Wallander ertesi gün emniyete geldiğinde ön büroda Martinson’dan kendisini bekleyen bir mesaj olduğunu gördü. İçinden küfretti. Dünden kalmaydı, kendini hasta hissediyordu ama Martinson gelir gelmez kendisini görmek istediyse bu, Wallander’in mutlaka ilgilenmesi gereken bir durum olduğu anlamına gelirdi ama keşke birkaç gün sonra olsaydı, diye geçirdi içinden, ya da en azından birkaç saat sonra. Şu an tek istediği şey, odasına gidip kapısını kapatmak, telefonun fişini çekmek, ayaklarını masaya uzatıp biraz kestirmekti. Ceketini çıkardı, daha önce açılmış bir soda şişesindeki suyu bitirdi, sonra da eskiden Wallander’e ait olan Martinson’un odasına onu görmeye gitti.
Kapıyı tıklatıp içeri girdi. Martinson’un yüzünü görür görmez ciddi bir şeyler olduğunu anlamıştı. Wallander tavırlarından onun hangi ruh hâlinde olduğunu her zaman okuyabilirdi; bu önemli bir şeydi çünkü Martinson enerjik ve neşeli biri ile somurtkan ve keyifsiz biri olma arasında gidip gelirdi.
Wallander geçip misafir koltuğuna oturdu.
“Ne oldu? Sen bu notları bana gerçekten önemli bir şey varsa yazarsın.”
Martinson şaşkınlıkla ona baktı.
“Seninle konuşmak istediğim konuyu bilmediğini mi söylüyorsun?”
“Hayır. Bilmeli miyim?”
Martinson cevap vermeyip kendini zaten kötü hisseden Wallander’e bakmaya devam etti.
“Burada oturup tahmin etmeye çalışmayacağım,” dedi sonunda. “İstediğin nedir?”
“Seninle neden konuşmak istediğimi hâlâ bilmiyor musun?”
“Hayır.”
“Bu, işleri daha da zorlaştırıyor.”
Martinson çekmeceyi açıp Wallander’in beylik tabancasını çıkardı ve masanın üzerine onun önüne koydu.
“Sanırım artık neden bahsettiğimi anladın?”
Wallander tabancaya dikti gözlerini. Sırtından aşağı bir ürperdi geçti; neredeyse akşamdan kalma hâlini bile ortadan kaldıracak kuvvette bir ürperti. Silahını dün gece temizlediğini hatırlıyordu ama… Sonrasında ne olmuştu? Hafızasını zorladı. Silah mutfak masasından Martinson’un masasına uçmuştu! Ama oraya nasıl geldiğini ve bu arada neler olup bittiğini hatırlamıyordu. Verebileceği bir açıklama, ileri sürebileceği bir bahane yoktu.
“Dün gece bir restorana gittin,” dedi Martinson. “Neden silahını da yanına aldın?”
Wallander duyduklarına inanamaz gibi başını iki yana sallıyordu. Hâlâ hatırlayamıyordu. Ystad’a giderken onu alıp cebine mi koymuştu? Her ne kadar imkânsız görünse de belli ki götürmüştü işte!
“Bilmiyorum,” dedi kabullenerek. “Bir şey hatırlamıyorum. Bana sen söyle.”
“Buraya gece yarısı bir garson geldi,” dedi Martinson. “Canı sıkkındı çünkü tabancayı senin oturduğun bankta bulmuş.”
Wallander’in aklında belli belirsiz şeyler bir görünüp bir kayboluyordu. Cep telefonunu kullanmak istediğinde mi silahı cebinden çıkarmıştı acaba? Evet ama, onu orada nasıl unutabilmişti?
“Neler olduğunu hiç bilmiyorum,” dedi. “Ama herhâlde evden çıkarken onu da cebime koymuş olmalıyım.”
Martinson ayağa kalktı ve kapıyı açtı.
“Kahve ister misin?”
Wallander başını iki yana salladı. Martinson holde kayboldu. Wallander silaha uzandı ve dolu olduğunu gördü. Birden ter basmıştı. Kendini vurma fikri aklından gelip geçti. Silahın namlusunu pencereye doğru çevirdi. Martinson geri gelmişti.
“Bana yardım eder misin?” diye sordu Wallander.
“Korkarım bu kez olmaz. Garson seni tanımış. Buradan doğruca patrona gitmen gerekecek.”
“Onunla çoktan konuştun mu?”
“Konuşmasam görevimi yerine getirmemiş olurdum.”
Wallander’in diyecek bir şeyi yoktu. Orada sessizce oturdular. Olmadığını iyi bildiği hâlde bir çıkış yolu arıyordu.
“Ne olacak peki şimdi?” diye sordu sonunda.
