Читать книгу «Gülümseyen Adam» онлайн полностью📖 — Хеннинга Манкелля — MyBook.
image

4

1 Kasım öğleden sonra, Skåne’li çiftçi Olof Jönsson garip bir an yaşadı. Tarlasında ilkbaharda yapacağı ekimi planlayarak yürürken, ayak bileklerine kadar çamura batmış, yarım daire şeklinde dizilmiş bir grup insanın sanki bir mezara bakarmış gibi dikildiklerini gördü. Arazisini kontrol edeceği zamanlarda her zaman yanına dürbün alırdı. Bazen tarlaları ayıran çalılıklardan birinin kenarında geyik gördüğü olurdu. Dürbünü yanında olduğundan onları net görebiliyordu. Bir tanesini –yüzü aşina geldiğinden– tanıdığını zannetti fakat kim olduğunu çıkaramadı. Sonra dört erkek ve bir kadından oluşan grubun önceki haftalarda arabasında ölen adamın bulunduğu yerde durduklarını fark etti. İşlerine burnunu sokmak istemediğinden dürbününü indirdi. Muhtemelen saygılarını sunmak için adamın öldüğü yeri ziyaret eden akrabalarıydı. Arkasını dönerek oradan uzaklaştı.

Kurt Wallander kaza yerine geldiklerinde sadece bir anlığına her şeyi hayal edip etmediğini sorguladı. Belki de çamurda bulup sonra yere attığı şey sandalye bacağı değildi. Tarlada uzun adımlarla yürürken diğerleri yolda kalıp bekledi. Seslerini duyabiliyor ancak ne dediklerini anlayamıyordu.

Muhakememi yitirdiğimi düşünüyor olmalılar, diye düşündü sandalye bacağını ararken. Ne de olsa eski görevime dönmeye uygun olup olmadığımı sorguluyorlar.

Fakat işte ayaklarının dibinde bir sandalye bacağı vardı. Hızlıca incelediğinde artık emin oldu. Dönüp arkadaşlarına eliyle işaret etti. Birkaç dakika sonra hepsi de çamurun içindeki sandalye bacağının etrafında toplanmışlardı.

“Haklı olabilirsin,” dedi Martinson tereddütle. “Bagajda kırık bir sandalye olduğunu hatırlıyorum. Bu onun parçası olmalı.”

“Yine de çok tuhaf olduğunu düşünüyorum,” dedi Björk. “Nasıl akıl yürüttüğünü bir daha anlatabilir misin, Kurt?”

“Basit,” dedi Wallander. “Martinson’un raporunu okudum. Bagajın kilitli olduğu yazıyordu. Bagajın kaza sırasında esneyerek açılıp sonra kapanması ve kendi kendine kilitlenmesi imkânsız. Eğer öyle olsaydı arabanın arkasının bir yere çarparak hasar görmüş olması gerekirdi, oysa böyle bir hasar yok.”

“Arabayı mı inceledin?” dedi Martinson şaşkınlıkla.

“Soruşturmada size yetişmeye çalışıyorum,” dedi Wallander, sanki Niklasson’un yerine gittiğini söylemekle Martinson’a basit bir kaza soruşturmasını yürütmede güvenmediğini ima etmişti ve bu yüzden de bahaneler üretiyordu. Gerçi aslında bu ima doğruydu ama şimdilik bir önemi yoktu. “Arabasında tek başına olan bir adamın birkaç defa takla atıp tarlada durduktan sonra arabadan çıkıp bagajı açarak, kırık bir sandalye bacağını dışarıya atması, sonra bagajı kapatıp tekrar arabaya binmesi, emniyet kemerini takması ve sonunda kafasına aldığı darbe nedeniyle ölmesi bana mümkün görünmüyor.”

Kimse konuşmadı. Wallander bunu daha önce de pek çok defa görmüştü. Örtü kaldırılır ve ortaya kimsenin görmeyi beklemediği bir şey çıkıverir.

Svedberg paltosunun cebinden plastik bir torba çıkardı ve sandalye bacağını dikkatlice içine koydu.

