Ertesi gün Linda telefon edip Stockholm’ün nasıl geçtiğini sordu. Wallander sözü fazla dolandırmayarak Håkan’ın artık hayatta olmadığına Louise’in inandığını söyledi.
“Hans buna inanmak istemiyor,” dedi kızı. “Babasının ölmediğine emin.”
“Ama bence içinden, o da durumun Louise’in düşündüğü kadar kötü olduğunu biliyor.”
“Sen ne düşünüyorsun?”
“Pek iyi görünmüyor.”
Wallander kızına Ystad’da kimseyle konuşup konuşmadığını sordu. Linda’nın bazen Kristina Magnusson ile özel görüştüğünü biliyordu.
“İç işlerinden gelen ekip Malmö’ye geri döndü,” dedi. “Bu da herhâlde senin durumunla ilgili yakın bir zamanda karar verecekler anlamına geliyor.”
“Kıçıma tekmeyi yiyebilirim,” dedi Wallander.
Kızı cevap verirken neredeyse kızgın gibiydi.
“Silahı restorana yanında götürmen inanılmaz bir aptallıktı ama kovulmana bu sebep olacaksa o zaman yüzlerce diğer İsveç polisine de yol verileceğini düşünebiliriz. Çok daha kötü disiplin ihlalleri yüzünden.”
“Ben sadece en kötü olasılığı düşünüyorum,” dedi Wallander karamsar bir tavırla.
“Kendine acımayı bıraktığında yeniden konuşuruz,” dedi kızı ve telefonu kapadı.
Wallander Linda’nın haklı olduğunu biliyordu. Büyük olasılıkla uyarı alacaktı, bir ihtimal para cezası olacaktı bu. Onu aramak için yeniden telefonu eline aldı ama sonra vazgeçti. Tartışmaya yeniden başlama riski büyüktü. Giyindi, kahvaltı etti, sonra da kendisine saat dokuzda görüşme sözü veren Ytterberg’i aradı. Wallander ona herhangi bir ipucu bulup bulmadıklarını sordu ama bulamamışlardı.
“Håkan von Enke’nin Södertälje’de görüldüğüne dair duyumlar aldık,” dedi Ytterberg. “Oraya neden gitmek istediğini Tanrı bilir. Ama bir şey çıkmadı. Öğrendiğimize göre üniformalı bir adammış oysa dostumuzun uzun yürüyüşüne çıktığında üstünde üniforma yoktu.”
“Hep aynı şey, kimsenin onu görmemiş olması çok tuhaf,” dedi Wallander. “Oysa bildiğim kadarıyla Lill-Jansskogen’de birçok insan koşuya ya da köpeğini gezdirmeye çıkıyor.”
“Katılıyorum,” dedi Ytterberg. “Bu bizi de rahatsız ediyor. Ama onu gören hiç kimse yok gibi. Saat dokuzda gelin de konuşalım. Sizi resepsiyonda bekleyeceğim.”
Ytterberg uzun boylu ve güçlü kuvvetli bir yapıdaydı, Wallander’e ünlü, İsveçli bir güreşçiyi hatırlatmıştı. Gözleri Ytterberg’in kulaklarına takıldı; güreşçiler arasında sık görülen karnabahar tipi şekil bozukluğunun onda da olup olmadığını görmek istemişti ama güreşle geçirilen eski günlerin bir izini göremedi. İri yarı vücuduna rağmen Ytterberg’in hareketleri seriydi. Wallander koridorda arkasından onu takip ederken hızından ayakları yere değmiyordu sanki. Nihayet orta yerde kocaman şişme bir yunus duran, dağınık bir ofise geldiler.
“Torunlarımdan biri için,” diye açıkladı Ytterberg. “Anna-Laura Constance’ın cuma günü dokuzuncu yaş günü hediyesi. Sizin de torunlarınız var mı?”
“Benim ilk torunum yeni doğdu. Bir kız.”
“İsim koydular mı?”
“Henüz değil. İsminin kendi kendine belirmesini bekliyorlar.”
Ytterberg anlaşılmaz bir şeyler mırıldandı ve kendini sandalyesine güm diye bıraktı. Pencere kenarında duran kahve makinesini işaret etti ama Wallander başını iki yana salladı.
“Onun çok kötü bir suça kurban gittiğini düşünüyoruz,” dedi Ytterberg. “Çok uzun zamandır kayıp. Bütün bu iş çok tuhaf. Hiç ipucu yok. Ormanda o kadar kişiden onu gören kimse olmamış. Akla gelen en mantıklı olasılık uçup buhar olduğu. Anlaşılır gibi değil.”
