Читать книгу «Gülümseyen Adam» онлайн полностью📖 — Хеннинга Манкелля — MyBook.
image

Korkulması gereken şey, azametlilerin ahlaksız olması değil, azametli olmaya götüren ahlaksızlıktır.

Alexis de Tocqueville
Amerika’da Demokrasi

1

Sis.

Sanki sessiz, sinsi bir av hayvanı… Sis, Skåne’yi kapladığında dünya görünmez olur, bütün ömrüm Skåne’de geçmiş olsa bile buna asla alışamayacağım.

11 Ekim 1993, Saat 21.00.

Her tarafa denizden gelen bir sis çökmüştü. Arabasıyla Ystad’daki evine gidiyordu ve kendisini kesif, beyaz bir kütlenin içinde bulduğunda Brösarp Tepeleri’ni henüz geçmişti.

Birden içinde bir korku belirdi.

Sisten korkuyorum, diye düşündü. Oysa Farnholm Şatosu’nda görüştüğüm adamdan korkmalıyım. Arkasında daima pusuya yatmış, yüzleri seçilemeyen tehditkâr korumaları olan dost canlısı adamdan. O adamı ve o dostça gülümsemesinin arkasında gizli olduğunu öğrendiğim şeyi düşünmeliyim. Toplum içindeki itibarı hiç kuşku uyandırmayacak kadar lekesiz olsa da asıl korkmam gereken, Hanö Körfezi’nden sürüklenen sis değil, o adam. Yoluna çıkan herkesi öldürmekte bir an bile tereddüt etmediğini öğrendiğimden beri.

Ön camı temizlemek için silecekleri çalıştırdı. Karanlıkta araba kullanmayı sevmezdi. Bilhassa far ışığında bir oraya bir buraya koşuşturan tavşanlarla karşılaşmayı hiç sevmezdi.

Bir defasında, otuz yıl kadar önce, yabani bir tavşanı ezmişti. Tomelilla yolunda gidiyordu, ilkbahar başlarında bir akşam vaktiydi. Frene bastığı ânı dün gibi hatırlıyordu ama yine de kaportadan gelen tok bir ses duymuştu. Hemen arabayı durdurup dışarı çıkmıştı. Tavşan yerde yatıyordu ve arka ayakları çırpınıyordu. Vücudunun üst kısmı felç olmuştu ama gözleri ona doğru bakıyordu. Kendini yol kenarından büyükçe bir taş bulmaya zorlamış, taşı tavşanın kafasına vururken gözlerini kapamıştı. Ölü hayvana tekrar bakmadan aceleyle arabasına binmişti.

Tavşanın gözlerini ve vahşice çırpınan ayaklarını asla unutamamıştı. Bu olay tekrar tekrar aklına geliyordu, genelde de hiç beklemediği zamanlarda.

Bu tatsız düşünceleri geride bırakmaya çalıştı. Otuz yıl önce ölen bir tavşan bir adamın yakasını bırakmıyor olabilir ama ona zarar veremez, diye düşündü. Yaşayanlar arasında endişelenmem gereken yeterince insan var.

Dikiz aynasını her zamankinden daha fazla kontrol ettiğini fark etti.

Korkuyorum, diye düşündü tekrar. Bildiğim bir şey varsa o da kaçıyor olduğum. Farnholm Şatosu’nun duvarlarının arkasında saklı olduğunu bildiğim şeyden kaçıyorum. Ve onlar da bunu öğrendiğimden haberdarlar. Fakat acaba ne kadarından? Bir zamanlar yeni yetme bir avukat olarak ettiğim sessizlik yeminini bozacağımdan endişe etmelerine yetecek kadarından mı? Uzun zaman önce mesleki sırlara kutsal bir sadakat göstereceğime dair yemin etmiştim. Yaşlı avukatlarının vicdanından endişeliler midir acaba?

Dikiz aynasında hiçbir şey yoktu. Sisin içinde tek başınaydı ama bir saatten az bir süre içinde Ystad’a dönmüş olacaktı.

