Читать книгу «Bir Adım Geriden» онлайн полностью📖 — Хеннинга Манкелля — MyBook.
image

BİRİNCİ KISIM

1

7 Ağustos 1996 Çarşamba günü Kurt Wallander az kalsın Ystad’ın doğusunda bir trafik kazasına kurban gidiyordu. Sabahın erken saatinde, altıyı biraz geçe kaza olmuştu. Österlen’den çıkmış Nybrostrand’a doğru gidiyordu. Birden Peugeot’sunun önünde beliren bir kamyon gördü. Wallander direksiyonu sağa kırarken kamyon da var gücüyle korna çalmıştı.

Wallander daha sonra arabasını yol kenarına çekti. Ancak o zaman neler olabileceğini algıladığında dehşete düştü. Midesi bulanıyor ve başı dönüyordu, bayılacağını sandı. Hâlâ direksiyonu sıkıca tutuyordu. Sakinleşmeye başladığında az önce başına gelenleri daha iyi algılamaya başlamıştı. Direksiyon başında uyuyakalmıştı. Bu yüzden de karşı şeride geçivermişti. Bir saniye daha uyumuş olsaydı şimdi ölmüş olacaktı. Kamyon onu paramparça edecekti.

Bu gerçeği algılamasıyla birden kendini bomboş gibi hissetti. O sırada aklına birkaç yıl önce Tingsryd’ın dışında arabayı iri boynuzlu bir geyiğe çarpmaktan son anda nasıl kurtardığı gelmişti. O sırada hava kararmıştı ve yoğun bir sis vardı. Oysa bu kez direksiyon başında uyuyakalmıştı.

Yorgunluk. Bunu anlayamamıştı. Bu yorgunluk haziran başında tatile çıkmadan kısa süre önce herhangi bir uyarı yapmadan kendini hissettirmeye başlamıştı. Bu yıl tatile her zamankinden daha erken bir tarihte çıkmıştı ama neredeyse tüm tatil boyunca yağmur yağmıştı. İşbaşı yaptıktan kısa süre sonra, Yaz Dönümü’nden hemen sonra, Skåne’de havalar ısınmaya ve güneş yüzünü göstermeye başlamıştı. Yorgunluğunu bir türlü üstünden atamıyordu. Oturur oturmaz hemen uyuklamaya başlıyordu. Kesintisiz ve yaklaşık on saatlik bir uykudan sonra bile yataktan kalkmakta zorlanıyordu. Araba kullanırken çoğu kez arabayı kenara çekip biraz kestirmek zorunda kalıyordu.

Birlikte Gotland’da dolaşırken kızı Linda da onun bu yorgun hâlini fark edince nedenini sormuştu. Tatillerinin son günlerinden birinde Burgsvik’te kaldıkları otelde Wallander yine son derece yorgun ve bitkin hissetmişti. Sabah erkenden Gotland’a gitmek için yola koyulmuşlar, Gotland’da saatlerce dolaşmışlar ve otele dönmeden önce de bir pizzacıda yemek yemişlerdi. Çok güzel bir gün geçirmişlerdi.

Linda, babasına bu yorgunluğunun nedenini sormuştu. Wallander kızını loş ışıkta bir süre izledikten sonra bu soruyu çok uzun zamandan beri sormaya hazırlandığını sezmişti, yine de omuz silkip üstünde durmamayı yeğledi. Sağlığında herhangi bir terslik yoktu. Her şey yolundaydı. İnsan tatilde elbette bütün gün yatakta yatacak değildi, dolaşmaktan biraz yorulmuş olabilirdi. Linda başka soru sormadı ama Wallander kızının kendisine inanmadığını anlamıştı.

Şimdi bu yorgunluğunu artık daha fazla göz ardı edemeyeceğini fark etti. Yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Bir hastalığın habercisi olabilecek diğer belirtilerin söz konusu olup olmadığını düşündü. Bazen geceleri bacağına giren kramp yüzünden uykudan uyanması dışında sağlığını tehdit eden herhangi bir şey yoktu. Ölüme ne denli yaklaştığının farkındaydı. Artık bu sinyalleri ciddiye alıp hiç zaman yitirmeden doktora gitmeliydi.

