Читать книгу «Güvenlik Duvarı» онлайн полностью📖 — Хеннинга Манкелля — MyBook.
image
cover
 




Onları bulduğu noktayı dün gibi hatırlıyordu. Zor bir soruşturmaydı ve bu soruşturma Wallander’i Letonya’ya kadar sürüklemişti. Riga’da Baiba’yla tanışmıştı. Wallander’in bir zamanlar tanıyıp sevdiği Letonyalı bir polisin dul eşiydi.

Görüşmeye başlamışlardı. Uzunca bir süre böyle yürütebileceklerini, kadının İsveç’e taşınacağını sanmıştı. Hatta ev bile bakmışlardı. Fakat kadın yavaş yavaş uzaklaşmaya başlamıştı. Wallander kıskançlıkla, başka birisini bulduğunu düşünmüştü. Hatta bir kere uçakla Riga’ya kadar gitmiş, habersizce, sürpriz bir ziyaret yapmıştı. Ama başka bir erkek yoktu. Sadece Baiba’nın başka bir polisle evlenmeye ve az kazandığı ama ona yeterli gelen çevirmenlik işini bırakıp memleketinden ayrılmaya dair şüpheleri vardı. Böylece ilişkileri sona ermişti.

Wallander deniz kıyısında yürüdü ve onunla en son konuşmasının üstünden bir yıl geçtiğini fark etti. Hâlâ ara sıra rüyasına giriyordu ama Wallander onu hiçbir zaman avucunda tutmayı başaramıyordu. Ne zaman ona yaklaşsa ya da dokunmak için elini uzatsa kadın kayboluyordu. Wallander onu özleyip özlemediğini düşündü. Kıskançlığı kaybolmuştu, onun başka bir adamla birlikte olduğunu düşünmek artık onu korkutmuyordu.

Arkadaşlığını özledim, diye düşündü. Baiba sayesinde hiç farkında bile olmadığım yalnızlığımdan kaçmayı başarıyordum.

Arabaya döndü. Sonbaharda ıssız kalmış kumsallardan uzak dursam iyi olur, diye düşündü. Beni depresif yapıyor. Bir keresinde Wallander, Jutland’ın kuzeyinde, uzak bir bölgeye sığınıp orada yaşamıştı. Depresyonda olduğu için izin almıştı ve Ystad’daki işine bir daha asla dönemeyeceğini zannetmişti. Yıllar önceydi bu ama Wallander o zamanlardaki hislerini korkunç bir biçimde en ince ayrıntısına kadar anımsıyordu. O duyguyu bir daha asla yaşamak istemiyordu. O iç karartıcı ve fırtınalı manzara galiba en derin kaygılarını tetiklemişti.

Arabasına binip Malmö’ye sürdü. Önümüzdeki kış nasıl geçecek acaba diye düşündü, çok kar yağacak mı, yoksa sırf yağmurlu mu olacak? Aynı zamanda kasımdaki bir haftalık yıllık izninde ne yapacağını da merak ediyordu. Linda’yla ucuz bir uçuş bulup sıcak bir yerlere gitmeyi konuşmuşlardı. Bu seyahati Wallander karşılayacaktı. Ama Linda hâlâ Stockholm’deydi, yeni bir şey okuyordu. Wallander ne olduğunu bilmiyordu ve kızı şehirden çıkamayacağını söylemişti. Wallander birlikte gidebileceği başka birisini düşünmeye çalıştı ama resmen hiç arkadaşı yoktu. Sten Widén vardı, Ystad dışında at yetiştiriyordu ama Wallander ondan iyi bir seyahat arkadaşı olup olmayacağından emin değildi. Widén deli gibi içerdi ve Wallander bir zamanlar endişe verici alkol tüketimini minimumda tutmak için mücadele veriyordu. Gertrud’a, babasının dul eşine, teklif edebilirdi. Ama koca bir hafta ne konuşurlardı ki? Başka da kimse yoktu.

Wallander evde kalıp tatil parasını yeni bir arabaya harcayacaktı. Peugeot’su eskimişti. Tuhaf tuhaf sesler çıkarmaya başlamıştı.

