Читать книгу «Huzursuz Adam» онлайн полностью📖 — Хеннинга Манкелля — MyBook.
image
cover



Oradan ayrılmadan önce Wallander başka alıcıların olup olmadığını sordu. Emlakçı bir kişinin olduğunu söyledi. Bariz şekilde endişelenmiş gibi davranıyordu, sanki evi gerçekten Wallander’in almasını istiyor ama bir an önce karar vermesinin de iyi olacağını ima ediyordu. Oysa Wallander’in böyle bir oldu bittiye getirilmeye niyeti yoktu. Kardeşi müteahhit olan iş arkadaşlarından biriyle görüştü ve hemen ertesi gün gelip evi inceleyerek durum tespiti yapması için bir bilirkişi ayarlardı. İncelemesi bittikten sonra adam da evde Wallander’in kendi tespitinden farklı bir şey bulamamıştı. Aynı gün içinde birikimlerini koruduğu bankanın müdürüyle görüşüp, evi satın alabilmesi için yeterli miktarda ipotekli kredi verilebileceğini öğrendi. Wallander, Ystad’da geçirdiği yıllarda, nerede kullanacağını bilmeden bir kenara para koyup birikim yapmıştı; bu da evin peşinatını ödemeye yetecekti.

O gece evde mutfak masasında oturup temiz bir hesap yaptı. Durum ciddi ve kayda değerdi. Gece yarısı olduğunda artık kararını vermişti: Kara Tepeler adı verilmiş o inanılmaz dramatik isimli evi alacaktı. Saat geç olmasına rağmen kızı Linda’yı aradı. Linda, Malmö otoyoluna yakın, yeni yapılan sitelerde oturuyordu. Genç kadın hâlâ uyanıktı.

“Hemen çık gel,” dedi Wallander heyecanla. “Sana haberlerim var.”

“Neymiş? Gecenin bu saatinde?”

“Yarın izin günün olduğunu biliyorum.”

Birkaç yıl önce Mossby Sahili’nde, kumsalda yaptıkları bir yürüyüş sırasında, Linda’nın kendi izinden giderek polis teşkilatına katılacağını söylemesi ona tam bir sürpriz olmuştu. Anında neşesinin yerine geldiğini hatırlıyordu. Sanki kızının verdiği bu karar, polis memuru olarak geçen yıllarına yeni bir anlam kazandırmıştı. Linda eğitimini tamamladıktan sonra Ystad Emniyeti’ne atanmıştı. İlk birkaç ayı Wallander’in yanında Maria Caddesi’nde bir apartman dairesinde geçirmişlerdi. Şartlar aslında çok ideal değildi; kendisinin belli bir yaşam tarzı vardı, ayrıca kızının büyüdüğünü kabullenmesi de çok güç oluyordu. Sonrasında Linda kendine küçük bir apartman dairesi bulup taşınınca sürtüşmeleri sona ermişti.

* * *

Sabahın ilk saatlerinde kızı çıkageldiğinde ona planlarını anlattı. Ertesi gün birlikte bakmaya gittiklerinde kızı evi görünce çok beğendini söylemişti. Başka hiçbir ev bu kadar uygun olamazdı; belki sadece şu denize inen hafif eğimli yokuşun tepesinde olan, toprak yolun ucundaki diğer ev dışında.

“Büyükbabam gaipten gelip seni bulacak,” dedi şakayla. “Ama korkmana gerek yok. Eminim koruyucu meleğin olur.”

Satış kontratını imzalamak Wallander’in hayatında önemli ve mutlu bir andı; elinde bir deste anahtarla buluvermişti kendini. 1 Kasım’da taşındı; iki odasını restore ettirmiş ama mutfağa yeni bir ocak almaktan vazgeçmişti. İçinde yanlış yaptığına dair hiçbir şüphe olmadan ayrılmıştı Maria Caddesi’nden. Taşındığı gün kuvvetli bir keşişleme vardı.