Arabayı çalıştırıp camları açtı. Ağustos olmasına karşın hava hâlâ çok sıcaktı. Wallander babasının Löderup’taki evine gidiyordu. Bu yoldan defalarca geçmesine rağmen hâlâ babasının evine gittiğinde onu yağlı boya kokulu stüdyosunda oturup resim yaparken bulacağını düşünüyordu. Keşke babası yine her zamanki gibi ön planda bir horoz olan ya da olmayan bir manzara ve ağaçların arasından bulutlara asılı gibi duran güneşin resmini yapıyor olsaydı.

Gertrud babasının stüdyoda bilincini yitirip yere düştüğünü Ys-tad emniyetine telefon edip haber verdiğinden bu yana iki yıl geçmişti. Wallander hâlâ nasıl telaşla arabasına atlayıp babasının Löderup’taki evine gittiğini çok net hatırlıyordu. Babasının öldüğüne bir süre inanamamıştı. Fakat bahçede Gertrud’u gördüğünde artık acı gerçeği kabul etmesi gerektiğini fark etmişti. Kendisini neyin beklediğini o anda anlamıştı.

İki yıl göz açıp kapayıncaya kadar geçmişti. Hâlâ babasının evinde oturan Gertrud’u elinden geldiğince görmeye gitmişti ama yeterince değil. Babası öldükten ancak bir yıl sonra stüdyoyu boşaltmaya başlamışlardı. Toplam 32 adet bitmiş resim vardı stüdyoda. 1995 yılının Aralık ayında bir akşam mutfak masasının başında Gertrud’la birlikte babasının son resimlerini kimlerin alacağını saptamak için bir liste hazırlamışlardı. Wallander biri horozlu, diğeri horozsuz iki resmi kendine saklamış, bir tane Linda’ya vermiş, bir tane de eski eşi Mona’ya vermek üzere ayırmıştı. Kız kardeşi Kristina nedense babasının resimlerinden hiçbirini istememişti. Wallander buna doğrusu çok şaşırmıştı. Gertrud’da zaten birçok tablo olduğundan geri kalan 28 adet tabloyu dağıtmaya karar verdiler. Wallander kısa bir duraksamadan sonra ara sıra görüştüğü Kristianstad’daki bir polis arkadaşına da tablolardan birini yollamaya karar verdi. Gertrud’un akrabalarının da her birine birer tablo olmak üzere 23 tabloyu verdikten sonra ellerinde hâlâ beş tablo kalıyordu.

Wallander bunları ne yapacağını kestirememişti. Tabloları yakmaya kıyamayacağını çok iyi biliyordu. Aslında tablolar teknik açıdan Gertrud’a aitti ama o geri kalan tabloların Wallander’le kız kardeşi Kristina arasında paylaştırılmasında ısrar ediyor, babalarının yaşamına çok geç girdiğini, bu tabloları hak etmediğini ileri sürüyordu.

Wallander, Kåseberga çıkışını geçti. Az sonra orada olacaktı. Kendisini bekleyen görevi düşündü. Mayıs ayında bir akşamüstü Gertrud’la birlikte traktör yolunda uzun bir yürüyüşe çıkmışlardı. Gertrud ona artık babasının evinde yaşamak istemediğini söylemişti. Kendini orada çok yalnız hissediyordu.

“Burada daha fazla kalmak istemiyorum. Nereye baksam babanı görüyorum,” demişti Gertrud.

Wallander onun ne demek istediğini anlamıştı. Onun yerinde olsaydı büyük olasılıkla o da aynı şekilde davranırdı. Tarlaların arasında bir süre yürümüşler ve daha sonra Gertrud evin satışında kendisine yardım etmesini istemişti. Acelesi yoktu, yaz sonuna dek bekleyebilirdi ama sonbahardan önce evden taşınmak istiyordu. Rynge’de oturan kız kardeşinin kocası yeni ölmüştü ve Gertrud da kardeşinin yanında olabilmek için oraya taşınmak istiyordu.

Artık vakit gelmişti. Wallander o gün işinden izin aldı. Sabah saat dokuzda Ystad’dan bir emlakçı gelecek ve birlikte oturup uygun bir fiyat saptayıp evi satışa çıkaracaklardı. Emlakçı gelmeden önce Gertrud’la birlikte babasının bazı kişisel eşyalarını kutulara koyacaklardı. Eşyaları toplama işini bir hafta önce tamamlamışlardı. Wallander’in iş arkadaşlarından Martinson bir römorkla gelmiş ve kutuları Hedeskoga’nın dışındaki çöplüğe birkaç seferde taşımışlardı. Wallander, içinde artan bir sıkıntıyla, insanın yaşamından geri kalanlar ister istemez kaçınılmaz bir şekilde en yakın çöplükte sona eriyor, demişti kendi kendine.