Bu düşünce sadece bir an için bile olsa keyfini yerine getirdi. Demek her şeye rağmen onu takip etmiyorlardı. Yarın ne yapacağına karar vermişti. Avukat olan ve aynı zamanda birlikte çalıştığı oğluyla konuşacaktı. Hayatın ona öğrettiği bir şey varsa o da her zaman bir çözüm yolu olduğuydu. Şimdi de olması gerekiyordu.

Arabanın ışıksız ön panelinde el yordamıyla radyo açma düğmesini aradı. İçerisi genetik alanındaki son gelişmelerden bahseden bir adamın sesiyle doldu. Kelimeler bir kulağından girip diğerinden çıkıyordu. Saatine baktı, neredeyse dokuz buçuk olmuştu. Arkasında hâlâ kimse yoktu fakat sis daha da yoğunlaşıyor gibiydi. Buna rağmen biraz daha gaza bastı. Farnholm Şatosu’ndan uzaklaştıkça kendisini daha iyi hissediyordu. Belki de her şeye karşın korkmasını gerektirecek hiçbir şey yoktu.

Salim kafayla düşünmeye çalıştı.

Her şey tam anlamıyla sıradan bir telefon görüşmesiyle başlamıştı, masasında düzenlenmesi gereken acil bir sözleşmeyle ilgili kendisiyle irtibata geçilmesini isteyen bir adamın mesajı vardı. Adamı tanımıyordu ancak inisiyatif alarak telefon etmişti; önemsiz bir İsveç kasabasındaki küçük bir avukatlık bürosu, bir müvekkil adayını kolay kolay reddedemezdi. Telefondaki sesi şimdi bile hatırlayabiliyordu: Kuzeyli, kibar bir aksanı olan fakat aynı zamanda hayatının her dakikasının çok değerli olduğuna dair izlenim veren bir ses. İşi, Skanska1 bayisi olarak çalışan şirketlerinden birinin Suudi Arabistan’a Korsika’da kayıtlı nakliye şirketiyle bir miktar çimento nakliyesini kapsayan karmaşık bir ticari işlem olarak açıklamıştı. Laf arasında bu yükün Hamis Muşayt’ta2 yapılacak devasa bir cami ya da Cidde’de3 inşa edilen bir üniversite binası için kullanılacağını ima etmişti.

Birkaç gün sonra Ystad’daki Continental Oteli’nde buluşmuşlardı. Oraya erkenden gitmişti, restoran öğle yemeği için henüz açılmamıştı, köşedeki bir masaya oturmuş ve adamın gelişini beklemişti. Restorandaki tek kişi pencereden dışarı kasvetle bakan Yugoslavyalı bir garsondu. Ocak ayının ortasıydı, Baltık Denizi’nden şiddetli bir rüzgâr esiyordu ve yakında kar yağacak gibiydi. Fakat kendisine yaklaşan adam güneşte daha yeni yanmış gibi görünüyordu. Koyu mavi bir takım elbise giymişti ve ellisinden fazla göstermiyordu. Her nasılsa, Ystad’lılara benzemediği gibi ocak ayında da değilmiş gibiydi. O bronzlaşmış yüzüne ait durmayan gülümseyişiyle bir yabancıydı sanki.

Farnholm Şatosu’ndaki adamı ilk defa o zaman görmüştü. Çantasız, kendine ait ayrı bir dünyada yaşayan, terzi elinden çıkmış mavi takım elbise giyen, her şeyden önce gülümsemesi göze çarpan bir adam ve arkasında onu gölge gibi takip edip dikkatle hareket eden, ürkütücü görünümlü iki koruması.

Evet, o zaman bile gölgeleri oradaydı. İkisiyle de tanıştırılıp tanıştırılmadığını hatırlayamadı. Restoranın diğer tarafındaki bir masaya oturmuşlar, efendilerinin görüşmesi bittiğinde tek kelime etmeden ayağa kalkmışlardı.

Altın çağ, diye geçirdi içinden kederle ve ben buna inanacak kadar saftım. Oysa bir avukatın hayal dünyası, en azından dünyanın bu yerindeki, bir cennet hayaliyle gölgelenmemeliydi.

