Читать книгу «Bir Adım Geriden» онлайн полностью📖 — Хеннинга Манкелля — MyBook.
image

Bir an için Wallander üstünden büyük bir yük kalkmış gibi hissetti. Svedberg demek intihar etmemiş, dedi kendi kendine.

İnsanlar holde toplanmaya başlamıştı. Doktorla birlikte Hansson da gelmişti. Teknisyenlerden biri çantasını açıyordu.

“Lütfen herkes beni dinlesin,” dedi Wallander. “Burada yerde yatan kişi meslektaşımız, polis memuru Svedberg. Öldü, büyük olasılıkla da öldürüldü. Az sonra göreceklerinizin oldukça tatsız ve acı verici olduğunu bilmenizi ve kendinizi buna hazırlamanızı istiyorum. Hepimiz onu tanıyorduk ve onun için yas tutacağız. İş arkadaşımız olduğu kadar da dostumuzdu, bu da işimizi daha da zorlaştırıyor.”

Wallander sustu. Daha fazla bir şeyler söylemesi gerektiğini hissediyordu ama aklına da bir şeyler gelmiyordu. Uygun sözcükleri bulamıyordu. Nyberg’le yardımcıları çalışmaya başlarken Wallander de mutfağa döndü. Holgersson hâlâ mutfak masasının başında oturuyordu.

“Svedberg’in kuzenini aramalıyım,” dedi Holgersson. “Eğer yaşayan en yakın akraba oysa tabii.”

“Ben ararım,” dedi Wallander. “Onu tanıyorum.”

“Bana durumun bir özetini çıkar. Burada neler oldu?”

“Bu konuda Martinson daha çok yardımcı olur. Onu çağırayım.”

Wallander dışarı çıktı. Yan dairenin kapısı aralıktı. Kapıyı hafifçe vurup içeri girdi.

Martinson oturma odasında dört kişiyle birlikteydi. İçlerinden biri giyinmişti ama diğerlerinin üstünde hâlâ sabahlıkları vardı. İki kadın, iki erkektiler. Eliyle işaret ederek Martinson’u yanına çağırdı.

“Lütfen buradan ayrılmayın,” dedi diğerlerine.

Svedberg’in mutfağına geçtiler. Martinson’un yüzü kireç gibiydi.

“En başından başlayalım,” dedi Wallander. “Svedberg’i en son kim gördü?”

“En son ben görmüş olamam sanırım,” dedi Martinson. “Ama çarşamba sabahı saat on bir civarında onu kantinde görmüştüm.”

“Nasıl görünüyordu?”

“Üstünde durmadığıma göre her zamanki gibi olmalı.”

“Beni o gün öğleden sonra aradın ve perşembe sabahı toplantı yapmaya karar verdik.”

“Seninle konuştuktan hemen sonra Svedberg’in odasına gittim ama yoktu. Danışmadaki görevli eve gittiğini söylemişti.”

“Saat kaçta gitmiş?”

“Doğrusu sormadım.”

“Peki sonra sen ne yaptın?”

“Evine telefon ettim, telesekreterine toplantıyla ilgili not bıraktım. Daha sonra da birkaç kez aradım ama yanıt alamadım.”

Wallander yüksek sesle düşünüyordu. “Çarşamba günü öğleden sonra Svedberg emniyetten ayrılır. Her şey olağan gibi görünüyordur. Perşembe günü işe gelmez. Telesekretere bırakılan mesajlara karşın gelmemesi garip bir durum. Svedberg asla haber vermeden bir yere gitmezdi.”

“Bu da olayların çarşamba günü gerçekleştiği anlamına geliyor,” dedi Lisa Holgersson.

Wallander onaylarcasına başını salladı. Acaba hangi noktada normal anormal olmaya başlıyor, diye geçirdi içinden. İşte araştırmamız gereken nokta bu.

Birden aklına Martinson’un kendi telesekreterinin çalışmadığına ilişkin söyledikleri geldi.

