Sonja Hökberg, Wallander’in beklediği gibi görünmüyordu. Aslında Wallander tam olarak ne beklediğini anımsayamadı ama o odada tanıştığı kişi değildi beklediği. Wallander içeri girdiğinde Sonja Hökberg oturuyordu. Kız ufak tefek ve zayıftı, üflesen neredeyse uçacaktı. Sarı saçları omuzlarındaydı ve mavi gözlüydü. Masumiyet ve saflık konulu bir dergi reklamında model olabilirdi. Ona gözü dönmüş, çekiçli katil demeye bin şahit isterdi.
Wallander’i odanın dışında kızın avukatı ve Martinson karşılamıştı.
“Kız gayet kendine hâkim,” dedi Lötberg, Wallander’e. “Yapılan suçlama ve cezanın bilincinde olduğundan emin değilim.”
“Mesele suçlama ve itham değil. Kız suçlu zaten,” dedi Martinson altını çizerek.
“Peki ya çekiç?” dedi Wallander. “Bulduk mu?”
“Yatağının altına koymuş. Üstündeki kanı temizleme zahmetine bile girmemiş. Diğer kız bıçağı elden çıkarmış. Hâlâ arıyoruz,” dedi Martinson ve çıktı.
Wallander avukatla birlikte içeri girdi. Kız onlara umutla baktı. Pek gergin görünmüyordu. Wallander başıyla selam verip oturdu. Masada bir kayıt cihazı duruyordu. Wallander kıza uzun uzun baktı. Kız da ona baktı.
“Sakızınız var mı?” diye sordu sonunda kız.
Wallander hayır anlamında başını sallayıp Lötberg’e baktı, Lötberg de hayır anlamında başını salladı.
“Bakalım, daha sonra alırız belki,” dedi Wallander, kayıt cihazını çalıştırdı. “Önce biraz sohbet edeceğiz.”
“Tüm olan biteni zaten anlattım. Neden sakız vermiyorsunuz? Parasını öderim,” dedi kız ve meşe yaprağı şeklinde tokası olan siyah el çantasını kaldırdı. Wallander çantaya el konmamasına şaşırmıştı. “Sakızımı alana kadar ağzımı açmam.”
Wallander telefona uzanıp danışmayı aradı. Ebba halleder, diye düşündü. Ancak hatta tanımadığı bir ses çıkınca Ebba’nın artık emekli olduğunu hatırladı. Altı aydır yoktu ama Wallander yeni danışma görevlisine hâlâ alışamamıştı. Otuzlu yaşlarında, Irene adında bir kadındı. Önceden bir doktorun muayenehanesinde yönetici asistanıymış. Kısa sürede emniyette sevilen biri oldu. Ama Wallander, Ebba’yı özlüyordu.
“Bana sakız lazım,” dedi. “Kimde vardır biliyor musun?”
“Evet,” dedi Irene. “Bende var.”
Wallander telefonu kapatıp danışmaya yürüdü.
“Kız için mi?” diye sordu Irene.
“Çok zekisin.”
Wallander sorgu odasına döndü, Sonja Hökberg’e sakızı verdi ve tüm bunlar olurken kayıt cihazını kapatmayı unuttuğunu fark etti.
“Artık başlayalım,” dedi. “6 Ekim 1997, saat 16.15. Kurt Wallander Sonja Hökberg’i sorguluyor.”
“Yani her şeyi size en baştan mı anlatmak zorundayım?” dedi kız.
“Evet, net konuşmaya ve mikrofona doğru söylemeye çalış.”
“Hepsini çoktan anlattım zaten, neden tekrar olmak zorunda?”
“Benim başka sorularım olabilir.”
“En baştan hepsinin üstünden geçmek içimden gelmiyor.”
Wallander bir an için kızda kaygıdan eser olmayışına hayret etti.
“Maalesef iş birliği yapmak zorundasın,” dedi. “Çok ciddi bir suçla itham ediliyorsun ve suçunu da kabul ettin. Şu an nitelikli saldırı söz konusu, eğer taksicinin hâli daha kötüye giderse, senin durumun daha da fena olabilir.”
Lötberg, Wallander’e onaylamayan bir bakış attıysa da ağzını açmadı.
Wallander en baştan başladı. “Adın Sonja Hökberg ve 2 Şubat 1978 günü doğmuşsun.”
“Yani balık burcuyum. Senin burcun ne?”