* * *

Saat onu biraz geçe Rosengård denen banliyödeydi. Cenaze saat on birdeydi. Kilise modern bir binaydı. Yakınlarda bir grup oğlan futbol topuyla duvara pas atıyordu. Yedi kişiydiler, üç tanesi siyahiydi. Üç tanesi de sanki göçmen anne babadan doğmuşa benziyordu. Sonuncusu çilliydi ve darmadağınık sarı saçlıydı. Çocuklar büyük bir coşku ve neşeyle topa vuruyor, kahkahadan kırılıyorlardı. Wallander bir an onlara katılmaya can atar gibi oldu ama olduğu yerde kaldı. Bir adam kiliseden çıkıp bir sigara yaktı. Wallander arabadan inip adama doğru gitti.

“Stefan Fredman’ın cenazesi bu kilisede mi yapılacak?” dedi.

Adam başıyla onayladı. “Akrabası mısınız?”

“Hayır.”

“Fazla insan gelmez sanmıştım,” dedi adam. “Ne yaptığını biliyorsunuz diye tahmin ediyorum.”

“Evet, biliyorum.”

Adam sigarasına baktı. “Onun gibi birisinin ölmüş olması daha hayırlı.”

Wallander sinirlendiğini hissetti. “Stefan daha 18 yaşında bile değildi. Öyle gencecik birisinin ölmesi hiçbir zaman daha hayırlı olmaz.” Bağırdığını fark etti.

Sigara içen adam ona merakla baktı. Wallander öfkeyle kafasını sallayıp arkasını döndü. Tam o anda cenaze arabası yanaştı. Kahverengi tabut indirildi. Üstünde sadece bir adet çelenk duruyordu. Wallander gelirken çiçek almalıydı.

Wallander hâlâ futbol topuyla oynayan çocuklara doğru yürüdü. “Buralarda bir çiçekçi var mı, biliyor musunuz?” dedi.

Çocuklardan biri ileriyi işaret etti.

Wallander cüzdanını çıkardı ve yüz kron aldı. “Koş, bana oradan çiçek al gel,” dedi. “Gül olsun. Hemen dön. Zahmetin için sana on kron vereceğim.”

Çocuğun gözleri yuvalarından fırlar gibi oldu parayı alırken.

“Ben polisim,” dedi Wallander. “Tehlikeli bir polisim. Eğer parayı alıp tüyersen seni bulurum.”

Çocuk hayır anlamında başını salladı. “O zaman neden üstünde üniforma yok?” diye sordu kırık dökük bir İsveççeyle. “Hiç polise benzemiyorsun. Hele hele tehlikeli bir polise.”

Wallander polis kimliğini çıkarıp çocuğa gösterdi. Çocuk bir süre kimliği inceledi, sonra başını salladı ve gözden kayboldu. Diğerleri oyuna devam etti.

Dönmeme ihtimali çok yüksek, diye düşündü Wallander kasvetli bir şekilde. Uzun zamandan beri halk polise hiç saygı duymuyor.

Fakat çocuk tam söz verdiği gibi elinde güllerle döndü. Wallander ona 20 kron verdi, söz verdiği için 10 kron, geri döndüğü için 10 kron daha. Abartı bir cömertlik sergilediğinin farkındaydı ama artık çok geçti. Bir taksi kilisenin girişindeki merdivene yanaştı ve Stefan’ın annesi indi. Yaşlanmıştı ve o kadar zayıftı ki hastalıklı gibiydi. Yanında yedi yaşlarında bir oğlan duruyordu. Gözleri kocaman açılmıştı ve korku doluydu. Hâlâ o günün korkusuyla yaşıyordu. Wallander yanlarına gidip onlarla selamlaştı.

“Sadece biz ve papaz,” dedi kadın.

Birlikte kiliseye yürüdüler. Papaz genç bir adamdı, tabutun yanında taburede oturuyor, gazetesini karıştırıyordu. Wallander, birden Anette Fredman’ın, koluna tutunduğunu hissetti. Anladı.

Papaz ayağa kalkıp gazetesini kaldırdı. Tabutun sağ tarafına oturdular. Kadın hâlâ Wallander’in kolundaydı.