“Bir dakika bekleyin,” diyerek mutfaktan çıktı.

Svedberg’in çalışma odasına gitti. Telesekreteri masanın üstünde duruyordu. Wallander oturma odasına döndü. Nyberg’i av tüfeğini incelerken buldu. Onu çalışma odasına götürdü.

“Telesekreterdeki mesajları dinlemek istiyorum ama herhangi bir ipucu olabilecek bir şeyi de berbat etmek istemiyorum.”

“Bunu halledebiliriz,” dedi Nyberg. Elinde lastik eldiven vardı. Wallander başını salladı, Nyberg düğmeye bastı. Telesekreterde Martinson’dan gelen üç mesaj vardı. Her defasında da aradığı saati bırakmıştı. Başka mesaj yoktu.

“Svedberg’in kendi mesajını da dinlemek istiyorum,” dedi Wallander.

Nyberg bir başka düğmeye bastı.

Wallander, Svedberg’in sesini duyunca hafifçe sendeledi. Nyberg de duygulanmıştı.

“Şu anda evde değilim. Lütfen mesajınızı bırakın.” Hepsi bu kadardı.

Wallander mutfağa döndü. “Mesajların hâlâ duruyor,” dedi. “Ama bu mesajları birinin ya da birilerinin dinleyip dinlemediğinden emin değiliz.”

Mutfakta çıt çıkmıyordu. Herkes Wallander’in az önce söylediklerini düşünüyordu.

“Komşular ne diyor?” diye sordu.

“Kimse bir şey duymamış,” diye karşılık verdi Martinson. “Oldukça garip. Kimse silah sesi duymamış ama öte yandan hemen hemen herkes evdeymiş.”

Wallander kaşlarını çattı. “Kimsenin bir şey duymaması olanaksız.”

“Onlarla görüşmeyi sürdüreceğim.”

Martinson yerinden kalktı. Bir polis mutfağa geldi.

“Dışarıda bir gazeteci var,” dedi.

Lanet olsun, diye geçirdi içinden Wallander. Demek birileri hiç zaman yitirmeden basına haber vermişti. Holgersson’a baktı.

“Öncelikle akrabalarını aramalıyız,” dedi Holgersson.

“Bu işi öğleye kadar bitirmeliyiz,” diye karşılık verdi Wallander.

Mutfak kapısında bekleyen polise döndü. “Şu anda hiçbir açıklama yapılmayacak,” dedi. “Ama daha sonra yapacağız.”

“Sabah saat on birde,” diye ekledi Holgersson.

Polis arkasını dönüp uzaklaştı. Nyberg’in, oturma odasında birine bağırdığını duydular. Sonra her şey yeniden eski sessizliğine büründü. Nyberg’in öfkesi saman alevi gibiydi. Wallander çalışma odasına gitti, yere düşmüş telefon defterini alıp mutfağa döndü. Ylva Brink’in numarasını bulup soru sorarcasına Holgersson’a baktı.

“Sen ara,” dedi Holgersson.

Hiçbir şey birine yakın bir akrabasının ölüm haberini vermek kadar zor değildir. Böylesi durumlarda Wallander koşullar elverdiğince bu acı haberi yalnız vermez, yanına bir de polis alırdı. Böylesi durumları sayısız kez yaşamasına karşın yine de hâlâ alışamadığını hissediyordu. Ylva Brink, Svedberg’in tek yakın akrabası olmasa bile işi yine de çok zordu. Telefon çalmaya başlayınca tüm bedeninin gerildiğini hissetti.

Ylva Brink’in telesekreteri devreye girerek gece vardiyasında hastanede çalıştığı mesajını iletti. Wallander ahizeyi yerine koydu. İki yıl önce Svedberg’le birlikte Ylva Brink’i görmeye hastaneye gittikleri birden aklına geldi. Ama ne yazık ki Svedberg artık yaşamıyordu. Wallander gerçeği henüz tam olarak algılayabilmiş değildi.

