“Sen geldiğinde bizim işimiz bitmiş olur herhâlde. Basın toplantısına ben de katılmak istiyorum.”
Wallander, Nyberg’in daha önce herhangi bir basın toplantısına katıldığını hatırlamıyordu. Belki Nyberg bu şekilde ne denli üzgün olduğunu ifade ediyor, diye geçirdi içinden. Wallander duygulanmıştı.
“Anahtarları buldunuz mu?” diye sordu kısa bir süre sonra.
“Araba anahtarlarıyla bodrumdaki deponun anahtarı var.”
“Tavan arasında bir şey yok mu?”
“Depo olarak tavan arasını değil bodrumu kullanmış. Basın toplantısına geldiğimde anahtarları veririm.”
Wallander telefonu kapatıp Martinson’un odasına gitti. “Svedberg’in arabası nerede?” diye sordu. “Şu Audi var ya?”
Martinson bilmiyordu. Hansson’a sordular, onun da haberi yoktu. Höglund odasında değildi.
Martinson saatine baktı.
“Evine yakın garajlardan birinde olmalı,” dedi. “Saat on birden önce gidip gelirim.”
Wallander odasına döndü. İnsanlar çiçek göndermeye başlamıştı bile. Ebba’nın gözleri kan çanağına dönmüştü ama Wallander ona bir şey söylemedi. Hızlı adımlarla Ebba’dan uzaklaştı.
Basın toplantısı tam zamanında başladı. Toplantıdan sonra Wallander, Lisa Holgersson’un toplantıyı büyük bir sakinlikle yönettiğini düşündü. Holgersson’a kimsenin böylesi bir toplantıyı bu denli başarıyla yönetemeyeceğini söyledi. Üniformasını giymişti ve önündeki masanın üstünde de iki demet gül vardı. Konuşması açık ve netti. Konuyu dağıtmamıştı. Basın mensuplarına herkesin bildiği gerçekleri açıklamıştı ve bu kez sesi titrememişti. Herkesin sevdiği ve saydığı meslektaşı Karl Evert Svedberg evinde ölü bulunmuştu. Ölüm saatiyle neden öldürüldüğüne ilişkin henüz somut bir bilgi yoktu ama elde edilen bulgular Svedberg’e silahlı birinin saldırdığı yönündeydi. Polisin elinde henüz bir kanıt yoktu. Konuşmasını Svedberg’in kariyer ve karakterinden bahsederek bitirdi. Wallander, Holgersson’un Svedberg’i abartmadan anlattığını düşünüyordu. Müdür konuşmasını tamamladıktan sonra gazeteciler Wallander’e bir iki soru yönelttiler. Nyberg cinayet aletinin Lambert Baron av tüfeği olduğunu açıkladı.
Toplantı yarım saatte bitmişti. Daha sonra Sydntt gazetesinden gelen bir gazeteci Holgersson’la söyleşi yaparken Wallander de akşam gazetelerinden gelen gazetecilerin sorularını yanıtladı. Gazeteciler Lilla Norre Caddesi’ndeki binanın önünde poz vermesini istediklerinde Wallander’in de sabrı tükenmeye başlamıştı.
Öğlene doğru Holgersson soruşturma ekibini evine yemeğe davet etti. Wallander ve Holgersson, Svedberg’le ilgili anılarından söz ettiler. Svedberg’in neden polis olmaya karar verdiğini bilen tek kişi Wallander’di.
“Karanlıktan korkarmış,” dedi Wallander. “Öyle söylemişti. Bu çocukluğundan beri peşini bırakmayan bir korkuymuş ve ne kaynağını ne de bu korkudan nasıl kurtulacağını biliyormuş. Bu korkusuyla baş edebileceğini düşündüğünden polis olmuş ama korkudan yine kurtulamamıştı.”
Saat bir buçukta emniyete döndüler. Martinson, Wallander’le birlikteydi.
“Çok iyi idare etti,” dedi Martinson.
“Lisa işinde çok başarılı,” diye karşılık verdi Wallander. “Ama sen bunu zaten biliyorsun, değil mi?”
Martinson karşılık vermedi.
Birden Wallander’in aklına bir şey geldi. “Audi’yi buldun mu?”
“Binanın hemen arkasında özel bir garaj var. Orada. Gidip gördüm.”
“Bagajında teleskop var mıydı?”
“Bagajda yalnızca yedek bir lastikle bir çift çizme vardı. Torpido gözünde de böcek kovucu bir sprey.”
“Ağustosta arı çok olur,” dedi Wallander.