Önce kocasını kaybetti, diye düşündü Wallander. Björn Fredman hiç de hoş olmayan vahşi bir adamdı, onu döverdi ve çocuklarına terör estirirdi ama onun kocası, çocuklarının babasıydı. Öz oğlu tarafından öldürülmüştü. Arkasından en büyük çocuğu Louise ölmüştü. Şimdiyse kadın gene burada, oğlunu gömmeye hazırlanıyordu. Ona ne kalmıştı? Yarım bir hayat? O kadarcık mı?

Arkalarından birisi kiliseye girdi. Anette Fredman hiçbir şey duymuşa benzemiyordu ya da kontrolünü kaybetmemek için kendini o kadar sıkıyordu ki başka bir şeye odaklanamıyordu. Bir kadın kürsüye doğru yürüyordu. Wallander yaşlarındaydı. Anette Fredman nihayet kafasını kaldırıp baktı ve kadına baş selamı verdi. Kadın birkaç sıra yanlarında arkaya oturdu.

“Doktor,” dedi Anette Fredman. “Adı Agneta Malmström. Bir süre önce Jens pek iyi durumda değilken ona yardım etmişti.”

Wallander bu adı bir yerden tanıyordu ama hatırlaması bir dakika sürdü, Stefan Fredman dosyasında en can alıcı ipuçlarını Agneta Malmström ve kocası vermişti ona. Stockholm istasyonu aracılığıyla bir gece çok geç saatte konuşmuşlardı. Kadın Landsort’un ilerisinde denizin ortasında yattaydı.

Wallander kilise müzisyenini göremedi ama müzik başladı. Papaz bir kayıt cihazını başlatmıştı. Wallander neden kilise çanı işitmediğini de merak etti. Cenazeler hep çanların çalmasıyla başlamaz mıydı? Anette Fredman koluna daha sıkı yapışınca aklından geçen bu düşünce gerilere kaydı. Wallander kadının yanındaki oğlana şöyle bir baktı. Onun yaşında bir çocuk cenazeye katılmalı mı? Wallander çocuğun burada olmaması gerektiğini düşünüyordu. Fakat çocuk oldukça ağırbaşlı duruyordu.

Müzik yavaşça sustu ve papaz konuşmaya başladı. Onlara İsa’nın sözlerini hatırlattı, “Bırakın küçükler bana gelsin.” Wallander tabutun üstünde duran çelenge dikkatini verdi, boğazındaki düğümün büyümesine engel olmak için çiçeklerdeki yaprakları saymaya başladı.

Kısa bir törendi. Sonrasında tabuta yaklaştılar. Anette Fredman bir koşu yarışının son metrelerindeymiş gibi kesik kesik nefes alıyordu. Dr. Malmström tam arkalarında durdu. Wallander papaza doğru döndü, papaz sanki sabırsızlanıyordu.

“Çanlar,” dedi Wallander adama. “Neden çanlar çalmadı? Biz dışarı çıkarken çanlar çalmalı, ayrıca org yerine kaydedilmiş müzik de çalınmaz.”

Papaz tereddütle başını salladı. Wallander polis kimliğini çıkarsa ne olurdu diye merak etti. Dışarı yürümeye başladılar. Jens ve annesi öndeydi. Wallander, Agneta Malmström’e selam verdi.

“Sizi tanıdım,” dedi kadın. “Hiç tanışmadık ama yüzünüzü gazetelerden biliyorum.”

“Benden gelmemi istedi. Sizi de mi aradı?”

“Hayır, ben kendim geldim.”

“Şimdi ne olacak?”

Dr. Malmström yavaşça başını salladı. “Bilmiyorum. Çok içmeye başladı. Jens nasıl büyüyecek bilmiyorum.”

Tam bu noktada Anette Fredman ve Jens’in onları beklediği alana ulaştılar. Kilise çanları çaldı. Wallander kapıları açtı, tabuta son bir bakış attı. Bazı adamlar yan kapıdan tabutu taşıyorlardı.

Birdenbire bir flaş yüzünde patladı. Dışarıda gazeteci bekliyormuş. Anette Fredman elleriyle yüzünü kapattı. Fotoğrafçı ona arkasını dönüp oğlanın resmini çekmeye çalıştı. Wallander onu durdurmak için kolunu öne attı ama fotoğrafçı fazla hızlıydı. Alacağını almıştı.