“Hastanede,” dedi. “Gidip onu görmeliyim.”

“Evet, bunu bir an önce yapmakta yarar var,” dedi Lisa Holgersson. “Svedberg’in bilmediğimiz başka akrabaları da olabilir.”

Wallander evet dercesine başını salladı. Holgersson haklıydı.

“Benim de gelmemi ister misin?” diye sordu Holgersson.

“Gerek yok,” diye karşılık verdi.

Wallander yanında Ann-Britt Höglund’un olmasını yeğlerdi. Genç kadını düşününce ona haber vermedikleri aklına geldi.

Oysa o da burada diğerleriyle birlikte çalışıyor olmalıydı, diye geçirdi içinden.

Holgersson yerinden kalkıp mutfaktan çıktı. Wallander onun boşalttığı sandalyeye oturup Höglund’un numarasını çevirdi. Uykulu bir erkek sesi telefonu açtı.

“Ann-Britt’le konuşmak istiyorum. Ben Wallander.”

“Kim?”

“Kurt. Emniyetten.”

Adamın sesi hâlâ uykuluydu ama öfkelenmişti de.

“Neler oluyor?”

“Orası Ann-Britt’in evi değil mi?”

“Burada bu isimde bir kaltak oturmuyor,” diye homurdanarak telefonu kapattı adam. Wallander yanlış numara çevirdiğini fark etti. Yeniden ama bu kez ağır ağır numaraları çevirdi. Höglund, Holgersson gibi ikinci çalışta telefona yanıt verdi.

“Ben Kurt.”

Genç kadının sesi uykulu çıkmıyordu. Belki de uyanmıştı. Sorunları onu uyutmamış olabilirdi. Şimdi sorunlarına bir tane daha eklendi, diye geçirdi içinden Wallander.

“Ne oldu?”

“Svedberg öldü, öldürüldü.”

“Olamaz.”

“Ne yazık ki oldu. Lilla Norre Caddesi’ndeki evinde öldürülmüş.”

“Nerede oturduğunu biliyorum.”

“Buraya gelebilir misin?”

“Hemen geliyorum.”

Wallander telefonu kapattı, yerinden kalkmadı. Teknisyenlerden biri başını mutfak kapısından içeri uzattı ama Wallander eliyle ona gitmesini işaret etti. Birkaç dakika bile olsa düşünmek istiyordu. Tüm bu olaylarda garip bir şeyler olduğunu seziyordu. Birbirine uymayan, garip şeyler. Teknisyen yeniden içeri girdi.

“Nyberg sizinle konuşmak istiyor.”

Wallander yerinden kalkıp oturma odasına gitti. Görevliler burada tedirgin bir şekilde acı içinde çalışıyorlardı. Svedberg renkli biri değildi ama herkes onu severdi. Artık ölmüştü.

Doktor cesedin yanına çömelmişti. Odanın içinde zaman zaman flaşlar patlıyordu. Nyberg not tutuyordu. Kapının eşiğinde duran Wallander’in yanına geldi.

“Svedberg’in silahı var mıydı?”

“Av tüfeği mi demek istiyorsun?”

“Evet.”

“Bilmiyorum ama olduğunu sanmıyorum.”

“Katilin silahı burada bırakması garip.”

Wallander evet dercesine başını salladı. Bu onun da aklına ilk gelen şey olmuştu.

“Burada daha başka garip bir şeylere rastladın mı?”

Nyberg gözlerini kıstı. “Bir meslektaşımızın kafasının havaya uçurulması yeterince garip değil mi?”

“Ne demek istediğimi biliyorsun.”

Wallander, Nyberg’in yanıtını beklemedi. Arkasını dönüp uzaklaştı. Holde Martinson’la karşılaştı.

“Nasıl geçti? Zamanı öğrenebildin mi?”

“Kimse bir şey duymamış ama öğrendiğime göre pazartesiden beri binada sürekli birileri var. Ya bu katta ya da aşağı katta.”