“Yani her zamanki düzeninden saptı ve oraya hiç gitmedi, bunu mu demek istiyorsunuz?”
“Ya da ormana giderken başına bir şey geldi. Her ne olduysa durum çok garip ve kimse bir şey görmemiş. Valhallavägen’de kimseyi biri fark etmeden öldüremez veya çaktırmadan bir arabaya sokup kaçıramazsınız.”
“Kendi arzusuyla ortadan kaybolmuş olabilir mi, yani her şeye rağmen?”
“En uygun olasılık bu görünüyor. Ama bunu da destekleyen bir belirti yok.”
Wallander başını salladı.
“Säpo’nun kaybolmasıyla ilgilendiğini söylemiştiniz. Onlar bir şey buldu mu?”
Ytterberg gözlerini devirip Wallander’e baktı ve arkasına yaslandı.
“Säpo’nun bu ülkede hangi işe doğru dürüst bir katkısı oldu ki? Tek söyledikleri, yıllar önce emekli olmuş olsa da yüksek rütbeli bir subayın kayboluşuna ilgi göstermelerinin rutin bir iş olduğu.”
Ytterberg kendisine bir fincan kahve koydu. Wallander yine başını iki yana salladı. “Von Enke yetmiş beşinci doğum günü partisinde biraz endişeli görünüyordu,” dedi.
Wallander Ytterberg’in güvenilir biri olduğuna kanaat getirmişti; ona kış bahçesinde von Enke’nin korkmuş gibi göründüğü kısmı ayrıntılarıyla anlattı.
“Ayrıca sanki,” diye devam etti Wallander, “bana söylemek istediği bir şey varmış gibi geldi. Yine de anlattığı hiçbir şey sıkıntısına açıklık getirmedi, belirgin bir önemi varmış gibi görünmüyordu.”
“Ama korkuyordu?”
“Öyleydi sanırım. Bir denizaltı kaptanının hayalî tehlikelerden öyle kolay kolay tırsacak bir tip olmadığını düşündüğümü hatırlıyorum. Denizin altında geçirilen onca zaman onu bu tip şeylere karşı dayanıklı kılmış olmalıydı.”
“Ne demek istediğinizi anlıyorum,” dedi Ytterberg düşünceli bir şekilde.
O sırada bir kadının koridorda bağırıp çağırdığı duyuldu. Wallander onun öfkeyle “bir öküz tarafından sorguya çekilmeye” itiraz ettiğini anladı. Derken ortalık yine sakinleşti.
“Bir konu beni çok düşündürdü,” dedi Wallander. “Grev Caddesi’ndeki apartmanında çalışma odasını araştırdım ve bana sanki birisi dosyalarını karıştırmış gibi geldi. Emin olmak güç ama nasıl olduğunu bilirsiniz. Bir insanın eşyalarını, özellikle de yıllar içinde biriken evraklarını saklayış tarzında bir düzen fark edersiniz, hayatımızın ıvır zıvırları, eski bir polis şefi arkadaşımın bana bir zamanlar dediği gibi. Ama sonra o düzen bir yerinde birden bozuluyor. Tuhaf bir uyuşmazlık vardı. Her şey yerli yerindeydi ama bir masa çekmecesi gerçekten karman çormandı.”
“Karısı ne dedi?”
“Oraya kimsenin girmediğini.”
“Bu durumda iki olasılık var: Ya karısı kendisi o eşyaları karıştırdı ama bir nedenden ötürü kabul etmek istemiyor. Meraklı görünmek istemiyor olabilir, belki de bunu utanç verici buluyordur, kim bilir? Ya da adam kendisi yaptı.”
Wallander Ytterberg’in söylediklerini iyice düşündü. Sözleri arasında dikkatini bir şey çekmişti, bir anda bağlantı kurmasına neden olan bir şey ama düşünce aklına geldiği hızda uçup gitmiş, fark ettiği anda saptamayı başaramamıştı.
“Gizli servisteki çocuklar ne diyor? Säpo’dakiler yani?” diye sordu Wallander. “Onunla ilgili bir şeyler bulabilmişler mi? Tozlu çekmecelerden birinde unutulmuş, son zamanlarda yeniden gündeme gelen eski bir şeye dair bir ipucu?”
“Aynı soruyu ben de sordum. Çok da belirsiz bir yanıt aldım. Her anlama çekilebilir türden. Hatta adamlarından bana yolladıkları kişinin bile bir şey bilmiyor olması mümkün. Bu olmayacak bir şey değil. Säpo’nun kendilerine sakladıkları epey sırları olduğunu biliyoruz, her ne kadar bildikleri şeyleri saklamada o kadar başarılı olamasalar da.”
