. Adam bisikletiyle köşeyi döndükten sonra Wallander, Hålén’in dairesine döndü. Sonra mutfak masasına oturdu ve zihninde Holmberg’in söylediği her şeyi gözden geçirdi. Bulabildiği tek makul açıklama, Hålén’in kendini öldürme kararını çok ani aldığıydı. Masum bir satıcıya kötü bir oyun oynayacak kadar çılgın olduğu fikri bir kenara kaldırılırsa tabii.

Uzaklarda bir yerde bir telefon çaldı. Kendi telefonu olduğunu çok geç anladı. Daireye koştu. Mona’ydı.

“Görüşeceğimizi sanıyordum,” dedi öfkeyle.

Wallander saatine baktı ve sessizce küfretti. En az on beş dakika önce teknenin yanında olmalıydı.

“Bir cinayet soruşturmasına takıldım,” dedi özür dilercesine.

“Bugün izinlisin sanıyordum?”

“Maalesef bana ihtiyaçları vardı.”

“Gerçekten senden başka polis yok mu? Böyle mi olacak hep?”

“Bu istisnaydı sadece.”

“Market alışverişine gittin mi?”

“Hayır, zamanım olmadı.”

Mona buna çok kırılmıştı.

“Şimdi seni almaya geleceğim,” dedi, “bir taksi çağırmaya çalışacağım. Sonra bir yere, restorana gidebiliriz.”

“Sana nasıl güvenebilirim? Belki yine çağırırlar.”

“Mümkün olduğunca çabuk orada olacağım, söz veriyorum.”

“Dışarıda bir bankta olacağım. Ama sadece yirmi dakika beklerim. Sonra eve giderim.”

Wallander telefonu kapattı ve taksi durağını aradı. Meşguldü. Taksiye binmesi neredeyse on dakika sürdü. Telefon aramaları arasında Hålén’in dairesini kilitlemeyi ve gömleğini değiştirmeyi başardı.

Otuz üç dakika sonra vapur iskelesine geldi. Mona çoktan gitmişti. Södra Förstads Caddesi’nde yaşıyordu. Wallander, Gustav Adolf Meydanı’na yürüdü ve ankesörlü bir telefondan Mona’yı aradı. Cevap gelmedi. Beş dakika sonra tekrar aradı. O arada eve gelmişti.

“Yirmi dakika diyorsam, yirmi dakikadır,” dedi.

“Taksi bulamadım. Lanet taksi durağının hattı meşguldü.”

“Yoruldum zaten,” dedi. “Başka bir gece buluşalım.”

Wallander fikrini değiştirmeye çalıştı ama Mona kararlıydı. Konuşma tartışmaya döndü. Mona telefonu kapattı. Wallander ahizeyi çarparak yerine koydu. Yanından geçen birkaç devriye polisi ona onaylamayan bakışlar attı. Onu tanımış gibi görünmüyorlardı.

Wallander meydanın yanındaki sosisli sandviç büfesine doğru yürüdü. Sonra yemek için bir banka oturdu, dikkati dağılmış bir şekilde bir parça ekmek için kavga eden martıları izledi.

Mona’yla çok sık kavga etmezlerdi ama ettiklerinde de çok endişeleniyordu. Ertesi güne kadar öfkeden deliye döneceğini biliyordu. Sonra normale dönecekti. Ama bunu biliyor olması kaygısını azaltmıyordu. Bir şekilde kaygısı orada duruyordu.

Wallander eve geldiğinde mutfak masasına oturdu ve yan dairede olup bitenlerin sistematik bir kaydını tutmak için konsantre olmaya çalıştı. Ama bir yere vardığını hissetmiyordu. Üstüne üstlük kendinden de emin değildi. Bir suç mahallinin incelenmesi ve analizi nasıl yapılırdı ki? Polis akademisini bitirmesine rağmen temel beceriden yoksun olduğunu fark etti. Yarım saat sonra öfkeyle kalemi bıraktı. Hepsi onun hayal ürünüydü. Hålén kendini vurmuştu. Bahis kuponu ve satıcı hiçbir şeyi değiştirmezdi. Hålén’i gerçekten tanımıyordu. Belki de sonunda dayanılmaz hâle gelen adamın yalnızlığıydı?

Wallander dairesinde bir o yana bir bu yana huzursuz ve endişeyle yürüyordu. Mona onu hayal kırıklığına uğratmıştı ama bunun kendi hatası olduğunu biliyordu.

Sokaktan bir arabanın geçtiğini duydu. Açık araba penceresinden çalan müzik duyuluyordu: “The House of the Rising Sun”. Şarkı birkaç yıl önce oldukça popülerdi. Ama grubun adı neydi? The Kinks? Wallander hatırlayamadı. Sonra, bu sıralarda normalde duvardan Hålén’in televizyonunun zayıf sesinin duyulduğunu düşündü. Şimdi her şey sessizdi.

...
9