“Ve kimse bir şey duymamış, öyle mi? Bu olanaksız.”

“Ağır işiten emekli bir öğretmen dışında hepsi de sağlıklı ve genç.”

Wallander anlayamıyordu. Biri mutlaka silah sesini ya da seslerini duymuş olmalıydı.

“Araştırmaya devam,” dedi. “Ben hastaneye gidiyorum. Svedberg’in kuzeni Ylva Brink’i hatırlıyorsun, değil mi?”

Martinson evet dercesine başını salladı.

“Ylva Brink büyük olasılıkla Svedberg’in tek akrabası.”

“Västergötland’da oturan bir teyzesi yok muydu?”

“Ylva’ya sorarım.”

Wallander aşağı indi. Temiz havaya gereksinimi vardı. Kapının önünde bir gazeteci bekliyordu. Wallander, onun Ystad’ın günlük gazetelerinden birinde çalıştığını hatırladı.

“Neler oluyor? Tüm birimler gece yarısı Karl Evert Svedberg adındaki bir polis memurunun evine çağrıldı, neden?”

“Şu anda hiçbir şey söyleyemem,” dedi Wallander. “Sabah saat on birde basına bir açıklama yapacağız.”

“Söyleyemez misiniz yoksa söylemeyecek misiniz?”

“Söyleyemem.”

Adı Wickberg olan gazeteci başını tamam dercesine salladı.

“Bu, birinin öldürüldüğü ve yakın akrabasına haber verilinceye dek sizlerin herhangi bir şey söyleyemeyeceği anlamına mı geliyor?”

“Eğer dediğin gibi olsaydı söz konusu yakın akrabaya hemen telefon ederdim, değil mi?”

Wickberg düşmanca bir tavırla gülümsedi.

“Sizde işlerin böyle yürümediğini biliyoruz. Öncelikle polis müdürünü ararsınız. Demek Svedberg öldü, ha?”

Wallander öfkelenemeyecek kadar kendini yorgun hissediyordu.

“Canın ne isterse ona inanmakta özgürsün,” dedi. “Sabah on birde açıklama yapacağız. Ondan önce de ağzımı açıp tek bir şey bile söylemeyeceğim.”

“Nereye gidiyorsunuz?”

“Hava almaya.”

Wallander, Lilla Norre Caddesi’nden çıkıp birkaç blok yürüdü, sonra arkasına baktı. Wickberg onu izlemiyordu. Wallander hemen Sladder Caddesi’ne doğru sağa saptı, sonra sola dönüp Stora Norre Caddesi’ne gitti. Susamıştı ve tuvalete gitmesi gerekiyordu. Etrafta tek bir araba bile yoktu. Bir binanın yanına yaklaşıp çişini yaptı. Sonra da yürümeyi sürdürdü.

Ters bir şeyler var, diye geçirdi içinden. Bu olayda garip bir şey var. Ne olduğunu bilmiyordu ama içini kemiren bu his gittikçe güçleniyordu. Karnında yoğun bir sancı vardı. Svedberg neden vurulmuştu? Başından vurulmuş birinin görüntüsü kadar korkunç bir görüntü olamazdı.

Wallander hastaneye gelmişti, acil servise yaklaşıp zili çaldı. Sonra doğumhaneye gitmek için asansöre bindi. İki yıl öncesini hatırlamıştı. Svedberg’le birlikte Ylva Brink’i görmeye gittikleri dün gibiydi sanki. Ne var ki artık Svedberg yaşamıyordu. Sanki hiç yaşamamış gibiydi.

Camdan çift kapının arasında birden Ylva Brink’i gördü. Bir an için göz göze geldiler. Ylva Brink onun kim olduğunu anımsamaya çalıştı. Sonra yerinden kalkıp kapıya yaklaştı. Wallander tam o sırada Ylva Brink’in bir tatsızlık olduğunu hissettiğini anladı.

1
...
...
16