İlk akşam şiddeti artan fırtına yüzünden elektrikler gitmişti, Wallander yeni evinde zifiri karanlıkta oturuyordu. Kirişlerden çıtırtılar ve kapılardan gıcırtı sesleri geliyordu; tavanda bir yerin aktığını fark etti. Yine de pişman değildi. Burası onun yaşayacağı yerdi.

Evinin dışında bir köpek kulübesi vardı. Küçüklüğünden beri hep bir köpeği olsun istemiş, tam on üç yaşına basıp tam ümidini kesmişken anne babası hediye olarak ona bir tane almışlardı. O köpeği dünyadaki her şeyden çok sevmişti, hatta şöyle bir düşününce, sevginin ne demek olduğunu kendisine köpeği Saga’nın öğrettiğini söyleyebilirdi. Köpek üç yaşındayken bir kamyonun altında kalmıştı. Yaşadığı şok ve üzüntü, genç yaşında başına gelenler arasında en kötüsüydü. Neredeyse kırk yıl sonra bile bu olayla tattığı o karmaşık duygular Wallander’in hafızasında dün gibi tazeydi. Ölüm vuruyor, diye düşünürdü bazen. Güçlü ve affetmeyen bir yumruk gibi.

İki hafta sonra bir köpek aldı. Siyah, yavru bir Labrador. Tam olarak safkan değildi ama sahibi onun yine de iyi bir cins olduğunu söylemişti. Wallander köpeğe Jussi adını vermeye daha önceden karar vermişti. Jussi, kendisinin de büyük hayranlık beslediği dünyaca ünlü İsveçli tenorun adıydı.

* * *

Evi alışının üstünden neredeyse dört yıl geçtikten sonra, 12 Ocak 2007’de Wallander’in hayatı bir anda değişti.

Çevrede bir gören yokken ardından bakıp izlemekten zevk aldığı Kristina Magnusson’un birkaç adım peşinden gitmek üzere tam koridora çıkarken ofisinde telefon çaldı. Önce aldırmamayı düşündü ama sonra dönüp yeniden içeri girdi. Arayan Linda’ydı. Hane içi şiddet ve saldırı vakalarıyla Ystad’ın her zamankinden farklı bir hareketlilik içinde olduğu yeni yıl gecesinde mesai yapmış olduğu için birkaç günlük izni olduğunu söylüyordu.

“Bir dakikan var mı?”

“Yok aslında. Büyük bir olayın faillerini tespit etmek üzereydik.”

“Seni görmem gerekiyor.”

Wallander kızının sesinden gergin olduğunu fark etti. Endişelendi hemen, eskisi gibi başına bir şey geldiğini düşündü.

“Ciddi bir durum mu var?”

“Hayır, hiç değil.”

“Seninle saat birde buluşabilirim.”

“Mossby Sahil Plajı’na ne dersin?”

Wallander kızının dalga geçtiğini sandı.

“Mayomu da getireyim mi?”

“Ben ciddiyim. Mossby Sahili. Ama mayo yok.”

“Dışarıda buz gibi rüzgâr eserken bu havada oraya gidip ne yapacağız?”

“Saat birde orada olacağım. Sen de öyle!”

Genç kadın telefonu onun bir şey sormasına fırsat bırakmadan kapatmıştı. Linda ne istiyordu acaba? Orada bir süre dikilip bir cevap bulmaya çalıştı. Ardından, merkezin en iyi televizyon donanımına sahip konferans salonuna gitti; orada oturup iki saat boyunca eski bir silah kaçakçısı ile karısına karşı ölümle sonuçlanan saldırı ve soygunla ilgili üstünde çalıştıkları vakanın güvenlik kamerası görüntülerini izledi. Saat yarıma gelirken, işin henüz sadece yarısını halledebilmişlerdi. Wallander ayağa kalktı; bantların geri kalanını saat ikiden sonra izleyebileceklerini söyledi. Ystad’da en uzun süreli birlikte çalıştığı memurlardan olan Martinson şaşkınlıkla ona bakıyordu.