“Şu anda bunun yeri değil. Buraya sorularımı cevaplamaya geldin, hepsi bu. Anladın mı?”
“Aptala benzer bir hâlim mi var?”
“Burada Ystad’da, Trastvägen 12 numarada anne babanla birlikte yaşıyorsun.”
“Evet.”
“Emil adında, 1982 doğumlu bir erkek kardeşin var.”
“Bu sandalyede oturması gereken o, ben değilim.”
Wallander kaşlarını kaldırdı.
“Neden öyle dedin?”
“Eşyalarımı karıştırmadan duramaz. Hep eli benim eşyalarımda. Çok kavga ederiz.”
“Eminim küçük kardeşinin olması zor bir durumdur ama şimdilik bu konuyu bir kenara koyalım.”
Kız hâlâ istifini bozmuyor, diye düşündü Wallander. Bu umursamazlığı sinirine dokunmaya başlıyordu.
“Geçen salı yaşanan olayları anlatmaya başlar mısın?”
“Aynı şeyin üstünden iki kere geçmek ne eziyet, çok sıkıcı.”
“Yapacak bir şey yok. Sen ve Eva Persson o akşam dışarı çıktınız?”
“Burada yapacak hiçbir şey yok. Keşke Moskova’da yaşasaydım.”
Wallander’in nutku tutulmuştu. Lötberg bile şaşırdı.
“Neden Moskova?”
“Bir yerlerde gördüm, orada hep heyecanlı şeyler oluyormuş. Hiç Moskova’ya gittiniz mi?”
“Hayır. Sadece sorularıma cevap ver. Evet, o gece dışarı çıktınız.”
“Biliyorsunuz zaten.”
“Eva ve sen yakın arkadaş mısınız?”
“Değilsek neden gece çıkalım? Sizce ben hoşlanmadığım insanlarla çıkıp gezecek bir tipe mi benziyorum?”
Wallander ilk kez kızın ses tonunda bir duygu yakalar gibi oldu. Sabırsız görünüyordu.
“Birbirinizi ne zamandır tanıyorsunuz?”
“Çok uzun değil.”
“Ne kadardır?”
“Birkaç yıl.”
“Senden beş yaş küçük.”
“Beni örnek alıyor.”
“Ne demek istiyorsun?”
“Bana kendi söyledi. Beni örnek alıyormuş.”
“Neden peki?”
“Onu kendisine soracaksınız.”
Soracağım, diye düşündü Wallander. Ona soracak çok şeyim var. “Bana o gece olanları anlatır mısın?”
“Of Tanrım!”
“Anlatmalısın, istesen de istemesen de. Mecbur kalırsak burada böyle sabaha kadar otururuz.”
“Birer bira içtik.”
“Eva Persson daha 14 yaşında olmasına rağmen mi?”
“Daha büyük gösteriyor.”
“Sonra ne oldu?”
“Birer bira daha söyledik.”
“Ondan sonra?”
“Taksi çağırdık. Ama bunların hepsini zaten biliyorsunuz. Neden sorup duruyorsunuz?”
“Bu taksiciye saldırmaya mı karar verdiniz?”
“Para lazımdı.”
“Ne için?”
“Hiç, öylesine.”
“Dur bir bakalım, doğru anlamış mıyım: Paraya ihtiyacınız vardı ama herhangi bir şey için değil, öylesine.”
“Evet.”
Hayır, hiç de değil, diye düşündü Wallander. Kızın cevabında bir parça öz güvensizlik sezinlemişti. Dikkatini arttırdı. “Normalde insanlar paraya bir şeyler için ihtiyaç duyar.”
“Bizde öyle olmadı.”
Ah, evet, öyleydi, diye içinden geçirdi Wallander. Fakat şimdilik bu konunun üstüne gitmemeye karar verdi.
“Bir taksiciyi soyma fikri nasıl geldi aklınıza?”
“Konuştuk işte.”
“Restoranda mı?”
“Evet.”
“Yani daha önceden konuşmamıştınız?”
“Niye konuşalım ki?”
Lötberg ellerine bakıyordu.
“Yani restorana gitmeden önce taksiciye saldırma niyetinizin olmadığını söylesek doğru olur mu? Kimin fikriydi?”
“Benim.”
“Eva itiraz etmedi?”
“Hayır.”
Bir şeyler tutmuyor, diye düşündü Wallander. Kız yalan söylüyor ama son derece sakin.