“Evet de, von Enke ile ilgili bir şey bulmuşlar mı?”
Ytterberg ani bir hareketle kollarını iki yana açınca kazara kahve kabına çarpmış, bardak devrilip içindeki masaya dökülmüştü. Adam sinirle bardağı alıp çöpe fırlattı, sonra da masasının arkasında, çekmece dolabının üstünde duran bir bezle ıslanan bütün evrakları ve masayı silip temizledi. Wallander kahveyi devirme olayının bir ilk olmadığını tahmin etti.
“Hiçbir şey yoktu,” dedi Ytterberg silmeyi bitirdikten sonra. “Håkan von Enke İsveç ordusunun son derece dürüst ve saygın bir ferdi. Deniz subaylarının kayıtlarına bakabilen adını şu an hatırlamadığım biriyle konuştum. Håkan von Enke orduda hızla yükselmiş ve çok kısa bir sürede komutan olmuş ama sonrasında her şey bir durma noktasına gelmiş. Yükselişi durdurulmuş, diyebilirsiniz.”
Wallander çenesini eline dayayıp bir süre düşündü, von Enke’nin kariyerini tehlikeye atmasıyla ilgili Sten Nordlander’in sözlerini hatırlamıştı. Ytterberg bir mektup açacağıyla tırnaklarını temizliyordu. Koridorda önlerinden ıslık çalarak birisi geçti. Wallander şaşırarak melodiyi tanıdığını fark etti. II. Dünya Savaşı’ndan kalma eski ünlü bir parçaydı. “Yeniden karşılaşacağız, nerede bilmem, ne zaman bilmem…” Parçayı kendi kendine sessizce mırıldandı.
“Stockholm’de ne kadar kalacaksınız?” diye sordu Ytterberg, sessizliği bozarak.
“Bu öğleden sonra eve dönüyorum.”
“Bana ev numaranızı verin, sizi gelişmelerden haberdar ederim.”
Ytterberg onu Bergs Caddesi’ne çıkan kapıya kadar geçirdi. Wallander Kungsholmstorg’a doğru yürüyüp bir taksi durdurdu ve oteline döndü. Odasına çıkıp “Rahatsız Etmeyiniz” işaretini kapı kulpuna astı ve yatağa uzandı. Düşünceleri yeniden Djorsholm’deki doğum günü partisine kaydı. Håkan von Enke’nin nasıl davrandığı, neler söylediğiyle ilgili anlara, sessizce parmak ucunda yaklaşır gibi özenle yaklaştı hafızasında. Aklında kalanları yeniden gözden geçirirken doğru gelmeyen bir şeyler arıyordu. Belki de yanılmıştı. Belki onun korku olarak gözlemlediği şey korku falan değildi. Bir insanın yüz ifadesi pek çok farklı anlamda yorumlandırılabilirdi. Gözleri bozuk olup yakını iyi göremeyen insanlar, bazen kaba ve karşısındaki küçümseyen biriymiş gibi görüntü verebilirlerdi. İzini bulmaya çalıştığı adam artık altı gündür kayıptı. Wallander kaybolan birçok kişinin yeniden ortaya çıktığı dönemi artık geride bıraktıklarının farkındaydı. Bu kadar uzun bir zaman sonra kaybolanlar genelde geri dönerlerdi ya da hayatta olduklarına dair bir işaret verirlerdi. Oysa Håkan von Enke’den hiç iz yoktu.
Basbayağı yok oldu, dedi Wallander kendi kendine. Adam yürüyüşe çıktı ve bir daha geri dönmedi. Pasaportu evdeydi; yanında para yoktu, hatta cep telefonunu bile almamıştı. Telefon konusu Wallander’i düşündüren noktalardan biriydi. Çözüm isteyen bir bilmeceydi, bir cevap gerekiyordu. Håkan telefonunu elbette unutmuş olabilirdi ama böyle bir şeyi neden kaybolduğu sabah yapmış olsundu? Akla mantığa sığmıyordu ve ortadan kaybolmasının kendi arzusuyla olmadığıyla ilgili teoriyi de bu yüzden güçlendiriyordu.
Wallander yeniden Ystad’a dönmek için hazırlanmaya başladı. Trenin kalkmasına bir saat kala gara yakın bir restoranda öğle yemeği yedi. Trende birkaç kare bulmacayla zaman geçirdi. Her zamanki gibi bilemediği birkaç sözcük çıkmış, o da sözcükleri bulmak için kendini zorlamıştı. Saat dokuzda eve vardı. Jussi’yi geri aldığında, sahibini yeniden gördüğü için sevinçten deliye dönen köpeğin üstüne atlayışıyla neredeyse yere devrilecekti.