Altı ay içinde bronz tenli adam, hukuk bürosunun gelirlerinin yarısını sağlar hâle gelmişti, bir yıl içinde de kazançları ikiye katlanmıştı. Faturalar en kısa sürede ödenir, hatırlatmak için mektup göndermeye asla gerek kalmazdı. Ofislerini yeniden dekore edebilmişlerdi. Farnholm Şatosu’ndaki adam, işini dünyanın her köşesinden ve az çok rastgele seçilmiş gibi görünen yerlerden yönetebiliyordu. Alışılmadık isimleri olan, bazılarını danışmadaki deri koltuğun yanında duran yerkürede bile zorlukla bulabildiği şehirlerden gelen fakslar, telefonlar ve hatta bazen radyo sinyalleriyle. Yine de her şey ne kadar karmaşık olursa olsun kanunlara uygundu.

Yeni bir çağın şafağı söktü, diye düşündüğünü hatırladı. Sonuçta olup biten bu… Bir avukat olarak Farnholm’deki adamın telefon defterinden beni seçmiş olmasına minnettar olmalıyım.

Gözünün önüne gelen hatıra şeridi birden kesildi. Bir an hayal gördüğünü sandı ama sonra dikiz aynasındaki far ışıklarını açık seçik gördü.

Demek sessizce yaklaşmışlardı.

Korku aniden tüm benliğini sardı. Sonunda onu takip etmişlerdi. Sessizlik yeminini bozarak ihanet etmesinden korkmuşlardı.

İlk yaptığı şey sisin içinde hızlanmak oldu. Alnından ter boşaldı. Arkasındaki farları görebiliyordu. Öldürmek için gelen takipçiler, diye düşündü. Başka kurtulan olmadığı gibi ben de kaçamayacağım.

Ancak araba yanından geçip gitti. Sürücünün yüzü gözüne ilişti, yaşlı bir adamdı. Sonra da arabanın arkasındaki kırmızı lambalar sisin içinde gözden kayboldu.

Cebinden çıkardığı bir mendille yüzünü ve boynunu sildi.

Yakında evimde olacağım, diye düşündü. Hiçbir şey olmayacak. Bayan Dunér bugün Farnholm’e gideceğimi randevu defterine kaydetmişti. Kimse –hatta o adam bile– yaşlı avukatını toplantıdan evine dönerken öldürmek için adamlarını göndermez. Bu çok riskli olur.

Bir şeylerin yanlış gittiğini fark edeli yaklaşık iki sene olmuştu. Hatırı sayılır bir miktardaki para için kefil olan İsveç Ticaret Odası’na ait sözleşmelerin kontrol edilmesiyle ilgili sıradan bir işle meşguldü; Polonya’daki türbinler için yedek parçalar, Çekoslovakya için biçerdöverler. Küçük bir detay söz konusuydu, bazı sayılar uyuşmuyordu. Muhtemelen baskı hatası olduğunu, belki bir yerlerdeki iki rakamın karıştığını düşünmüştü. Hepsini tekrar incelediğinde bunun bir yanlışlık değil kasıtlı yapılan bir şey olduğunu anlamıştı. Hiçbir şey eksik değildi, aksine her şey doğruydu, ancak sonuç korkunçtu. İlk düşüncesi buna inanmama yönündeydi. Ancak sonra bir suçu ortaya çıkardığından kuşkusu olmadığını kabul ederek –gecenin geç bir saati olduğunu anımsıyordu– sandalyesinde geriye doğru yaslanmıştı. Ystad sokaklarında yürümek için dışarı çıktığında şafak yeni sökmüştü, Stortorget’e vardığı zaman gördüklerinin başka bir açıklaması olmadığını istemeden de olsa kabul etmek zorunda kalmıştı: Farnholm Şatosu’ndaki adam, ticaret odasıyla ilgili büyük bir güven suistimalinin, vergi kaçakçılığının ve evrakta sahtecilik olayının sorumlusuydu.