“Sandalye bacağını buradan beş metre ötede buldum,” dedi Wallander eliyle göstererek. “Yerden aldım ve sonra tekrar fırlattım.”

“Bir delil parçasına karşı garip bir tutum,” dedi Björk.

“Bulduğumda bunun Gustaf Torstensson’un ölümüyle bağlantısını bilmiyordum,” dedi Wallander. “Ve hâlâ sandalye parçasının ne anlama geldiğini bilmiyorum.”

“Eğer seni doğru anladıysam,” dedi Björk, Wallander’in yorumunu görmezden gelerek, “Kırık sandalye bacağı, Torstensson’un kaza yaptığı sırada başka birisinin de orada olduğu anlamına gelir. Ancak yine de onun kesin olarak öldürüldüğü anlamına gelmez. Birisi tesadüfen kaza yapan arabayı bulmuş ve çalmaya değer bir şey var mı diye bagaja bakmış olabilir. Bu durumda, bu kişinin polisle temasa geçmemesi ya da kırık sandalye parçasını bagajdan alıp fırlatması o kadar da mantıksız değil. Ölüleri soyan insanlar yaptıklarını çok nadiren başkalarına duyururlar.”

“Bu doğru,” dedi Wallander.

“Fakat sen bunun bir cinayet olduğunu ispatlayacağını söylemiştin,” dedi Björk.

“İspatlayacağım derken abartıyordum,” dedi Wallander. “Tek demek istediğim, bulduğum sandalye bacağının durumu değiştirebileceğiydi.”

Yola doğru yürümeye başladılar.

“Arabayı bir daha iyice incelememiz lazım,” dedi Martinson. “Adli tıp teknisyenleri kırık bir sandalye gönderdiğimize çok şaşıracaklar, gerçi bu pek bir işe yaramayacak.”

Björk yol kenarında süren tartışmaya son vermek istediğini belli etti. Çünkü yağmur yağmaya devam ediyordu ve rüzgâr daha da şiddetlenmişti.

“Ne yapacağımıza yarın karar verelim,” dedi Björk. “Elimizdeki farklı ipuçlarını araştıracağız. Ne yazık ki çok fazla ipucu yok. Şu an daha fazla ilerleyebileceğimizi zannetmiyorum.”

Arabalarına döndüklerinde Höglund duraksadı. “Seninle gelmemin sakıncası var mı?” diye sordu Wallander’e. “Ystad’da oturuyorum, Martinson’un arabasında çocuk koltukları var ve Björk’ün arabası da balık oltalarıyla dolu.”

Wallander başını sallayarak onayladı. En son onlar ayrıldı. Birkaç kilometre boyunca konuşmadan yol aldılar. Yanında birisinin oturması Wallander’e tuhaf gelmişti. On sekiz ay önce uzun bir sessizliğe hapsolduğundan beri kızı dışında kimseyle doğru dürüst konuşmadığını fark etti.

Sonunda konuşmaya başlayan Höglund oldu. “Bence haklısın,” dedi. “İki ölüm arasında bir bağlantı olmalı.”

“Bu sadece aklımızda bulundurmamız gereken bir ihtimal,” diye karşılık verdi Wallander.

Sol tarafta denizin bir kısmını görebiliyorlardı. Dalgaların üzerinde beyaz köpükler vardı.

“İnsan neden polis olur ki?” diye konuştu Wallander.

“Başkalarını bilmem,” dedi Höglund, “Ama neden polis olduğumu iyi biliyorum. Polis Akademisi’ndeyken herkesin birbirinden farklı hayalleri olduğunu hatırlıyorum.”

“Polislerin hayalleri var mıdır?” dedi Wallander şaşırarak.

Höglund, Wallander’e doğru döndü. “Herkesin vardır, polislerin bile. Senin yok mu?”

Wallander nasıl cevap vereceğini bilemedi fakat Höglund’un sorusu elbette iyi bir soruydu. Hayallerim nereye gitti, diye düşündü. Gençken cesaret veren ya da zamanla sönüp kaybolan hayalleri vardır insanın. Bütün tutkularımdan geriye elimde ne kaldı?