“Restorandan taksiyi çağırttınız, sonra gelmesini beklediniz. Doğru mu?”
“Evet.”
“Peki ama çekiç ve bıçak nereden çıktı? Saldırıyı önceden planlamadıysanız yani.”
Kız, Wallander’in gözlerinin içine baktı. “Ben hep yanımda çekiç taşırım,” dedi. “Eva’da da bıçak vardır.”
“Neden?”
“Başınıza ne geleceği belli olmaz.”
“Ne demek istiyorsun?”
“Sokaklar manyak dolu. İnsan kendini koruyabilmeli.”
“Yani hep çantanda bu çekiçle sokağa çıkarsın?”
“Evet.”
“Daha önce hiç kullandın mı?”
Lötberg kafasını kaldırıp baktı. “Bu sorunun davayla bir ilişiği yok,” dedi.
“O ne demek?” dedi Sonja Hökberg.
“İlişiği mi? Yani bu soruyu sorması uygun değil.”
“Yine de cevap verebilirim. Çekici daha önce hiç kullanmadım ama Eva bir kere birisini kesti. Ona dokunup yoklamaya çalışan sapığın tekiydi.”
Wallander’in aklına bir fikir geldi ve daha önceki soru silsilesinden saptı. “Restoranda biriyle buluştunuz mu? Birisiyle randevunuz var mıydı?”
“Hayır.”
“Erkek arkadaşın yok mu?”
“Hayır.”
Fazla çabuk cevapladı, diye düşündü Wallander. Bunu aklının bir köşesine not etti.
“Taksi geldi ve çıktınız?”
“Evet.”
“Ondan sonra ne yaptınız?”
“Sence? Adama gitmek istediğimiz yeri söyledik.”
“Rydsgård’a gitmek istediğinizi söylediniz. Neden?”
“Bilmem. Bir şey dememiz lazımdı ve ilk aklımıza gelen yer orasıydı.”
“Eva sürücünün yanında öne oturdu, sen de arkada oturdun. Buna da önceden mi karar verdiniz?”
“Plan buydu.”
“Ne planı?”
“Sürücüyü yolda durduracaktık, Eva arka koltukta yanıma oturmak isteyecekti. İşte o zaman onu haklayacaktık.”
“Yani silahlarınızı kullanmaya kesin karar vermiştiniz zaten.”
“Daha genç olsaydı yapmayacaktık.”
“O zaman ne yapacaktınız?”
“O zaman eteklerimizi yukarı sıyırıp davetkâr davranarak durmasını sağlayacaktık.”
Wallander terlemeye başladığını hissetti. Kızın gamsızlığı ve lakaytlığı sinirini bozmaya başlamıştı. “Neye davet?”
“Sence?”
“Onu kandırıp sizinle seks yapabileceğini düşünmesini sağlayacaktınız?”
“Seni iğrenç moruk.”
Lötberg öne eğildi. “Sözlerine dikkat etmen gerekiyor.”
Hökberg adamın suratına baktı. “Nasıl istersem öyle konuşurum.”
Lötberg tekrar arkasına yaslandı. Wallander devam etmeye karar verdi.
“Gelgelelim, taksici yaşı büyük bir adamdı. Arabayı durdurdunuz. Sonra?”
“Kafasına vurdum. Eva da onu bıçakladı.”
“Kaç kere vurdun?”
“Bilmiyorum. İki kere. Saymadım.”
“Onu öldürmekten korkmadın mı?”
“Para lazımdı.”
“Ben onu sormadım. Bilmek istediğim şu, vurduğun darbelerin ölümcül olabileceğinin bilincinde miydin?”
Sonja Hökberg omuz silkti. Wallander bekledi ama kız cevap vermedi. Wallander’in son soruyu tekrar etmeye mecali yoktu.
“Paraya ihtiyacın olduğunu söylüyorsun. Ne için?”
“Özel bir şey için değil. Söyledim ya.”
“Sonra ne oldu?”
“Cüzdanını ve cep telefonunu alıp eve yürüdük.”
“Cüzdana ne oldu?”
“İçindeki parayı bölüştük, Eva cüzdanı bir yere attı.”
Wallander, hızlıca Martinson’un notlarına göz attı.
Lundberg’in üstünde 600 kron vardı. Persson’dan talimatları aldıktan sonra cüzdanı bir kâğıt çöpünde bulmuşlardı. Hökberg cep telefonunu almıştı. Polis telefonu kızın odasında buldu. Wallander saati söyledi, sorguyu sonuçlandırdığını söyleyip kayıt cihazını kapattı. Hökberg gözleriyle hareketlerini takip etti.