“Yani şimdi bırakalım mı diyorsun? Bu kadar çok iş varken? Sen genellikle öğle yemeği arası vermezsin.”

“Yemeğe gitmiyorum. Bir randevum var.”

Odadan çıktı; sesinin gereksiz yere sert çıktığını düşünüyordu. Martinson ile sadece iş arkadaşı değil, aynı zamanda dosttular. Löderup’ta yeni evine taşındığı için parti verdiği zaman, yeni evi, köpeği ve kendisi için övgü dolu konuşmayı yapan elbette ki Martinson olmuştu. Biz iki yaşlı, çok çalışan bir ekip gibiyiz, diye düşündü emniyetten çıkarken. Birbirini tetikte tutmak için sürekli didişen yaşlı bir çift gibi.

Arabasına yürüdü; son dört yıldır kullandığı bir Peugeot’ydu; ve oradan ayrıldı. Bu yoldan kim bilir kaç kez geçtim? Ve daha kaç kez geçeceğim? Kırmızı ışığın değişmesini beklerken hiç görmediği bir kuzeni hakkında babasının söylediği bir şey geldi aklına. Kuzeni, Stockholm’deki adacıklar arasında sefer yapan bir feribotun kaptanıydı. Kısa seferlerdi bunlar, her biri beşer dakikalıktı ama yıllarca hep aynı güzergâhta gidip gelirdi. Ekim ayının bir öğleden sonrasında, adam birden içinden gelen bir duyguyla rotasını değiştirmişti. Feribot tıka basa doluydu ama kuzeni gemiyi dosdoğru açık denize sürmüştü. Sonrasında verdiği ifadede, feribotun yakıt deposunda kendisini Baltık devletlerinden birine götürecek kadar mazot olduğunu bildiğini söylemişti. Öfkeli yolcular tarafından baskı altına alınmış, sahil güvenlik yetişip onu yeniden rotasına sokmuştu ama adam sonrasında sadece bu kadarını söylemiş, neden böyle davrandığını ise hiç açıklamamıştı.

Tuhaf bir sezgiyle Wallander kuzenini anladığını hissediyordu.

Arabasıyla sahil kıyısı boyunca batı yönünde ilerlerken, ufukta kapkara fırtına bulutlarının toplandığını gördü. Radyo akşama daha fazla kar yağabileceğinin uyarısını yapıyordu. Marsvinsholm’e sapan yan yola varmadan önce bir motorsiklet onu solladı. Motorsikletli yanından geçerken el sallamış, Wallander’in de aklından ister istemez kendisini en korkutan şey geçmişti: Linda’nın başına bir gün bir motorsiklet kazasının gelebileceği. Kızı birkaç yıl önce yeni aldığı, gıcır gıcır, krom Harley-Davidson motorsikletiyle apartmanının önünde bitiverince pek şaşırmış, kaskını çıkarırken kızına sorduğu ilk şey, aklını kaçırıp kaçırmadığı olmuştu.

Linda kocaman, mutlu mutlu sırıtarak, “Hayallerimin hepsinden haberin yok işte!” demişti. “Tıpkı benim de senin içinden geçenleri bilmediğim gibi.”

“Benim motorsiklet hayal etmediğim kesin.”

“Çok yazık. Oysa birlikte gezebilirdik.”

Eğer motorsikleti bırakırsa ona bir araba alıp, bütün benzin parasını da kendi vermeyi teklif etmiş ama kızı geri çevirmişti. Wallander bu savaşı kaybettiğini biliyordu. Kızı inatçılığını kendisinden almıştı; ettiği teklif ne kadar cazip olursa olsun motorsikleti onun elinden asla alamayacağını biliyordu.