“Polis oldum çünkü rahibe olmak istemiyordum,” diye devam etti Höglund. “Uzun süre Tanrı’ya inandım. Ailem Pentekostal6 Kilisesi’ne mensup. Ama bir gün sabah uyandım ve her şey uçup gitti. Birkaç yılım ne yapacağımı düşünmekle geçti, sonra bir şey karar vermemi sağladı ve polis olmak için kendime söz verdim.”

“Anlatsana,” dedi Wallander. “Neden polis olmak istediğini bilmek istiyorum.”

“Başka zaman,” dedi Höglund. “Şimdi değil.”

Ystad’a yaklaşıyorlardı. Höglund, Wallander’e yaşadığı yere, kasabanın batısındaki deniz manzaralı yeni inşa edilen tuğla evlerden birine nasıl gideceğini tarif etti.

“Bir ailen olup olmadığını bilmiyorum,” dedi Wallander, yapımı tam olarak bitmemiş bir yola dönerlerken.

“İki çocuğum var,” dedi Höglund. “Kocam makine teknisyeni… Bütün dünyada su pompası kurup tamir eder ve çok nadir evde olur. Ama bu evi almamıza yetecek kadar kazanıyor.”

“Güzel bir işe benziyor,” dedi Wallander.

“Kocamın evde olduğu bir akşam seni davet edeceğim. Nasıl bir iş olduğunu ondan dinlersin.”

Wallander, Höglund’un evinin önünde arabayı durdurdu.

“Bence geri döndüğün için herkes sevindi,” dedi Höglund, giderayak.

Wallander o anda bunun doğru olmayıp moralini düzeltmek için yapılan bir girişim olduğunu hissetti fakat yarım ağız da olsa teşekkür etti.

Sonra doğruca Maria Caddesi’ndeki evine gitti, ıslak ceketini sandalyeye asıp kirli ayakkabılarıyla yatağa uzandı. Hemen içi geçti ve rüyasında Skagen’deki kum tepelerinde uyuduğunu gördü.

Bir saat sonra uyandığında önce nerede olduğunu anlayamadı. Sonra ayakkabılarını çıkarıp kahve yapmak için mutfağa gitti. Pencereden sokak lambalarının kuvvetli esen rüzgârda sallanışını görebiliyordu.

Kış kapıda, diye düşündü. Kar, fırtına ve kargaşa. Ve ben yine polisim. Hayat bizi bir o yana, bir bu yana savurup duruyor. Kararını yalnızca kendimizin verebildiği bir şey sahiden var mı hayatta?

Uzun süre kahve fincanına bakarak oturdu. Mutfak çekmecesinden bir not defteri ve kalem getirdiğinde kahvesi soğumuştu.

Artık tekrar polis gibi hareket etmeliyim, dedi kendi kendine. Kendi küçük sorunlarıma üzülmek için değil de olayları araştırıp çözmek ve yaratıcı fikirler bulmak için maaş alıyorum.

Kalemi bırakıp esneyerek gerindiğinde gece yarısı olmuştu. Sonra not defterine yazdığı özeti tekrar inceledi. Ayaklarının altı buruşturulup atılmış kâğıt parçalarıyla doluydu.

Hiçbir bağlantı göremiyorum, diye itiraf etti. Trafik kazası görünümündeki olayla birkaç hafta sonra Sten Torstensson’un ofisinde vurularak öldürülmesi arasında bariz bir ilişki yok. Hatta Sten’in ölümü babasının başına gelen olayların doğrudan bir sonucu olmayabilir. Ama tersi de olabilir.

Yıllar önce Wallander kundakçılık olaylarıyla ilgili soruşturmada çözümsüzlüğe saplandığında, ömrünün son zamanlarında olan Rydberg’in söylediği bir şeyi hatırladı. “Bazen sonuç sebepten önce gelir. Bir polis olarak her zaman sondan başa doğru düşünmeye hazır olmalısın.”

Oturma odasındaki koltuğa uzandı.

