Yapılan telefon görüşmesi Ystad Emniyet Müdürlüğü’n-de saat 05.13’te kayda geçti. Görüşmeyi yapan, Noel’den bu yana neredeyse hiç durmadan mesai yapmış, yorgun ve uykusuz bir polisti. Hattın diğer ucundaki titrek sesi dinlemiş, önce bunun sadece aklı karışmış yaşlı bir adam olduğunu düşünmüştü. Ama sonradan konuşma ilgisini çekmiş olacak ki sorular sormaya başlamıştı. Konuşması bitince, tekrar telefona sarılmadan önce bir süre durup düşünmüştü. Sonra da ezbere bildiği bir numarayı çevirmişti.
Kurt Wallander uyuyordu. Önceki gece çok geç saatte yatmıştı. Geç vakitlere kadar bir arkadaşının Bulgaristan’dan gönderdiği Maria Callas plaklarını dinlemişti. “Traviata”sını özellikle peş peşe çalmış, böylece yatağa girdiğinde saat ikiyi bulmuştu.
Telefonun sesi onu ansızın uykusundan uyandırdığında ateşli, erotik bir rüyanın tam odasındaydı. Gördüğünün bir rüyadan ibaret olup olmadığını anlamak istercesine kolunu yatağın diğer yanına uzatıp çarşafı yokladı. Ne onu üç ay önce terk etmiş olan karısı yanında yatıyordu, ne de biraz önce ihtirasla seviştiği siyahi kadın.
Bir yandan ahizeye uzanırken saate göz attı. Kesin araba kazasıdır, diye geçti aklından. Yerler buz tuttu, buna rağmen birileri aşırı hız yapıp E 14 yolunda savrulmuştur. Ya da Polonya’dan gece feribotuyla gelen göçmenler sorun çıkarıyorlardır.
Yatakta doğruldu ve ahizeyi omzuyla, sakalları yeni çıkan çenesinin arasına sıkıştırdı. “Ben Wallander!”
“Uyandırmadım ya?”
“Saçmalama, uyanıktım.”
Neden yalan söylenir ki, diye düşündü. Gerçeği neden olduğu gibi söylemiyorum. Bana kalsa yine uyuyup kaçırmış olduğum şu erotik rüyayı yakalamaya çalışmaz mıyım?
“Seni aramanın iyi olacağını düşündüm.”
“Trafik kazası mı?”
“Hayır, değil, o yüzden seni aradım. Yaşlı bir çiftçi aradı. Adının Nyström olduğunu ve Lenarp’ta oturduğunu söyledi. Komşularından bir kadının elleri bağlı halde yerde olduğunu, diğerinin de öldürüldüğünü iddia etti.”
Wallander bir an Lenarp’ın ne tarafta olduğunu düşündü. Marsvinsholm’den pek de uzak sayılmazdı, Skåne şartlarında fazlasıyla engebeli bir bölgeydi.
“Ciddi gibi geldi. Ben de seni aramanın en doğrusu olacağını düşündüm.”
“Şu an merkezde senden başka kimler var?”
“Peters ve Norén dışardalar, Continental’in camını indirmiş birinin peşindeler. Çağırayım mı?”
“Söyle onlara, Kade Gölü ile Katslösa arasındaki kavşağa gelsinler, orada beni beklesinler. Onlara adresi ver. Telefon ne zaman geldi?”
“Birkaç dakika önce.”
“Arayanın sarhoşun teki olmadığına emin misin?”
“Sesi sarhoşa benzemiyordu.”
“İyi o zaman.”
Duş almadan aceleyle giyinip termosta kalmış ılık kahveden bir fincan aldı, pencereden dışarıya göz attı. Ystad’ın merkezindeki Maria Caddesi’nde oturuyordu. Dairesi sıvaları yer yer çatlamış, gri bir binaya bakıyordu. Bir an düşündü, acaba bu kış Skåne’de kar olur mu? Böyle olmamasını umdu. Skåne’nin tipileri büyük kargaşalara neden olurdu. Trafik kazaları, karda kalan doğurdu doğuracak hamile kadınlar, dış dünyayla bağlantısı kesilen yaşlı emekliler ve devrilen yüksek gerilim direkleri. Tipi karmaşa yaratırdı. Bu kış böylesi bir kaosa yeterince hazırlıklı olmadığını düşünüyordu. Karısının terk etmesiyle yakasına yapışan bu korku onu rahat bırakmıyordu.