“Artık eve gidebilir miyim?”
“Hayır, esasında gidemezsin,” dedi Wallander. “19 yaşındasın ve mahkemelerimizin gözünde bir yetişkinsin. Ağır bir suç işledin, mahkemeye çıkacaksın.”
“Bu da demektir ki?”
“Burada emniyette kalacaksın?”
“Neden?”
Wallander, Lötberg’e bakıp ayağa kalktı. “Orasını avukatın açıklar bence.”
Wallander odadan çıktı. Midesi bulanıyordu. Hökberg rol yapmıyordu. Birazcık bile yanlış bir şey yaptığını düşünmüyordu. Wallander, Martinson’un odasına girip oturdu. Martinson telefondaydı ama birazdan kapatacağını işaret etti. Wallander beklerken içinden feci hâlde sigara içmek geldi. Bu aslında hiç olmazdı. Ancak Sonja Hökberg’le görüşmesi son derece rahatsız ediciydi.
Martinson telefonu kapattı. “Nasıl geçti?”
“Kız her şeyi itiraf etti. Buzdolabı kadar soğukkanlı bir şekilde.”
“Persson da aynı durumda ve daha 14 yaşında.”
Wallander, Martinson’a sorgularcasına bir bakış attı. “Dünya nereye gidiyor böyle?”
“Hiç bilmiyorum.”
Wallander cidden sarsılmıştı.
“Henüz küçücükler.”
“Biliyorum, biliyorum. En ufak bir pişmanlık duymuyorlar.”
Bir süre sessiz kaldılar, Wallander hiçbir şey hissetmediğini düşündü. Nihayet konuşan Martinson oldu.
“Neden durmadan işten ayrılsam mı diye düşünüyorum, şimdi anlıyor musun?”
Wallander ayaklandı. “Aynı şekilde, ayrılmaman neden bu kadar önemli, anlıyor musun?” Pencereye doğru yürüdü. “Lundberg nasıl?”
“Durumu hâlâ kritik.”
“İşin özüne inmeliyiz, adam ölse de ölmese de. Sırf biraz para koparmak için adama öylece saldırmadılar. Ya özel bir şey için paraya ihtiyaçları vardı ya da saldırı bambaşka bir sebeple yapılmıştı.”
“Mesela?”
“Bilmiyorum. Tüm bu olayda daha derin bir şey olduğunu düşünüyorum.”
“En muhtemel senaryo şey değil mi, sarhoştular ve biraz para bulmak için bu manyak planı yaptılar? Sonuçlarını hiç düşünmeden?”
“Neden öyle düşünüyorsun?”
“Dediğin gibi bu kadar sıradan bir şey olduğunu sanmıyorum.”
Wallander başını salladı. “Eh, orada hemfikiriz. Ama sebepleri neydi, ben bunu bilmek istiyorum. Yarın Persson’la konuşacağım, anne babasıyla da. Kızların erkek arkadaşı var mıymış?”
“Persson birisinden bahsetti.”
“Hökberg’in yok mu?”
“Hayır.”
“O zaman yalan söylüyor. Onun da takıldığı biri var, eninde sonunda onu da bulacağız.”
Martinson not aldı. “Kim üstleniyor? Sen mi ben mi?”
Wallander’in cevabı hazırdı. “Ben yaparım. Bu ülkede ne olup bittiğini öğrenmek istiyorum.”
“Bana uyar.”
“Sen de hemen kurtuldum diye sevinme ama. Ne sen ne Hansson ne de Höglund kurtuldu bu işten. Bu saldırının altını kazımalıyız. Kasıtlı adam öldürmeye teşebbüs olduğundan eminim ve eğer Lundberg ölürse işte o zaman al sana cinayet.”
Wallander odasına gitti. Saat beş buçuktu ve hava kararmıştı bile. Kurt Wallander, Sonja Hökberg’i ve neden kızların paraya bu kadar çok ihtiyaç duyduğunu düşündü. Yoksa bambaşka bir sebep mi vardı? Arkasından Anette Fredman’ı düşündü.