Mossby Sahili’nde ıssız ve rüzgârlı otoparka saparken kızının kaskını çıkarmış, saçları rüzgârla savrulurken bir kum tepeciğinin üstünde kendisini beklediğini gördü. Wallander motoru durdurdu ve oturduğu yerden bir süre, üstüne koyu renk deri giysi ile Kaliforniya’da bir mağazadan belki bir aylık maaşına denk paraya satın aldığı, pahalı botlar çekmiş kızını izledi. Bir zamanlar kucağımda oturan küçücük bir kızdı, diye düşündü; ve ben onun hayatının en büyük kahramanıydım. Artık otuz altı yaşında ve tıpkı benim gibi bir polis, kendi aklı var ve yüzünde mutlu bir gülümseme. Daha ne isterim?

Arabanın kapısını açıp rüzgâra çıktı; kızının yanına varana kadar yumuşak kum zeminde güçlükle yürüyerek ilerledi. Kızı onu görünce gülümsedi.

“Tam burada bir şey olmuştu,” dedi kızı. “Ne olduğunu hatırlayabiliyor musun?”

“Bana polis olacağını söylemiştin. Tam bu noktada.”

“Benim aklımdaki başka bir şeydi.”

Kızının kastettiği şeyi hatırlamıştı.

“Burada kıyıya bir lastik bot sürüklenmişti; içinde iki erkek cesedi vardı,” dedi Wallander. “Uzun yıllar önceydi, tam olarak ne zaman olduğunu hatırlamıyorum. Başka bir dünyada meydana gelmiş bir olay da diyebilirsin buna.”

“Bana o dünyadan bahset.”

“Beni buraya bunun için çağırmış olamazsın.”

“Sen yine de anlat.”

Wallander elini suya doğru uzatıp gösterdi.

“Denizaşırı ülkeler hakkında fazla bir şey bilmezdik. Hatta bazen başka Baltık ülkesi yokmuş gibi davranırdık. En yakın komşumuzla bile ilişkimiz yoktu. Onlar da bizden kopuktu. Derken bir gün kıyıya o lastik şişme bot vurdu ve soruşturmalar beni ta Letonya’da Riga’ya kadar götürdü. Artık var olmayan bir demir perdenin ötesine geçmiştim. O zaman dünya çok başkaydı. Daha kötüydü veya iyiydi diyemeyeceğim, farklıydı sadece.”

“Bir bebeğim olacak,” dedi Linda. “Hamileyim.”

Wallander kızının ne söylediğini sanki anlayamamış gibi nefesini tuttu. Sonra deri giysisinin altına gizli karnına indirdi gözlerini. Linda bir kahkaha patlattı.

“Görecek bir şey yok. Daha ikinci ayında henüz.”

Wallander eski günleri şöyle bir düşününce Linda’nın bu sersemletici haberi verdiği buluşmanın her bir detayını hatırladığını fark etti. Plaj boyunca sert esen rüzgâra karşı iki büklüm yürümüşler, kızı sorularına cevap vermişti. Bir saat sonra yeniden emniyete geri döndüğünde, kendi yetkisinde olan soruşturma konusunu neredeyse tamamen unutmuş olduğunu gördü.

O gün akşamüstü, tam yeniden kar yağmaya başladığında, silahlı soygun ve hunharca işlenen cinayete karıştığını düşündükleri iki adamın resimlerini buldular. Wallander hepsinin bildiği şeyi bir cümleyle toparladı: yani olayın çözülmesinde büyük bir adım atmış olduklarını.

Toplantıları bitip herkes önündeki kâğıtları toplarken, Wallander aldığı büyük ve güzel müjdeyi arkadaşlarıyla paylaşmak için içinde dayanılmaz bir istek duydu.

Ama bir şey söylemedi elbette.

Meslektaşlarının kendi özel hayatına bu derece girmesine izin veremezdi; asla olmazdı.