“Neden bizi rahat bırakmıyorsun?” diye bağırdı Anette Fredman.

Oğlan ağlamaya başladı. Wallander fotoğrafçıyı kolundan tutup kenara çekti. “Ne yaptığını sanıyorsun ha?” diye dişlerini sıktı.

“Seni hiç ilgilendirmez,” dedi fotoğrafçı. Nefesi kokuyordu. “Ne satarsa onu çekerim ben. Bir seri katilin cenazesinden çekeceğim fotoğraflar iyi satar. Maalesef daha erken gelemedim.”

Wallander polis kimliğine elini attı, sonra fikrini değiştirip kameraya yapıştı. Fotoğrafçı makinesini elinden çekmeye çalıştı ama Wallander daha kuvvetliydi. Makineyi açıp içindeki filmi çıkardı.

“Her şeyin bir sınırı olmalı,” dedi Wallander, adama makinesini geri uzatırken.

Fotoğrafçı ona bakakaldı ve ceketinin cebinden cep telefonunu çıkardı. “Polisi arıyorum,” dedi. “Buna saldırı denir.”

“Hadi ara,” dedi Wallander. “Ben Ystad emniyetinde komiserim. Komiser Kurt Wallander. Malmö’deki meslektaşlarımı ara ve canın ne istiyorsa söyle.”

Wallander film rulosunu yere attı ve kılıfını ayakkabısının altında ezdi. Kilise çanları sustu. Wallander terliyordu ve hâlâ öfkeliydi. Anette Fredman’ın onları rahat bırakmalarını isteyen tiz çığlığı hâlâ kulaklarında çınlıyordu. Fotoğrafçı ezilmiş filmine baktı. Oğlanlar hâlâ futbol topuyla oynuyordu.

“Gazetede resim falan çıkmayacak,” dedi Wallander.

“Neden bizi rahat bırakmıyorlar ki?”

Wallander’in verecek cevabı yoktu. Agneta Malmström’e doğru baktı ama onun da söyleyecek bir sözü yoktu.

Anette Fredman, Wallander’i aradığında cenaze töreninden sonra eve kahve içmeye de davet etmişti. Wallander hayır demeyi becerememişti.

Döküntü kiralık binadaki daire, tam da Wallander’in hatırladığı gibiydi. Dr. Malmström de onlarla geldi. Kahvenin demlenmesini beklerken sessiz sessiz oturdular. Wallander mutfaktan bir porselen çınlaması duyduğunu sandı.

Jens yerde sessizce arabasıyla oynuyordu. Wallander, Dr. Malmström’ün de ortamı onun kadar kasvetli bulduğunu anlıyordu ama söyleyecek bir şey yoktu.

Ellerinde kahve fincanlarıyla oturdular. Anette Fredman parlak gözlerle karşılarına oturdu. Dr. Malmström işsiz olduğu bugünlerde nasıl idare ediyor diye anlamaya çalıştı. Anette Fredman muğlak, yarım ağız cevaplarla geçiştirdi.

“İdare ediyoruz işte. Bir şekilde yoluna girecek. Her şey sırayla.”

Sözler tükendi. Wallander kol saatine baktı. Ayağa kalkıp Anette Fredman’la tokalaştı. Kadın gözyaşlarına boğuldu. Wallander çok şaşırdı. Ne yapacağını bilemedi.

“Siz gidin,” dedi Dr. Malmström. “Ben bir süre daha onunla kalırım.”

“Sonra arayıp hâlinizi hatırınızı soracağım,” dedi Wallander. Ardından, beceriksizce, oğlanın kafasını okşadı ve çıktı.

Motoru çalıştırmadan önce bir süre arabada oturdu. Bir seri katilin cenaze fotoğraflarının çok satacağından emin olan fotoğrafçıyı düşündü.

Artık dünyanın düzeni böyle, inkâr edemem, diye düşündü. Ama bu, olanları anlayışla karşılayacağım anlamına da gelmez.

Sonbahar manzarası içinde arabasını Ystad’a sürdü. Boğucu bir sabah olmuştu.

Saat ikiyi biraz geçe arabasını park etti.

Doğu rüzgârı artmıştı. Wallander emniyete doğru yürürken deniz kıyısından karaya doğru ilerleyen kara bulutlar gördü.