Yaşlı bir adam, ekim ayında bir sabah tarlada arabasının içinde ölü bulunur, diye düşündü. Bir müvekkiliyle yaptığı toplantıdan evine dönmektedir. Rutin bir incelemeden sonra olay trafik kazası olarak kayıtlara geçer. Fakat ölen adamın oğlu kazayı sorgulamaya başlar. İki önemli nedenden dolayı: Birincisi babası asla sis varken arabayı hızlı kullanmazdı, ikincisi babasının bir süredir kendisine sakladığı bir sebepten ötürü üzgün ya da kaygılı olmasıydı.

Wallander doğruldu. İçgüdüleri bir bağlantı bulduğunu söylüyordu, daha ziyade bir bağlantısızlık ya da gerçekler ortaya çıkmasın diye hazırlanan düzmece bir bağlantı.

Düşünmeye devam etti. Sten Torstensson, babasının ölümünün basit bir trafik kazası olmadığını kanıtlayamamıştı. Çünkü ne tarladaki sandalye bacağını görmüştü ne de arabanın bagajındaki kırık sandalye hakkında düşünme fırsatı olmuştu. Tam da bu nedenle, hiçbir delil bulamadığından, Wallander’in yardımına ihtiyaç duymuştu. Böylece Wallander’le görüşmek için izini bulma zahmetine girmişti.

Aynı zamanda Sten sahte bir iz bırakmıştı. Finlandiya’dan gelen kartpostal… Beş gün sonra da vurulmuştu. Cinayet olduğundan kimse şüphe edemezdi.

Wallander ipin ucunu kaçırdı. Sezdiğini sandığı şey –diğerini örtmek için oluşturulmuş bir bağlantı– düşüncelerinin arasında kaybolmuştu.

Yorulduğunu hissetti. Bu gece daha fazla ilerleme kaydedemeyecekti. Eğer şüphelerinin gerçek bir temeli varsa tekrar ortaya çıkacaklarını tecrübelerinden biliyordu.

Mutfağa gidip bulaşıkları yıkadı ve yerdeki tüm kâğıtları topladı. Her şeye yeniden başlamalıyım, diye düşündü. Ama başlangıç neresi? Sten mi yoksa Gustaf Torstensson mu?

Yatak odasına gidip yattı ama çok yorgun olmasına rağmen uyuyamadı. Farkında olmadan, Ann-Britt Höglund’un polis olmaya karar vermesine neyin yol açtığını düşünüyordu.

Saate en son baktığında iki buçuğu gösteriyordu.

Kurt Wallander sabah altı sıralarında uyandı, hâlâ yorgun hissediyordu; ama geç kaldığını sanarak yataktan çıktı. Emniyetin kapısından içeri girdiğinde saat neredeyse yedi buçuktu ve Ebba’yı santralde her zamanki koltuğunda görünce sevindi. Ebba, Wallander’i fark ettiğinde karşılamak istedi. Wallander onun yerinden kalktığını görünce boğazı düğümlendi.

“İnanamıyorum!” dedi Ebba. “Gerçekten döndün mü?”

“Korkarım öyle,” dedi Wallander.

“Sanırım ağlayacağım,” dedi Ebba.

“Sakın ağlama,” dedi Wallander. “Sonra ayrıntılı konuşuruz.”

Wallander aceleyle yoluna devam etti ve koridorda hızla yürüdü. Odasına girdiğinde her yerin tamamen temizlendiğini fark etti. Ayrıca masasında babasını aramasını söyleyen bir not vardı. El yazısının karmaşıklığını dikkate alınca önceki akşam notu yazanın Svedberg olduğunu anladı. Tam telefonu eline almışken fikrini değiştirdi. Hazırladığı özeti cebinden çıkarıp hepsini okudu. İki olayın bağlantısıyla ilgili geçen akşam keşfettiği ama yine de kesinleştiremediği belli belirsiz düşünce hâlâ ortaya çıkmamıştı. Kâğıtları bir kenara koydu. Henüz çok erken, diye düşündü. On sekiz ay sonra geri döndüm ve hiç olmadığı kadar sabırsızım. Kızgın bir hâlde not defterini alıp temiz bir sayfa buldu.