Doğudaki çevre yoluna dek, arabasını Regement Caddesi boyunca sürdü. Dragon Caddesi’nde kırmızı ışıkta durduğunda haberleri dinlemek için radyoyu açtı. Heyecanlı ses uzak bir kıtada düşen uçaktan söz ediyordu. Böyle işte; yaşamın da ölümün de zamanı var, diye düşündü, uykulu uykulu. Bunlar, yıllarca önce inanmaya başladığı sözlerdi. O zamanlar henüz genç bir polisken memleketi Malmö’de devriye gezerdi. Günün birinde sarhoşun biri, Pildammspark’tan götürmek isterlerken elindeki büyük satırla üzerine yürümüştü. Wallander kalbinin hemen yanına derin bir darbe almıştı. Onu erken ölümden kurtaran birkaç milimetre olmuştu. O zamanlar yirmi üç yaşındaydı ve işte o zaman polis olmanın ne anlama geldiğini iyice anlamıştı. Bu sözler, anılarındaki bu görüntüye karşı koyma çabasıydı onun.
Şehirden çıktı, yol kenarında yeni yapılan mobilya mağazasını geçti, kaçamak bir bakışla arkada bıraktığı denize doğru baktı. Deniz griydi. Kış ortasında oldukları düşünülürse alışılmadık bir sakinlikti. Uzaklarda, ufukta, rotası doğuya çevrili bir gemi belli belirsiz görünüyordu.
Tipi başlayacak, diye düşündü.
Er ya da geç kar fırtınası tepemize iner.
Radyoyu kapattı, kendisini bekleyen günü karşılamaya hazırlandı.
Şu âna kadar neler biliyordu?
Bağlanmış, yerde, yaşlı bir kadın? Onu gördüğünü iddia eden yaşlı bir adam? Bjäresjö sapağında hızını artırırken tüm bunların bunaklığın pençesine düşüveren yaşlı bir adamın uydurmaları olduğuna karar verdi. Emniyet teşkilatında çalıştığı yıllar boyunca, böyle yaşlı ve dünyadan elini eteğini çekmiş insanların polise son bir yardım çağrısı yapmaya pek yatkın olduklarına çok şahit olmuştu.
Devriye arabası Kade Gölü sapağında kendisini bekliyordu. Peters arabadan inmiş, bir tarlada, amaçsızca oradan oraya koşuşturan bir tavşanı izliyordu.
Mavi Peugeot’suyla yaklaşmakta olan Wallander’i görünce elini sallayarak onu selamladı, direksiyonun başına geçti. Tekerleklerin altında donmuş molozlar takırdıyordu. Kurt Wallander polis arabasını takip etti. Trunnerup sapağını geçtiler, birkaç tepeyi aşıp sonunda Lenarp’a ulaştılar. Burada bir traktör izinden fazlası sayılmayacak dar bir tarla yoluna girdiler. Yaklaşık bir kilometre kadar gittikten sonra hedefe varmışlardı. Yan yana konumlanmış iki çiftlik, beyaz badanalı uzun iki çiftlik evi, her birinin önünde özenle bakıldığı belli birer bahçe göze çarpıyordu.
Yaşlı bir adam koşarak yanlarına yaklaştı. Adamın dizi ağrıyormuşçasına aksaması Kurt Wallander’in gözünden kaçmamıştı.
Arabadan inerken rüzgârın başlamış olduğunu hissetti. Belki de yakında gerçekten kar yağacaktı.
Adamı görür görmez bu yerde kendisini oldukça ürpertici bir şeylerin beklediğini anlayıverdi. Adamın gözlerinde hayal gücünün ürünü olmadığı apaçık belli bir korku fark ediliyordu.
“Kapıyı kırdım,” diye durmadan tekrarlıyordu heyecanla. “Kapıyı kırdım, çünkü içerde ne olup bittiğini görmek zorundaydım. Ama hanımı da ölecek, evet o da ölmek üzere.”
Kırılmış kapıdan eve girdiler. Kurt Wallander burnuna çarpan kekremsi yaşlı insan kokusunu aldı. Duvar kâğıtları eski modaydı, karanlıkta etrafını görebilmesi için gözlerini kısması gerekiyordu.
“Neler oldu burada?” diye sordu.
“İşte içerde,” diye yanıtladı yaşlı adam.
Sonra da ağlamaya başladı.
Üç polis bakıştılar.
Kurt Wallander ayağıyla kapıyı araladı.
Düşündüğünden de beter bir görüntüydü bu. Çok daha beter. Sonraki günlerde bunun o zamana kadar gördüklerinin en kötüsü olduğunu söyleyecekti. Oysa Tanrı biliyordu ki pek çok kötü şey görmüştü.