Wallander emniyetteki özel hattından Martinson’u aradı.
Martinson’un telesekretere kaydettiği mesajından onun bütün gün yasa dışı göç konulu bir seminer için Lund’da olacağını öğrendi. Wallander bunun üzerine Kristina Magnusson’u arasa mı acaba diye düşündü ama sonra aramamaya karar verdi. Birkaç bulmaca daha çözdü, buzluğu çözüp temizledi, ardından da Jussi ile birlikte uzun bir yürüyüşe çıktı. Çalışamadığı için sıkılıyor ve kendisini huzursuz hissediyordu. Telefon çalınca bir hamlede ahizeyi kaptı. Genç bir kadın cıvıl cıvıl bir sesle ona dolaba kaldırılabilen, kullanıldığında da fazla yer tutmayan bir masaj aletiyle ilgilenip ilgilenmediğini soruyordu. Wallander ahizeyi hırsla çarparak telefonu kapattı ama sonra bunu hak edecek hiçbir şey yapmamış olan kıza çıkıştığına pişman oldu.
Sonra telefon yine çaldı. Cevap verip vermemekte kararsızdı, biraz bekledikten sonra açtı. Karşı tarafın hattında arka plandan çıtırtılı sesler geliyordu, sanki arama uzak bir yerden yapılıyormuş gibiydi. Sonunda sesi de duyabildi.
İngilizce konuşuyordu.
Doğru kişiyle mi görüştüğünü soran bir erkekti arayan, Kurt ile görüşmek istiyordu, Kurt Wallander ile.
Gürültüyü bastırıp kendini duyurmak için, “Benim,” diye bağırdı Wallander. “Kimsiniz?”
Sanki bağlantı kesilmiş gibiydi. Wallander tam ahizeyi yerine koymak üzereydi ki ses yeniden duyuldu, üstelik bu kez daha anlaşılır şekildeydi ve daha yakın.
“Wallander mi?” dedi adam. “Kurt siz misiniz?”
“Evet, benim.”
“Ben Steven Atkins. Kim olduğumu biliyor musunuz?”
“Evet, biliyorum,” diye bağırdı Wallander. “Håkan’ın arkadaşısınız.”
“Bulunabildi mi?”
“Hayır.”
“Efendim? ‘Hayır’ mı dediniz?”
“Evet, ‘hayır’ dedim.”
“O hâlde bir haftadır kayıp neredeyse?”
“Evet, aşağı yukarı.”
Hatta yine çıtırtılar duyulmaya başlamıştı. Wallander Atkins’in cep telefonu kullandığını tahmin etti.
“Endişelenmeye başlıyorum,” diye bağırdı Atkins. “O öyle durup dururken ortadan kaybolacak biri değildir.”
“Kendisiyle en son ne zaman konuştunuz?”
“Geçen hafta, pazar günü. Öğleden sonraydı. İsveç saatiyle.”
Kayboluşundan bir gün önce, diye düşündü Wallander.
“Onu siz mi aramıştınız, yoksa arayan o muydu?”
“O beni aramıştı. Bana bir yargıya vardığını söylemişti.”
“Ne hakkında?”
“Bilmiyorum. Söylemedi ki.”
“Hepsi bu kadar mı? Bir yargıya varmış? Mutlaka başka şeyler de söylemiştir?”
“Kesinlikle hayır. Telefonda konuştuğu zaman hep çok dikkatliydi. Bazen telefon kulübesinden arardı.”
Hat cızırdadı ve yine gitti. Wallander nefesini tutuyordu; görüşmeyi kaçırmak istemiyordu.
“Neler olduğunu bilmek istiyorum,” dedi Atkins. “Çok endişeleniyorum.”
“Bir yere gideceğini söylemiş miydi?”
“Uzun bir süreden beri daha mutlu gibiydi. Håkan bazen çok karamsarlaşabiliyordu, yaşlanmayı sevmiyordu, ömrünü doldurmuş olmaktan korkardı. Sizin yaşınız kaç, Kurt?”
“Ben altmış yaşındayım.”
“Ah, bu bir şey değil. E-posta adresiniz var mı, Kurt?”
Wallander güç de olsa adresini heceledi ama interneti çok nadiren kullandığından hiç bahsetmedi.