“Ben de talimatnameyi okuyup bilgi edinmeye çalışıyordum. Bununla ilgili kurum içi soruşturma açılacak tabii. Ayrıca bir de garsonun basına haber sızdırma ihtimali de var; adı Ture Saage bu arada, yani eğer hâlâ bilmiyorsan diye söylüyorum. Bugünlerde satacak değerde bilgin varsa birkaç kron kazanabilirsin. Dikkatsiz, sarhoş polisler de bir hayli iyi kazandırırlar.”
“Umarım ona ağzını sıkı tutmasını tembih etmişsindir?”
“Tabii ettim! Hatta ona bir polis soruşturmasıyla ilgili herhangi bir ayrıntıyı dışarı sızdırırsa tutuklanabileceğini bile ima ettim ama sanırım blöf yaptığımı anladı.”
“Onunla ben konuşayım mı?”
Martinson masasının üstünden öne eğildi. Wallander onun hem yorgun hem de sıkıntılı olduğunu görebiliyordu. Bu kendisini üzdü birden.
“Kaç yıldır birlikte çalışıyoruz? Yirmi mi? Daha fazla mı? Bana ne yapmam gerektiğini ilk gösteren sendin. Bana gerekirse çıkışırdın ama hakkımı da verirdin. Şimdi ne yapman gerektiğini söyleme sırası bende. Hiçbir şey yapmayacaksın. Her şeyi daha da kötü hâle getirirsin. Garsonla konuşma, kimseyle konuşma. Lennart dışında kimseyle. Onu hemen şimdi görmen gerekiyor. Seni bekliyor.”
Wallander başını sallayıp ayağa kalktı.
“Bu konuda elimizden geleni yapacağız,” dedi Martinson.
Wallander onun ses tonundan çok da ümitli olmadığını anladı.
Silahına uzandı ama Martinson başını iki yana salladı.
“O burada kalsa iyi olur,” dedi.
Wallander koridora çıktı. Kristina Magnusson geçiyordu, avuçlarının arasında bir kupa kahve vardı. Kadın onu başıyla selamladı. Wallander onun da bildiğini anladı. Her zaman yaptığı gibi dönüp kadını arkadan incelemedi. Onun yerine lavaboya gidip kapıyı kilitledi. Lavabonun üstündeki ayna çatlaktı. Tıpkı benim gibi, diye düşündü Wallander. Yüzünü yıkadı, kuruladı, kan çanağına dönmüş gözlerini inceledi bir süre. Aynadaki çatlak yüzünü ikiye ayırıyordu.
Wallander tuvalet klozetinin üstüne oturdu. İçini rahatsız eden başka bir duygu vardı, sadece yaptığı şey yüzünden hissettiği utanç ve korku değildi. Böyle bir şey daha önce hiç olmamış, beylik tabancasını kuralları çiğneyecek şekilde hiç kullanmamıştı. Onu ne zaman yanında eve götürse, komşularıyla ara sıra çıktığı yaban tavşanı avında kullandığı ruhsatlı çiftesini sakladığı dolaba kaldırıp kilitlerdi. Onu asıl sarhoş olmaktan çok daha çok etkileyen bir şey vardı: yabancısı olduğu bir unutkanlık hâli. Etrafta yakacak ışık bulamadığı bir karanlık.
Sonunda emniyet müdürüne gitmek için ayağa kalktığında yirmi dakikadır tuvalette oturduğunu fark etti. Eğer Martinson müdürü arayıp ona gelmek üzere olduğumu bildirdiyse büyük olasılıkla kaçtığımı sanacaklar, diye düşündü. Ama ortada kaçmayı gerektirecek kadar da kötü bir durum yoktu.
Lennart Mattson, iki kadın emniyet müdürünün ardından Ys-tad’daki bu pozisyona geçen yıl getirilmişti. Genç bir adamdı, daha kırkında bile değildi ve polis bürokrasisi içinde şaşırtıcı bir hızla yükselmişti; bugünlerde çoğu kıdemli memur bu şekilde yükseliyordu. Aktif görev yapan polislerin çoğu gibi Wallander de bu yoldan başa getirilmeyi, polis teşkilatının görevini tam olarak yapmasına ket vuracak bir durum olarak görüyordu. İşin kötü tarafı, Mattson Stockholm’den gelmişti ve Skåne aksanını anlamakta zorluk çektiğinden yakınırdı. Wallander bazı iş arkadaşlarının Mattson ile konuşurlarken ipin ucunu özellikle kaçırdıklarının farkındaydı ama kendisi bu tür art niyetli davranışlara katılmaz, uzak durmayı, yaptığı şeylere fazla bulaşmamayı tercih ederdi; tabii o da polis işine çok fazla karışmadığı sürece. Mattson’un da Wallander’e saygı duyduğu belliydi; bugüne kadar Wallander’in amiriyle arasında herhangi bir sorun çıkmamıştı.