Anıların yanı sıra babasından artık geriye yalnızca birkaç fotoğraf, beş tabloyla birkaç kutunun içine sığmış eski mektuplar ve bazı evraklar kalmıştı. Hepsi bu kadardı. Babasının yaşamı sona ermiş, konu kapanmıştı.

Wallander eve giden yola saptı. Bahçede kendisini bekleyen Gertrud’u gördü. Gertrud’un babasıyla evlendiği günkü elbiseyi giymiş olduğunu fark edince şaşırdı. Birden bir elin boğazını sıktığını sandı. Soluk alamadı. Bu, Gertrud için bir tür tören niteliğindeydi. Evinden ayrılıyordu.

Kahvelerini mutfakta içtiler. Mutfak dolaplarının kapıları aralıktı, aradan boş raflar görünüyordu. Gertrud’un kız kardeşi bugün onu almaya gelecekti. Evin anahtarı Wallander’de kalacaktı. Bir tane de emlakçı için yaptırtmıştı. Birlikte son bir kez daha kutuları gözden geçirdiler. Eski mektupların arasında Wallander çocukluğundan kalma ayakkabıları gördü. Babası bunca yıl oğlunun ayakkabısını mı saklamıştı?

Wallander kutuları arabasına yerleştirdi. Arabanın kapısını kapatırken basamaklarda duran Gertrud’u gördü. Gülümsüyordu.

“Tabloları unutmadın, değil mi?”

Wallander hayır dercesine başını salladı. Babasının stüdyosuna doğru gitti. Stüdyoyu temizlemelerine karşın hâlâ içerisi yağlı boya ve terebentin kokuyordu. Babasının sürekli kullandığı kahve fincanı sobanın yanında duruyordu.

Belki bu, buraya son gelişim, diye geçirdi içinden Wallander, ama ben Gertrud gibi giyinmedim. Üstümdekiler son derece sıradan ve eski. Eğer şansım yaver gitmesiydi belki ben de şimdi babamın yanında olacaktım. Çöplüğe Linda gidecek, benden arta kalan eşyaları atacaktı ve eşyalarımın arasında biri horozlu, diğeri horozsuz tabloları bulacaktı.

Birden ürperdi. Babası sanki hâlâ bu yarı karanlık stüdyoda oturuyor gibi gelmişti. Tablolar duvara dayalıydı. Kucaklayıp arabaya götürdü. Sonra tabloları bagaja koydu, battaniyeyle örttü. Gertrud hâlâ basamakların başında duruyordu.

“Başka bir şey var mı?” diye sordu.

Wallander hayır dercesine başını salladı. “Yok,” diye karşılık verdi. “Hiçbir şey kalmadı.”

Saat tam dokuzda emlakçının arabası yolda göründü, direksiyon başındaki adam arabayı park edip indi. Wallander şaşkınlıkla onu tanıdığını fark etti. Emlakçının adı Robert Åkerblom’du. Birkaç yıl önce karısı acımasızca öldürülmüş, cesedi eski bir kuyuya atılmıştı. Bu, Wallander’in katıldığı en zor ve en dehşet verici cinayet soruşturmalarından biriydi. Kaşlarını çattı. İsveç’in dört bir yanında ofisleri olan en büyük emlak şirketiyle bağlantı kurmuştu. Åkerblom’un şirketinin onlarla bir ilgisi yoktu. Wallander, Robert Åkerblom’un iş yerini karısı Louise Åkerblom’un öldürülmesinden hemen sonra kapattığını duymuştu sanki.

Basamaklara yaklaştı. Robert Åkerblom hiç değişmemişti. Wallander’in ofisinde ilk karşılaştıklarında ağlamıştı. Adamın, karısının ölümüne duyduğu acı ve üzüntü içtendi. Wallander karı kocanın Metodist olduklarını biliyordu.

El sıkıştılar. “Yine karşılaştık,” dedi Robert Åkerblom.