Bundan sonra sürekli Farnholm’den gelen bütün evraklardaki kara delikler için gözünü dört açmıştı. Her seferinde olmasa da çoğu zaman açıkları yakalamıştı. Suçun boyutu kafasına yavaş yavaş dank etmişti. Kayda geçirmekten kaçınamadığı kanıtları kabullenmemeye çalışmış fakat sonunda gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalmıştı. Öte yandan bu konuda doğru dürüst bir şey yapmış sayılmazdı. Bildiklerini oğluna bile anlatmamıştı. Bunun nedeni, bilincinin derinliklerinde bütün bunların doğru olmadığına inanmayı tercih etmesi miydi? Kimsenin, görünüşe göre vergi dairesinin bile hiçbir şeyden haberi yoktu. Belki de tamamen farazi bir sırrı ortaya çıkarmıştı? Ya da artık Farnholm Şatosu’ndaki adam hukuk bürosunun ana gelir kaynağı olmuşken her şey için çok geç miydi?

Sis şimdi biraz daha yoğunlaşmıştı. Ystad’a yaklaştığında sisin kaybolacağını umdu.

Bu şekilde devam edemezdi, bu çok açıktı. Farnholm Şatosu’ndaki adamın ellerine kan bulaştığını fark edeli uzun zaman olmuştu.

Oğluyla konuşacaktı. Her geçen gün baltalanıp sulandırılsa da, Tanrı’ya şükür, İsveç’te hâlâ hukuk kuralları geçerliydi. Kendi yaptığı göz yummalar da hukukun zayıflatılma sürecinin bir parçasıydı. Bu kadar uzun süre gözlerini kapatmış olması bundan sonra da sessiz kalmasını gerektirmezdi.

Kendisini asla intihara sürüklemeyecekti.

Birden far ışığında bir şey gördü ve frenleyerek durdu. Önce tavşan olduğunu zannetti. Fakat sonra yolda bir şeyin durduğunu fark etti.

Uzun farları açtı.

Yolun ortasında bir sandalye vardı. Basit bir mutfak sandalyesi… Üzerinde insan büyüklüğünde bir kukla duruyordu. Kuklanın yüzü beyazdı.

Yoksa terzi mankenine benzetilmiş gerçek bir insan mıydı?

Kalp atışlarının hızlandığını hissetti. Sis, far ışıklarında kıvrım kıvrım dönüyordu. Ne sandalyeyle üzerindeki kuklayı yok etmenin, ne de içinde yükselen korkuyu görmezden gelmenin bir yolu vardı. Dikiz aynasını kontrol etti. Hiçbir şey göremedi. Sandalye ve kuklaya on metre kalıncaya dek arabayı yavaşça sürdü. Sonra tekrar durdu.

Kukla, yalnızca üstünkörü giydirilmiş bir korkuluk değildi, şaşırtıcı derecede insana benziyordu. Benim için hazırlanmış, diye düşündü. Radyoyu kapattı, elleri titriyordu, dikkatle etrafı dinledi. Yalnızca sis ve sessizlik vardı. Şimdi ne yapacağını bilmiyordu.

Onu duraksatan şey ne sisin içinde ortaya çıkan sandalye ne de hayalete benzeyen kuklaydı. Bunların arkasında ne olduğunu bilmediği başka bir şey vardı. Belki de yalnızca kendi içinde var olan bir şey.

Çok korkuyorum, dedi kendi kendine ve bu korku salim kafayla düşünmeme engel oluyor.

Sonunda emniyet kemerini çözüp kapıyı açtı. Dışarıda havanın ne kadar soğuk olduğuna şaşırdı. Arabadan çıktı ve gözlerini farların aydınlattığı sandalyeyle kuklaya dikti. Son düşüncesi kuklanın bir aktörün rolüne başlayacağı bir sahne düzenini anımsatmasıydı.

Arkasında bir ses duydu ancak geriye dönemedi. Darbe kafasının arka tarafına gelmişti.

Bedeni nemli asfalta çarpmadan önce ölmüştü.

Saat 21.53’tü. Sis şimdi daha da yoğundu.