Читать книгу «Bir Adım Geriden» онлайн полностью📖 — Хеннинга Манкелля — MyBook.
image

Wallander bunun ne denli önemli olduğunun farkındaydı. Svedberg sandalyede oturuyorduysa katilini mutlaka tanıyordu. Yok eğer içeri giren kişi hırsızsa ne oturabilir ne de oturduğu yerde sakin kalabilirdi.

Wallander av tüfeğinin bulunduğu noktaya gitti. Arkasını dönüp bulunduğu açıdan odaya baktı. Bu noktadan ateş edilmiş olmayabilirdi ama kurbana yeterince yakındı. Kıpırdamadan Rydberg’in dediği gibi gölgeleri gizlendikleri yerden özenle çıkarmaya çalıştı. Bu olayla ilgili içini kemiren o garip his yeniden yoğunlaşmıştı. Svedberg hole gelip hırsızı gafil mi avlamıştı? Öyle olsaydı cesedi de holde olmalıydı. Hırsızın elinde silah hazır bir şekilde kurbanını beklemesi mantık dışıydı. Svedberg hiç zaman yitirmeden ona saldırırdı. Karanlıktan korkuyor olabilirdi ama gerektiğinde harekete geçmekten hiç korkmazdı.

Beton karıştırıcı birden durdu. Wallander çevreyi dinledi. Trafiğin sesi yoğun değildi.

Bu da bir diğer seçenek, diye geçirdi içinden. Eve gelen kişiyi Svedberg tanıyordu. O denli iyi tanıyordu ki elindeki silah bile onu tedirgin etmemişti. Sonra bir şey oldu, Svedberg öldürüldü ve kimliği bilinmeyen saldırgan evde kavga dövüş olmuşçasına eşyaları kırıp yere attı.

Belki de olaya hırsızlık süsü vermek istedi. Wallander’in aklına yine teleskop gelmişti. Evde yoktu ama başka şeylerin de olmadığını kim bilebilirdi? Belki Ylva Brink bu konuda yardımcı olabilirdi.

Wallander pencereye yaklaşıp sokağa baktı. Nils Linnman aletleri topluyordu. Robert Tarnberg gitmiş olmalıydı. Birkaç dakika önce bir motosiklet sesi duymuştu.

Kapı çaldı. Wallander boş bulunup yerinden sıçradı. Kapıyı açınca karşısında Ann-Britt Höglund’u gördü.

“İşçiler paydos etti,” dedi Wallander. “Geciktin.”

“Onlara Svedberg’in fotoğrafını gösterdim,” diye karşılık verdi. “Kimse onu görmemiş ya da en azından hatırlamıyor.”

Mutfağa geçip oturdular ve Wallander ona Sture Björklund’la yaptığı görüşmeyi anlattı. Höglund dikkatle onu dinliyordu.

“Eğer söyledikleri doğruysa Svedberg’le ilgili tüm düşüncelerimiz feci şekilde değişecek,” dedi Höglund, Wallander sözlerini tamamladıktan sonra.

“O kadını neden bunca zaman saklamış dersin?”

“Belki kadın evliydi.”

“Kaçamak bir ilişki mi? Yalnızca Björklund’un evinde buluştuklarını mı düşünüyorsun? Bu bana pek olası gelmiyor. Björklund bir yerlere gittiğinde onun evinde yılda yalnızca birkaç kez kalıyorlardı. Kimseye görünmeden buraya gelmesi olanaksız.”

“Ne olursa olsun onu mutlaka bulmalıyız,” diye karşılık verdi Höglund.

“Ben başka bir şey daha düşünüyorum,” dedi Wallander yavaşça. “Bu kadını bir sır gibi sakladığına göre acaba bizden daha başka neleri gizliyordu?”

Wallander, genç kadının, düşüncelerini algıladığını görüyordu.

“Sence bu bir hırsızlık olayı değil, öyle mi?”

“Değil gibi. Teleskop kayıp. Ylva Brink belki bize daha başka nelerin kaybolduğunu söyleyebilir. Ortada garip şeyler dönüyor.”