Sesi Wallander’e yabancı gelmemişti. Bir an için Wallander’in kafası karıştı. Acaba o anda ne söylemesi gerekiyordu? Robert Åkerblom ondan önce davrandı.

“Hâlâ ilk günkü gibi yas tutuyorum,” dedi yavaşça. “Ama kızlarım çok daha zor durumda.”

Wallander iki kızı hatırladı. O günlerde ikisi de çok küçüktü. Annelerinin başına neler geldiğini tam olarak anlayamamışlardı bile.

“Zor olmalı,” dedi Wallander. Bir an için son buluşmalarında olduğu gibi Robert Åkerblom’un ağlamaya başlayacağından korktu ama böyle bir şey olmadı.

“İşime dört elle sarılmaya çalıştım,” dedi Åkerblom. “Ama yeterli enerjim yoktu. Rakip firmalardan biri iş teklifinde bulununca da hiç düşünmeden kabul ettim. Asla da pişman değilim. Artık gecelerimi muhasebe defterleri üstünde kafa patlatmakla geçirmiyorum. Kızlarıma daha fazla zaman ayırabiliyorum, bu da çok hoşuma gidiyor.”

Gertrud yanlarına gelince üçü birden eve doğru yürüdüler. Åkerblom bir yandan notlar alırken bir yandan da odaların fotoğraflarını çekiyordu. Tüm iş bittikten sonra mutfakta oturup kahve içtiler. Åkerblom’un önerdiği fiyat Wallander’e önce düşük gelmişti ama daha sonra önerilen rakamın babasının bu evi satın alırken ödediğinin üç katı olduğunu fark edince susmayı yeğledi.

Åkerblom saat on biri biraz geçe yanlarından ayrıldı. Wallander, Gertrud’un kız kardeşinin gelmesini beklemenin iyi olacağını düşünmüştü ama Gertrud onun aklından geçenleri okumuşçasına bunun hiç gereği olmadığını, yalnız kalabileceğini söyledi.

“Hava çok güzel,” dedi Gertrud. “Sonunda yaz geldi ama geldiği gibi de gidecek. Ağustos sonuna yaklaşıyoruz. Bahçede oturur, kız kardeşimi beklerim.”

“İstersen ben de kalırım. Bugün izinliyim.”

Gertrud başını iki yana salladı. “Rynge’ye beni görmeye geleceksin, değil mi?” dedi. “Ancak birkaç hafta sonra. Yerleşeyim öyle gelirsin.”

Wallander arabasına binip Ystad’a doğru sürdü. Doğruca evine gidecek, doktorundan randevu alacaktı. Daha sonra çamaşırhaneye inip çamaşırları makineye atar ve evi temizlerdi. Acelesi olmadığından uzun yola saptı. Araba kullanmayı pek severdi. Gözünün, gönlünün zaman zaman farklı şeyler görmesinde yarar vardı. Valleberga’yı geçtikten hemen sonra telefon çaldı. Arayan Martinson’du. Wallander arabayı yol kenarına çekti.

“Uzun zamandan beri sana ulaşmaya çalışıyorum,” dedi Martinson. “Tabii kimse bana bugün izinli olduğunu söylemedi. Ayrıca telesekreterinin de çalışmadığının farkında mısın?”

Wallander telesekreterinin zaman zaman takıldığının farkındaydı. Martinson’un sesini duyar duymaz önemli bir şeyler olduğunu anlamıştı. Uzun zamandan beri polis olmasına karşın her zaman aynı his söz konusu olurdu. Bedeni geriliverirdi. Soluğunu tuttu.

“Hansson’un ofisinden arıyorum,” dedi Martinson. “Astrid Hillström’ün annesi beni görmeye geldi.”

“Kimin annesi?”

“Astrid Hillström’ün. Kaybolan gençlerden birinin annesi.”

Wallander onun ne demek istediğini anlamıştı.

“Ne istiyormuş?”

“Çok üzgün. Kızı Viyana’dan kart göndermiş.”

Wallander kaşlarını çattı. “Kızından bir haber alması iyi değil mi?”

“Kartı kızının göndermediğini söylüyor. Bizi hiçbir şey yapmamakla suçluyor.”

“Ortada bir suç işlenmemişken ve tüm kanıtlar bu gençlerin kendi istekleriyle evlerinden ayrıldıklarını gösterirken biz ne yapabiliriz ki?”