Tekrar en baştan başlaması gerektiği açıktı. Görünen o ki kimse başlangıcın neresi olduğunu kesin bir şekilde söyleyemezdi, bu nedenle soruşturmaya önyargısız yaklaşmak zorunda kalacaklardı. Yarım saatini ne yapılması gerektiğini genel hatlarıyla tasvir etmeye harcadı fakat bu süre boyunca soruşturmaya liderlik etmesi gereken kişinin Martinson olduğu düşüncesi başının etini yedi durdu. Görevine yeniden dönmüş olsa da hemen bütün sorumluluğu üzerine almak istemiyordu.

Telefon çaldı. Cevap vermeden önce tereddüt etti.

“Harika haberler duydum,” dedi Per Åkeson. “Memnun olduğumu söylemeliyim.” Åkeson, Wallander’in yıllardır çok iyi bir ilişki kurduğu savcıydı. Sıklıkla olayların nasıl yorumlanacağı konusunda hararetli tartışmalara girerlerdi, Wallander tutuklama için yeterli dayanağı olduğu hâlde taleplerinden birini reddettiğinde Åkeson’a darılırdı. Yine de hemen hemen çoğu zaman aynı fikirde olurlardı. İkisi de soruşturmaların dikkatsizce yürütülmesine asla tahammül edemezdi.

“Her şeyin biraz tuhaf göründüğünü itiraf etmeliyim,” dedi Wallander.

“Sağlık sorunları nedeniyle erken emekli olacağına dair söylentiler vardı,” dedi Åkeson. “Birileri Björk’e daha fazla yayılmaması için bu söylentilere bir son vermesini söylemeli.”

“Söylentiden ibaret değildi,” dedi Wallander. “Kararımı sonradan değiştirdim.”

“Kararını neden değiştirdiğini sorabilir miyim?”

“Bir şeyler oldu,” diye kaçamak bir yanıt verdi Wallander. Åkeson, Wallander’in daha açık konuşmasını bekliyor gibiydi ama ısrarcı olmadı.

“Her neyse, geri döndüğüne çok sevindim,” dedi Åkeson yeterince bekledikten sonra. “Ayrıca bunu söylerken meslektaşlarım adına da konuşuyorum.”

Wallander kendisi için söylenen ancak inanmakta zorlandığı bunca iyi sözden rahatsız olmaya başladı. Hayatımızı bir ayağımız gül bahçesinde diğeriyse bataklıkta geçiriyoruz, diye düşündü.

“Torstensson soruşturmasının sorumluluğunu devralacağını zannediyorum,” dedi Åkeson. “Belki bugün öğleden sonra bir araya gelip ne durumda olduğumuzu konuşabiliriz.”

“‘Devralma’ konusunu bilmiyorum,” dedi Wallander. “Soruşturmaya dâhil olacağım, olmak istedim. Ama sanırım soruşturmayı diğerlerinden biri yönetecek.”

“Hımm, benim işim değil zaten,” dedi Åkeson. “Sadece döndüğüne sevindiğimi söylemek istedim. Olayın ayrıntılarını öğrenecek zamanın oldu mu?”

“Tam olarak değil.”

“Duyduklarıma bakılırsa önemli bir gelişme yok gibi.”

“Björk’e göre uzun sürecek bir soruşturma olacak.”

“Sen ne düşünüyorsun?”

Wallander yanıt vermeden önce duraksadı. “Şimdilik hiçbir şey…”

“Güvensizlik gittikçe artıyor,” dedi Åkeson. “İmzasız mektuplarla yapılan tehditler çok yaygınlaştı. Eskiden kapısı herkese açık olan hükümet binaları kale gibi barikatlar kurmaya başladı. Bu yüzden ölen adamın müvekkillerini ince eleyip sık dokuyarak araştırmanız gerekiyor. Onların içinde bir ipucu bulabilirsiniz. Müvekkillerinden birinin maktule karşı özel bir kini olabilir.”

“Biz de zaten öyle yapmaya başladık,” dedi Wallander.

Öğleden sonra Åkeson’un odasında buluşmaya karar verdiler.