“Banka hesaplarına baktık,” dedi Höglund. “En azından bulabildiklerimize. Önemli bir şey yok. Ne borcu var ne de alacağı. Arabası için 25.000 kron borç almış bankadan ama banka müdürü Svedberg’in taksitleri her zaman gününde ödediğini söyledi.”

“Ölünün arkasından kötü konuşulmaması gerektiğini biliyorum ama doğruyu söylemem gerekirse ben onun çok cimri biri olduğunu sanıyordum.”

“Ne demek istiyorsun?”

“Dışarı çıktığımızda hesabı her zaman paylaşırdık ama bahşiş bırakan hep ben olurdum.”

Höglund yavaşça başını salladı. “İnsanları olduklarından farklı değerlendirmemiz çok ilginç. Svedberg’in böyle biri olduğunu bilmiyordum.”

Wallander ona beton karıştırıcıdan söz etti. Sözlerini bitirdiğindeyse kapının anahtarla açıldığını duydular. Nyberg boğazını temizleyinceye dek ikisi de taş kesilmiş, heyecan içinde bekleşiyordu.

“Şu lanet olasıca gazeteler,” dedi. “Nasıl görmediğime hâlâ inanamıyorum.”

Gazeteleri poşete koyup ağzını kapattı.

“Parmak izlerine ilişkin bilgiyi ne zaman alabiliriz?” diye sordu Wallander.

“En erken pazartesi.”

“Ya otopsi raporunu?”

“Onunla Hansson ilgileniyor,” dedi Höglund. “Ama kısa zamanda elimizde olacağını sanıyorum.”

Wallander, Nyberg’e oturmasını söyledikten sonra ona da Louise’i anlattı.

“İnanamıyorum,” dedi Nyberg. “Ben Svedberg’in her zaman yalnız biri olduğunu sanırdım. Peki ya cuma akşamları hiç sektirmeden gittiği sauna? Onunla ilgili bir bilgi var mı?”

“Kopenhag Üniversitesi profesörlerinden birinin bize yalan söylemesi çok da iyi olmaz,” dedi Wallander. “Onun için doğruyu söylediğine inanmalıyız.”

“Ya Svedberg bu Louise olayını uydurmuşsa? Seni doğru anladıysam kimse Louise’i görmemiş.”

Wallander bir an düşündü. Louise, Svedberg’in yarattığı bir hayal ürünü olabilir miydi?

“Peki ama Björklund’un lavabosuyla banyo küvetindeki saçlara ne demeli? Bunların uydurma olmadığı ortada.”

“İnsan neden böyle bir şey uydurur ki?” diye sordu Nyberg.

“Yalnızlıktan,” diye karşılık verdi Höglund. “İnsanlar yalnızlıktan ötürü birçok şeyin özlemini duyduklarından gerçekmiş gibi hayal kurmaktan kendilerini alamaz.”

“Banyoda hiç saç teli gözüne ilişti mi?” diye sordu Wallander.

“Hayır,” diye yanıtladı Nyberg. “Ama istersen bir kez daha bakarım.”

Wallander yerinden kalktı. “Benimle gelin,” dedi.

Oturma odasına gittiler ve Wallander aklına gelen düşünceleri onlara anlattı.

“Bu olayda bir şekilde kesin olmasa da bir başlangıç noktası yakalamaya çalışıyorum,” dedi. “Eğer burada gerçekleşen bir hırsızlık olayıysa o zaman birçok konunun açıklığa kavuşması gerekiyor. Katil içeri nasıl girdi? Elinde neden silah vardı? Svedberg hangi noktada ortaya çıktı? Teleskobun yanı sıra daha başka neler çalındı? Peki Svedberg neden vuruldu? Kavga olduğuna ilişkin herhangi bir delil yok. Hemen hemen her oda darmadağınık ama katilin Svedberg’i evde kovaladığını hiç sanmıyorum. Bulmacanın birçok parçası eksik olduğundan hırsız tezini bir kenara bıraktığımızda acaba neler oldu diye sorup duruyorum kendime. O zaman karşımıza çıkan manzara ne? Bu bir intikam meselesi mi? Bir anlık bir kendini kaybetme sonucu mu? Artık elimizde bir de kadın olduğuna göre kıskançlık konusunu da göz ardı etmemeliyiz ama bir kadın Svedberg’i yüzünden vurabilir mi? Sanmıyorum. Başka ne olasılıklar söz konusu dersiniz?”