Hâlâ yapacak işleri vardı fakat odasında oturmaya daha fazla dayanamadı. Paltosunu aldığı gibi dışarı çıktı. Sert sonbahar rüzgârı yüzünü yaktı. Arabayı çalıştırınca motordan gelen garip sesi duydu. Otoparktan çıkarken alışverişe gitmeye karar verdi. Buzdolabı tam takırdı, Hansson’la girdiği iddiadan kazandığı bir şişe şampanya vardı sadece. Wallander iddianın ne olduğunu artık hatırlayamıyordu. Anlık bir dürtüyle, bir gece önce adamın öldüğü ATM’nin önünden geçmeye karar verdi. Alışverişini de o civarlardaki bir marketten yapabilirdi.
Arabayı park ettikten sonra ATM’ye doğru yürüdü. Tekerlekli sandalyeli bir kadının para çekmesini bekledi. Kaldırımın asfaltı pürüzlü ve engebeliydi. Wallander etrafına bakındı. Yakınlarda hiç apartman ve ev yok gibi görünüyordu. Gecenin bir vakti, bu meydan oldukça ıssız olmalıydı. Güçlü sokak lambalarına rağmen, bir adam çığlık atıp yere yığıldığında onu ne duyan ne gören olurdu.
Wallander en yakındaki markete girip gıda reyonunu buldu. Her zamanki can sıkıntısı ve kararsızlıkla rafları gözleriyle taradı. Sepetini hemen çeşitli ürünlerle doldurdu, parasını ödedi ve marketten çıktı. Tekrar arabaya bindiğinde motordan gelen o gizemli ses artmış gibiydi. Evine girer girmez siyah takım elbisesini çıkardı. Duş alırken sabunun bitmek üzere olduğunu fark etti. Akşam yemeğinde biraz sebze çorbası yaptı, lezzetli olduğunu tadınca çok şaşırdı. Kahve yapıp fincanıyla oturma odasına gitti. Yorgundu. Televizyonda ilginç bir şey bulamadan kanalları gezdi, sonra telefonuna uzanıp Stockholm’deki Linda’yı aradı. Sadece ismen tanıdığı iki kadınla Kungsholmen’de aynı evi paylaşıyordu. İki yakasını bir araya getirebilmek için bazen yakınlardaki bir restoranda garsonluk yapıyordu. Wallander en son gittiğinde orada yemek yemiş ve oranın yemeklerini beğenmişti. Ancak kızının bangır bangır çalan müziğe tahammül edebilmesine şaşırmıştı.
Linda artık 26 yaşındaydı. İlişkileri iyiydi fakat Wallander onu düzenli aralıklarla görebilmeyi özlüyordu.
Telesekreter çıktı. Ne Linda ne ev arkadaşları evdeydi. Mesaj İngilizce tekrar edildi. Wallander kim olduğunu ve önemli bir şey olmadığını söyledi. Ahizeyi yerine koyup gözlerini kahvesine dikti. Soğumuştu. Bu şekilde yaşamaya devam edemem, diye düşündü sinirlenerek. Daha 50 yaşındayım ama kendimi ihtiyar ve zayıf hissediyorum.
Akşam yürüyüşüne çıkması gerektiğini biliyordu ama çıkmamak için bir bahane bulmaya çalıştı. Sonunda spor ayakkabılarını giyip sokağa çıktı.
Döndüğünde saat sekiz buçuktu. Yürüyüş sayesinde zihni açılmış, morali yükselmişti.
Telefon çaldı. Wallander, Linda arıyor olmalı, diye düşündü. Fakat arayan Martinson’du.
“Lundberg öldü. Az önce hastaneden aradılar.”
Wallander hiçbir şey demedi.
“Yani Hökberg ve Persson cinayet işlemiş oldu.”
“Biliyorum,” dedi Wallander. “Biz de temizlenecek iyi bir pisliğe bulaşmış olduk.”
Ertesi sabah sekizde toplantı yapmaya karar verdiler. Söyleyecek başka bir şey yoktu.
Wallander televizyonun karşısında oturup haberleri izledi, aklı bambaşka bir yerdeydi. İsveç kronu dolar karşısında değer kaybetmişti. İlgisini çeken tek haber, Trustor adlı sigorta şirketi hakkındaydı. Bugünlerde koskoca bir şirketin tüm parasını hortumlamak ve kimsenin iş işten geçene kadar fark etmemesi ne tuhaftır ki tereyağından kıl çekmek kadar kolaydı.
Linda aramadı. Wallander on birde yattı. Uyumasıysa çok uzun sürdü.
О проекте
О подписке
Другие проекты