Yaşlı çiftin yatak odasının her yanı kana bulanmıştı. Hatta tavandan sarkan porselen avizeye kadar sıçramıştı kan. Yaşlı bir adam, vücudunun üst kısmı çıplak, altında sıyrılmış donu yüzüstü yataktaydı. Yüzü tanınmayacak halde parçalanmıştı. Sanki birini burnunu kesmeye çalışmış gibiydi. Elleri arkasından bağlanmış ve sol bacağının baldır kemiği kırılmıştı. Beyaz kemik, çevresindeki kırmızının içinden açıkça seçiliyordu.
“Aman Tanrım,” diye inlediğini duydu arkasındaki Norén’in. Wallander kusacak gibi oldu.
“Ambulans,” dedi yutkunarak. “Çabuk, çabuk…”
Sonra sandalyeye bağlı, yerde yatan kadının üzerine eğildi. Ellerindeki bağlardan başka, boynuna da sıkı bir ilmik atılmıştı. Çok zayıf nefes alıyordu, Wallander bir bıçak bulması için Peters’e seslendi. Bileklerine ve boynuna iyice girip yer etmiş olan ince ipi kestiler, sonra kadını dikkatlice yere yatırdılar. Wallander kadının başını dizine dayadı.
Peters’e baktığında ikisinin de aynı fikirde olduklarını anladı. Kim böylesi bir şeyi yapacak kadar vahşi ve acımasız olabilirdi ki? Yaşlı ve çaresiz bir kadının boynunu bir iple sıkacak kadar hem de?
“Dışarda bekle,” dedi Kurt Wallander kapının girişinde ağlayan yaşlı adama. “Dışarda bekle, hiçbir şeye de dokunma.” Sesinin sinirli olduğunu fark etti.
Sesimi yükselttim, çünkü korkuyorum, diye düşündü. Ne biçim bir dünyada yaşıyoruz böyle?
Ambulansın gelmesi yaklaşık yirmi dakika aldı. Kadının soluğu ise bu arada giderek daha düzensiz bir hale gelmişti. Kurt Wallander’i ise her türlü yardımın çok geç olacağı kaygısı almıştı.
Ambulansın şoförünü tanıyordu, adı Antonson’du. Yanındaki yardımcısı ise o güne dek hiç görmediği bir gençti.
“Selam,” diye selamladı Wallander. “Adam ölmüş. Ama kadın henüz yaşıyor. Onu yaşatmaya çalışın.”
“Neler olmuş?” diye sordu Antonson.
“Umarım ne olduğunu söyleyebilirim, kadın yaşarsa tabii. Acele edin, haydi!”
Ambulans toprak yolda uzaklaşırken Kurt Wallander ve Peters dışarı çıktılar. Norén bir mendille alnındaki teri siliyordu. Bu arada gün hiç fark ettirmeden aydınlanmaya başlamıştı. Kurt Wallander kolundaki saate göz attı. Yedi buçuğa iki vardı.
“Burası tam mezbahaya dönmüş,” dedi Peters.
Wallander, “Daha da kötü,” diye karşılık verdi. “Hemen söyle tüm ekip toplansın. Norén burayı kapatsın. Ben bu arada yaşlı adamla konuşacağım.”
Bunları henüz söylemişti ki çığlığa benzer bir ses duydular. Çığlık tekrarlanırken ürperdiğini hissetti.
Bir at kişnemişti.
Ahıra gidip kapısını açtılar. Karanlıkta, bölmesinde huzursuzca tepiniyordu. İçerisi taze gübre ve idrar kokuyordu.
“Ata biraz yem ve su ver,” dedi Kurt Wallander. “Belki burada başka hayvanlar da vardır.”
Ahırdan çıkarken soğuktan ürperdi. Uzak bir tarlada yalnız başına bir ağaçta karakuşlar bağrışıyordu. Serin havayı içine çekince rüzgârın daha da soğuduğunu anladı.
“Siz Nyström’sünüz,” dedi ağlamayı kesmiş adama. “Şimdi, burada neler olduğunu anlatın bana. Anladığım kadarıyla komşu evde yaşıyorsunuz?”
Adam başıyla onayladı.
“Neler oldu peki?” diye sordu titrek bir sesle.
“Ben de bunu sizden öğrenmeyi umuyorum,” diye karşılık verdi Kurt Wallander. “Size gitmemiz mümkün mü?”