Kimse konuşmadı. Onların sessizliği Wallander’in bu olayda somut bir mantık olmadığına ilişkin izlenimini güçlendirmişti. Bu cinayeti adi bir hırsızlık, tutku veya aşk cinayeti ya da başka bir şey olarak sınıflandırmak kolay değildi. Svedberg’in öldürülmesi için somut bir neden yoktu.

“Artık gidebilir miyim?” diye sordu Nyberg sonunda. “Bu akşam bitirmem gereken bazı raporlar var.”

“Yarın sabah toplantımız var.”

“Kaçta?”

“Dokuzda başlamayı düşünüyoruz.”

Nyberg onları oturma odasında bırakıp gitti.

“Her bir yanı sıkıca örtülmüş bir dramı ortaya çıkarmaya çalıştım az önce,” dedi Wallander. “Ne görüyorsun?”

Höglund’un keskin görüşlü olduğunu ve analitik düşünebilme becerisini biliyordu.

“Evin durumuyla başlayalım.”

“Peki.”

“Evdeki karmaşanın olası üç açıklaması var. Telaşlı ya da son derece tedirgin bir hırsız. Ne aradığını bilmemesine karşın bir şeyler arayan biri. Ya da etrafı dağıtmaktan hoşlanan vahşi ve yıkıcı biri. Vandalizm.”

Wallander, genç kadını dikkatle dinlemişti.

“Dördüncü bir olasılık daha var,” dedi. “Öfkesine hâkim olamayan biri.”

Bakıştılar, ikisi de birbirinin ne düşündüğünü biliyordu. Svedberg zaman zaman kontrolünü yitirebilecek kadar öfkelenirdi. Neden öfkelendiğini de anlamak olanaksızdı. Bir keresinde öfkeden odasını darmadağın etmişti.

“Bunu Svedberg de yapmış olabilir,” dedi Wallander. “Bunu da olasılıklarımıza katmalıyız. Daha önce benzeri bir olay yaşadığımızı unutmayalım. Bu da bizi çok önemli bir soruyla karşı karşıya bırakıyor?”

“Neden?”

“Evet. Neden?”

“Svedberg odasını darmadağın ettiğinde yanındaydım ama neden o şekilde davrandığını bir türlü anlamamıştım.”

“O zaman Björk emniyet müdürüydü. Svedberg’i bazı çok önemli eşyalara el koymakla suçlamıştı.”

“Ne tür eşyalara?”

“Çok değerli ikona ve başka şeylere,” diye yanıtladı Wallander. “Büyük bir kaçakçılık olayından ele geçirilen şeylerdi bunlar.”

“Demek Svedberg bunları çalmakla suçlandı?”

“Hayır, görevini tam olarak yerine getirmemekten aslında ama ona güvenilmediği belliydi.”

“Sonra ne olmuştu?”

“Svedberg buna çok içerlemiş ve odasındaki her şeyi paramparça etmişti.”

“İkonalar bulundu mu?” diye sordu Höglund.

“Hayır ama kimse Svedberg’in çaldığını da kanıtlayamadı. Soyguncular da içeri atıldılar.”

“Ama Svedberg buna çok içerledi, öyle mi?”

“Evet.”

“Ne yazık ki bu bir işimize yaramaz. Svedberg kendi evini darmadağın ediyor ama sonra ne oluyor?”

“Bilmiyoruz,” dedi Wallander.

Oturma odasından çıktılar.

“Svedberg’in tehdit aldığını duydun mu hiç?” diye sordu hole geldiklerinde Wallander.

“Hayır.”

“Tehdit edilen var mı?”