“Size mesaj göndereceğim,” diye bağırdı Atkins. “Neden çıkıp buraya gelmiyorsunuz? Ama önce Håkan’ı bulun!”
Sesi yine giderek uzaklaşıyordu ve sonra bağlantı tamamen koptu. Wallander orada elinde ahizeyle öylece kalakalmıştı. Neden çıkıp buraya gelmiyorsunuz? Ahizeyi yerine koydu, elinde not defteri ve kalemle mutfak masasına çöktü. Steven Atkins kendisine yeni bir adres vermişti, doğrudan kulağına fısıldamıştı, ta uzaklardaki Kaliforniya’dan. Atkins’le görüşmelerini tekrardan düşündü, satır satır, cümle cümle. Kaybolmasından bir gün önce Håkan von Enke Kaliforniya’yı aramıştı, Sten Nordlander’i veya kendi oğlunu değil. Bu bilinçli bir seçim miydi? O görüşmeyi bir telefon kulübesinden mi yapmıştı? Von Enke o görüşmeyi yapmak için Stockholm sokaklarına mı çıkmıştı? Cevabı olmayan bir soruydu bu. Tamamını gözden geçirdiğine emin olana dek bütün konuşmalarını bir bir yazarak uğraştı. Sonra ayağa kalktı, masadan iki metre kadar uzakta durup, tıpkı uzaktan ressam sehpasında çalışmasını inceleyen bir ressam gibi gözlerini not defterine dikti. Atkins’e Wallander’in numarasını veren elbette ki Sten Nordlander olmalıydı, bunda bir tuhaflık yoktu. Atkins de herkes gibi çok endişeliydi. Yoksa değil miydi? Wallander bir an, Atkins İsveç’i telefonla arayıp kendisiyle görüşürken Håkan von Enke’nin yanında durduğu gibi bir hisse kapıldı ama sonra bu düşünceyi kafasından kovdu.
Wallander bu olaydan sıkılmaya başlamıştı. Kayıp kişiyi bulmak ya da çeşitli senaryolar üretmek kendi işi değildi. İşsiz güçsüz geçen günlerini böyle kuruntularla dolduruyordu sadece. Belki de bu, emekli olduğu zaman katlanmak zorunda kalacağı zor geçecek günler için bir ön denemeydi?
Yemeğini hazırladı, biraz temizlik yaptı, sonra Linda’nın verdiği bir kitabı okumaya çalıştı, İsveç polis teşkilatının tarihçesiyle ilgili bir kitaptı. Çalan telefonun sesi ile irkildiğinde kitabın üstünde uyukluyordu.
Arayan Ytterberg’di.
“Umarım seni rahatsız etmiyorumdur,” diye başladı.
“Kesinlikle hayır. Kitap okuyordum.”
“Bir şey bulduk,” dedi Ytterberg. “Bilmeniz gerek diye düşündüm.”
“Bir ceset mi?”
“Yanmaktan kömür olmuş. Lidingö Adası’nda yangın çıkan bir pansiyonda birkaç saat önce bulduk. Lill-Jansskogen’den çok fazla uzakta değil. Yaşı aşağı yukarı aynı ama kesinlikle o olduğunu gösteren bir kanıt yok. Şimdilik karısına veya bir başkasına bir şey söylemiyoruz.”
“Ya basın ne olacak?”
“Onlara hiçbir şey söylemiyoruz.”
Wallander o gece yine kötü uyudu. Sürekli yataktan kalkıp durdu, kitabını okumaya başladı ama sonra yine hemen elinden bıraktı. Jussi şöminenin önünde uzanmış onu izliyordu. Wallander onun bazen içeride uyumasına izin verirdi.
Ertesi sabah saat altıyı biraz geçiyordu ki Ytterberg yeniden aradı. Bulunan ceset Håkan von Enke’ye ait değildi. Kömür hâline gelmiş bir parmaktaki yüzük sayesinde kimlik tespit edilebilmişti. Wallander rahatlamıştı, saat dokuza kadar uyudu. Lennart Mattson aradığında kahvaltısını ediyordu.
“Artık bitti,” dedi. “Personel İdare Kurulu silahını unuttuğun için seni beş günlük yevmiye cezasına çarptırmaya karar verdi.”
“Hepsi bu kadar mı?”
“Memnun olmadın mı?”
“Elbette memnun oldum. O hâlde bu, artık işe dönebilirim demek. Pazartesi.”
Ve döndü. Pazartesi günü erkenden Wallander yeniden işinin başındaydı.
Ama Håkan von Enke’den hâlâ bir iz yoktu.
О проекте
О подписке
Другие проекты