Mutfakta, üzerinde eski moda bir sabahlıkla, ağlayan bir kadın sandalyenin üzerinde büzülmüştü. Ama Kurt Wallander kendini tanıtır tanıtmaz kalkıp kahve yapmaya başladı. Mutfak masasına oturdular. Wallander pencerede asılı kalmış Noel süslerine baktı. Pencerenin pervazında gözünü kendisinden bir an bile ayırmayan yaşlı bir kedi yatıyordu. Sevmek için elini uzattı.
“Isırır,” dedi Nyström. “İnsanlara alışık değil, ben ve Hanna dışında tabii.”
Kurt Wallander kendisini terk eden karısını düşündü ve işe hangi noktadan başlaması gerektiğini bulmaya çalıştı. Vahşice bir katliam, diye geçirdi içinden. Ve gerçekten şanssızsak neredeyse bir çifte cinayetle karşı karşıya olabiliriz.
Birden aklına bir fikir geldi. Pencere camını tıklatarak dışardaki Norén’e gelmesini işaret etti.
“Bir dakika lütfen,” diyerek yerinden kalktı.
“Atın yeterince yemi ve suyu vardı. Başka hayvan da yok,” dedi Norén.
“Hastaneye gidecek birini ayarla,” dedi Kurt Wallander. “Belki kadın kendine gelir de bir şeyler söylemek ister. Her şeyi görmüş olmalı.”
Norén başını salladı.
“Kulakları iyi duyan birini yolla,” diye ekledi Kurt Wallander. “Ya da daha da iyisi, dudak okuyabilen biri olsun.”
Mutfağa döndüğünde mantosunu çıkarıp mutfak tezgâhının üzerine koydu.
“Anlatın,” dedi. “Şimdi anlatabilirsiniz, hiçbir şeyi atlamayın. Acele etmeyin.”
İki fincan oldukça hafif kahveden sonra Nyström’ün de karısının da önemli sayılabilecek bir şey bilmediklerini anladı.
Öğrendiği tek şey, saat hakkında birkaç bilgi ve öldürülen çiftin hayat hikâyesiydi. İki soru yanıtlanmamıştı henüz.
“Evlerinde büyük miktarda para saklayıp saklamadıkları hakkında bir bilginiz var mı?” İlk öğrenmek istediği buydu.
“Hayır,” diye yanıtladı Nyström. “Hepsini bankaya yatırmışlardı. Emeklilik maaşlarını da. Ayrıca zengin de değillerdi. Araziyi, hayvanları ve makineleri sattıkları zaman parayı çocuklarına vermişlerdi.”
İkinci soruyu daha sormadan kendisine pek anlamsız göründü. Yine de sordu. O an başka seçeneği de yoktu zaten.
“Hiç düşmanları var mıydı?”
“Düşmanları mı?”
“Birileri, yani bunları yapmış olabilecek biri.”
Bu sorudan bir şey anlamamış gibiydiler.
O da soruyu tekrarladı.
İki yaşlı hiçbir şey anlamamış gibi baktılar.
“Bizim gibilerin düşmanı olmaz,” diye yanıtladı sonunda adam. Wallander ses tonundan, adamın alındığını hissetti. “Arada anlaşamadığımız şeyler olmuştur. Bir tarla yolunun masrafları ya da tarla sınırlarının tam olarak nerede başlayıp bittikleri hakkında. Ancak bu nedenle birbirimizi öldürecek değiliz ya.”
Wallander adamın söylediklerini onaylarmış gibi başını salladı.
“Yakında yine haberleşiriz,” dedi son olarak ve mantosunu alarak doğruldu. “Eğer aklınıza gelen yeni bir şeyler olursa, aramaktan çekinmeyin. Kurt Wallander demeniz yeterli olur.”
“Ya geri gelirlerse?” diye sordu yaşlı kadın.
Kurt Wallander kafasını salladı.
“Öyle bir şey olmayacak,” diye karşılık verdi. “Bunlar mutlaka hırsızdı. Böyleleri bir daha dönmez. Korkmanıza gerek yok.”
Sanki sakinleştirici birkaç söz daha söylemesi gerekiyordu. Ama daha ne diyebilirdi ki? Kapı komşularının bu denli canice katledilişine tanık olmuş insanlara nasıl güven verebilirdi? Bir başka insanın ölümünü beklemekten başka hiçbir şey yapamayan bu insanlara ne diyebilirdi?
“Ya at,” dedi. “Onu kim yemliyor?”
“Bunu biz yaparız,” diye yanıtladı yaşlı adam. “Hallederiz.”
О проекте
О подписке
Другие проекты