“Bunun nasıl olduğunu bilirsin, garip ve imzasız mektuplar ve kimliği belirlenemeyen telefonlar işimizin bir parçası oldu artık,” diye karşılık verdi. “Ama bunlar doğal olarak kayıtlarda var zaten.”

“Son zamanlardaki kayıtlara bir baksana,” diye önerdi Wallander. “Ayrıca Svedberg’e gazete getiren kişiyle de konuşmanı istiyorum.”

Höglund, Wallander’in söylediklerini not defterine yazdı.

“Şu lanet teleskop nerede?” dedi Wallander.

“Louise adındaki kadını nasıl bulacağız?” diye sordu Höglund merakla.

Wallander sokak kapısını açtı.

“Silahın Svedberg’e ait olmadığından emin olabiliriz,” dedi Höglund. “Kayıtlı silahı yoktu.”

“Bunu bilmek iyi oldu.”

Höglund basamakları inmeye başladı. Wallander mutfağa döndü. Bir bardak su içtikten sonra bir şeyler yemesi gerektiğini düşündü. Yorulmuştu. Başını duvara dayadı, gözlerini kapatıp uykuya daldı.

Düşünde kendini karla kaplı dağlarla çevrili bir yerde gördü. Güneş pırıl pırıldı. Kayak takımı, Svedberg’in bodrum katında gördüklerine benziyordu. Gittikçe daha hızlı gidiyordu ve dümdüz kalın bir sis tabakasına doğru ilerliyordu. Aniden önünde bir uçurum açıldı.

Wallander şaşkınlıkla uyandı. Mutfak saatine bakınca topu topu on bir dakika uyuduğunu fark etti.

Kıpırdamadan durarak sessizliği dinledi. Birden telefon sesiyle irkildi. Martinson arıyordu.

“Orada olacağını tahmin etmiştim.”

“Bir şey mi oldu?”

“Eva Hillström beni yine görmeye geldi.”

“Ne istiyormuş?”

“Bir şey yapmazsak olayı basına taşıyacağını söyledi.”

Wallander bu sözleri yanıtlamadan önce bir an durdu. “Ben galiba bu sabah olayı yanlış yönlendirdim,” dedi. “Bunu yarın sabah toplantıda gündeme getirmeyi düşünüyordum.”

“Neyi?”

“Doğal olarak Svedberg önceliğimiz, ama kayboldukları söylenen o gençleri de göz ardı edemeyiz. Bir şekilde her iki mesele için de zaman ayırmalıyız.”

“Bunu nasıl yapacağız?”

“Bilmiyorum, ama işlerimizin bu denli yoğun olması ilk kez başımıza gelmiyor.”

“Bayan Hillström’e seninle konuştuktan sonra onu arayacağıma söz vermiştim.”

“Güzel. Onu sakinleştirmeye çalış. Meseleyle ilgileneceğiz.”

“Buraya gelecek misin?”

“Biraz sonra. Önce Ylva Brink’i görmeliyim.”

“Svedberg cinayetini çözebilecek miyiz dersin?”

Wallander, Martinson’un kaygılarını anlayabiliyordu.

“Evet,” dedi. “Elbette çözeceğiz, ama çok karmaşık şeyler çıkabilir karşımıza.”

Telefonu kapattı. Pencerenin önünden birkaç güvercin uçarak geçti. Birden Wallander’in aklına bir şey geldi.

Höglund cinayette kullanılan silahın Svedberg adına kayıtlı olmadığını söylemişti. Bu da Svedberg’in silahı olmadığı anlamına geliyordu ama gerçek böylesine mantıklı olmayabilirdi. İsveç’te ruhsatsız birçok silah vardı. Bu da polisin çaresini bulamadığı sorunlardan biriydi. Bir polisin de sıradan bir vatandaş gibi ruhsatsız bir silaha sahip olması olası değil miydi? Bunun anlamı neydi? Silah ya gerçekten Svedberg’e aitse? Wallander içindeki yoğun tedirginlik duygusunu yeniden hissetti. Telaşla yerinden kalkıp dışarı çıktı.