Wallander tasarlamaya başladığı soruşturma planına dönmeye çalıştı ancak konsantrasyonu kaybolmuştu. Sinirlenerek kalemini bıraktı, kahve almaya gitti. Kimseyle karşılaşmamak için hızla odasına döndü. Saat sekizi çeyrek geçiyordu. Kahvesini içerken insanlarla birlikte olma korkusunu ne zaman yeneceğini merak etti. Saat sekiz buçukta notlarını yanına alarak toplantı odasına gitti. Yoldayken Sten Torstensson’un öldürülmesinden bu yana geçen beş ya da altı gün boyunca alışılmadık derecede çok az ilerleme kaydedildiğini fark etti. Bütün cinayet soruşturmaları farklıydı ama her zaman işin içindeki polislerde yoğun bir baskı duygusu olurdu. Wallander yokken burada bir şeyler değişmişti. Fakat değişen neydi?

Hepsi toplandığında saat sekizi kırk geçiyordu, Björk toplantının başladığının işareti olarak masaya hafifçe vurdu. Önce Wallander’e döndü.

“Kurt, sen bu vakaya yeni katıldın, bu nedenle her şeyi taze bir bakışla değerlendirebilirsin. Ne yapmamız gerektiği konusunda ne düşünüyorsun?”

“Buna karar verecek kişinin ben olduğumu düşünmüyorum,” dedi Wallander. “Her şeyi iyice öğrenmeye zamanım olmadı.”

“Yine de şimdiye dek işe yarar bir şey bulan tek kişi sensin,” dedi Martinson. “Eğer seni tanıyorsam gece oturup bir soruşturma planı hazırlamışsındır. Haksız mıyım?”

Wallander evet dercesine başını salladı. Artık soruşturmanın sorumluluğunu almaktan başka çaresi olmadığını anlıyordu.

“Bir özet hazırlamaya çalıştım,” dedi Wallander. “Ama önce size bir hafta önce Danimarka’da yaşadığım bir şeyden bahsetmeliyim. Bunu dün söylemem gerekirdi ama ilk iş günüm benim için en hafif deyimle fazla heyecanlıydı.”

Wallander, Sten Torstensson’un Skagen’e yaptığı yolculuğu kendisini şaşkınlık içinde dinleyen arkadaşlarına anlattı. Hiçbir detayı atlamamaya çalıştı. Konuşmasını bitirdiğinde odaya sessizlik hâkimdi. Sonunda Björk bozulduğunu gizlemeye gerek görmeden konuştu.

“Çok garip,” dedi Björk. “Neden her zaman normal prosedürlerin dışına çıkıyorsun bilmiyorum.”

“Onu tanıdığımdan bahsettim,” diye karşı çıktı Wallander ve sinirlerinin gerildiğini hissetti.

“Şu anda gerilmemize gerek yok,” dedi Björk sakin bir şekilde. “Ama bu durumun biraz tuhaf olduğunu kabul etmelisin. Bu durumda Gustaf Torstensson’un dosyasını yeniden açmamız gerekeceği aşikâr.”

“Bana göre iki cephede ilerlememiz hem doğal hem de gerekli,” dedi Wallander. “Bir değil iki kişi öldürüldüğünü varsaymalıyız. Dahası bunlar baba ve oğul. İki ihtimali aynı anda düşünmeliyiz. Cinayetlerin sırrı iki kişinin özel hayatında gizli olabileceği gibi, Torstensson’lar aynı şirkette avukat olarak çalıştıklarından, işleriyle de ilgili olabilir. Gerçek şu ki Sten benimle konuşmaya geldiğinde babasının ölmeden önce endişeli olduğunu söylediğinden kilit adam Gustaf Torstensson olabilir. Ama bu kaçınılmaz bir sonuç değil, ayrıca Danimarka’da bulunduğu sırada Sten’in Finlandiya’dan Bayan Dunér’e gönderdiği bir kartpostal söz konusu.”

“Bu kartpostalın bize anlattığı başka bir şey olmalı,” dedi Höglund.

Wallander başıyla onayladı. “O da şu, Sten tehdit altında olduğunu düşünüyor olmalıydı. Senin kastettiğin de bu mu?”