Ama şimdi her şeyin birden değiştiğini görüyordu.
Mattson’un kapısı aralıktı; vurup içeri girdiğinde Mattson’un tiz, neredeyse cırtlak denebilecek tondaki sesini duydu.
Desenli bir kanepe ile aynı döşemeden koltukların çaba harcanarak ofise sığdırılmaya çalışıldığı belliydi. Wallander oturdu. Mattson eğer atlatması mümkünse asla sohbet başlatmama gibi bir teknik geliştirmişti, hatta görüşmek için davet eden kişi kendisi bile olsa. Ulusal Polis Teşkilatı’ndan gelen bir uzmanın, Stockholm’e geri dönmeden önce, Mattson ile aralarında tek kelime bile edilmeden yarım saat boyunca sessiz oturduklarına dair söylentiler vardı.
Wallander hiçbir şey konuşmayarak Mattson’u zorlama fikriyle eğlendi bir süre ama bu sadece kendini daha da kötü hissetmesine neden olurdu. Oysa ortamın havasını en kısa zamanda temizlemesi gerekiyordu.
“Olanlar için ne kadar özür dilesem az,” diye başladı. “Durumun savunulacak bir tarafı olmadığını kabul ediyorum ve kurallar hangi disiplin cezasını icap ettiriyorsa onu uygulamak durumunda olduğunuzu anlıyorum.”
Makineli tüfek gibi sıralayışına bakılırsa Mattson’un sorularını önceden hazırladığı belliydi.
“Daha önce böyle bir şey oldu mu?”
“Silahımı bir restoranda bırakmak mı? Elbette hayır!”
“Alkol probleminiz var mı?”
Bu soru Wallander’in kaşlarını çatmasına neden olmuştu. Mattson böyle bir fikre de nereden kapılmıştı?!
“İçkiyi keyfi tüketirim,” dedi Wallander. “Gençken hafta sonları iyi içtiğimi söyleyebilirim ama artık bunu yapmıyorum.”
“Ama yine de hafta içi bir akşam dışarı çıkıp kafayı çekmeye gittiniz?”
“Kafayı çekmeye gitmedim. Ben yemeğe gittim.”
“Bir şişe şarap ve kahveyle konyak?”
“Ne içtiğimi çoktan biliyorsanız niye soruyorsunuz? Ama ben buna kafayı çekmek demem. Bu ülkedeki aklı başında normal hiçbir insan bunu böyle görmez. Kafayı çekmek birbiri ardına şnaps veya votkayı yuvarlamak demektir, genellikle doğruca şişeyi kafaya dikerek ve sadece sarhoş olmak için yapılır, başka bir şey için değil.”
Mattson bir sonraki sorusunu sormadan önce biraz düşündü. Wallander onun tiz sesine sinir olmuştu ve karşısındaki adamın arazi polisliğinin ne demek olduğunu, insanın başına ne korkunç şeyler gelebileceğini bilip bilmediğini merak etti.
“Yaklaşık yirmi yıl önce alkollü araç kullanırken bir arkadaşınıza yakalanmışsınız. Olayı örtbas etmişler ve sonunda bir şey olmamış ama bugün çok daha kötü bir durumun meydana gelmesine neden olan, gizlemeye çalıştığınız gerçek bir alkol probleminiz var mı, anlamak zorundayım.”
Wallander o olayı çok iyi hatırlıyordu. Malmö’deydi ve Mona ile akşam yemeği yemişlerdi. Boşanmalarından sonra, hâlâ onu kendisine dönmeye ikna edebileceğini düşündüğü zamanlardı. Ama yemeğin sonunda tartışmışlar ve kadını restoranın önünden tanımadığı bir adamın gelip aldığını görmüştü. Öyle kıskanmış ve bozulmuştu ki bütün sağduyusunu yitirmiş ve bir otelde gecelemek ya da arabada uyumak yerine eve dönmek üzere yola çıkmıştı. Onu eve polis arkadaşları getirmiş, arabasını da onlar park etmişlerdi ve daha sonra bu olaydan bir daha bahsedildiğini duymamıştı. O gece kendisini alkollü yakalayan memurlardan biri artık yaşamıyordu, diğeri de emekliydi ama dedikoduların hâlâ dinmediği belliydi. Bu duruma şaşırdı.
“Bunu inkâr etmiyorum ama dediğiniz gibi bu yirmi yıl önceydi; ve sizi temin ederim alkol problemim yok. Hafta içi bir akşam yemeği dışarıda yemeyi tercih ettiysem bunun benden başkasını neden ilgilendirdiğini anlamıyorum.”
О проекте
О подписке
Другие проекты