Emniyete geldiklerinde herkes kendi odasına gitti. Nyberg öğle yemeğinde anahtarları Wallander’e vermişti ama Wallander, Svedberg’in evine gitmeden önce Hedeskoga’ya gitti. Sture Björklund adresi çok güzel vermiş, diye geçirdi içinden, kasabanın hemen dışındaki küçük çiftlik evine saparken. Evin önünde küçük bir havuzla oldukça geniş bir çim alan vardı. Çimin üstünde alçı heykeller göze çarpıyordu. Wallander şaşkınlıkla bu heykellerin tümünün de şeytana benzediğini gördü. Sosyoloji profesörünün bahçesinde başka ne bekliyordum, dedi kendi kendine. Düşünceleri bot giyen, yıpranmış deri ceketli ve kenarları yırtık hasır şapkalı bir adamla karşılaşınca dağıldı. Adam oldukça uzun boylu ve zayıftı. Wallander yırtık şapkanın arasından Svedberg’le kuzeninin birbirine ne kadar benzediğini gördü. İkisi de keldi.
Wallander bir an için şaşırmıştı. Profesör Björklund’u çok daha farklı hayal etmişti. Güneş yanığı yüzü ve birkaç günlük sakalıyla profesör karşısında duruyordu. Wallander, Kopenhag’daki profesörlerin derslerine tıraş olmadan girip girmediklerini merak etti ama sonra henüz ağustos başı olduğunu, güz döneminin henüz başlamadığını ve dolayısıyla Björklund’un büyük olasılıkla başka bir iş için Kopenhag’a gideceğini düşündü.
“Umarım sizi rahatsız etmedim,” dedi Wallander.
Sture Björklund başını arkaya atarak bir kahkaha patlattı. Wallander bu kahkahadaki gizli alayı fark etmişti.
“Her cuma Kopenhag’da bir hanımla buluşurum,” dedi Sture Björklund. “Siz isterseniz buna metres diyebilirsiniz. İsveçli polislerin metresleri var mıdır?”
“Olduğunu sanmıyorum,” diye yanıtladı Wallander.
“İnsanın metresinin olması birçok sorunun çözümünü de beraberinde getirir,” dedi Björklund. “Böylelikle insanlar evliler gibi gece geç saatlere kadar tartışıp birbirlerine bir şeyler fırlatmaz, iş çığrından çıkmaz. Kimse kimseyi ciddiye almaz.”
Yırtık şapkalı adamın insanın tüylerini ürperten kahkahası Wallander’in sinirine dokunmaya başlamıştı.
“Evet ama cinayet ciddiye alınacak bir şey,” dedi.
Sture Björklund onaylarcasına başını sallayıp şapkasını çıkardı. Bu davranışında sanki yas tutmaya hazırlanır gibi bir tavır hissediliyordu.
“İçeri girelim,” dedi.
Wallander daha önce hiç böyle bir ev görmemişti. Dıştan bakıldığında tipik bir İskandinav çiftlik evine benziyordu ama Wallander’in içine girdiği dünya bambaşkaydı. Evde tek bir duvar bile yoktu, ev aslında çatı kirişleriyle tutturulmuş büyük bir oda görünümündeydi. Sağda ve solda kule benzeri demir ve tahtadan yapılmış basamaklar vardı. Evin arka tarafındaki duvarın tamamı bir akvaryumla kaplanmıştı. Sture Björklund, Wallander’i iki yanında bir kilise sırası ve tahta bir tabureyle çevrili büyük bir tahta masaya doğru götürdü.
“Oturacağın yerin her zaman sert olması gerektiğini düşünürüm,” dedi Björklund. “Yemek yerken, düşünürken ya da bir polis memuruyla konuşurken rahat olmayan sıralar işinizi bir an önce bitirmeniz için sizi zorlar.”
Wallander sıraya oturdu. Gerçekten de çok rahatsızdı.
“Eğer duyduklarım doğruysa Kopenhag Üniversitesi’nde profesörsünüz.”
“Sosyoloji dersi veriyorum ama ders yoğunluğumu elimden geldiğince en aza indirmeye çalışıyorum. Araştırmalarımla daha çok ilgileniyorum ve bu araştırmaları evden de yapabilirim.”
“Pek alakası yok ama yine de sormak istiyorum. Şu anda ne üzerinde çalışıyorsunuz?”
“İnsanlığın canavarlarla olan ilişkisi.”
Wallander, Sture Björklund’un şaka yapıp yapmadığını anlayamamıştı. Konuşmasını sürdürmesi için bekledi.
“Orta Çağ’daki canavarlar 18. yüzyıldakilerle aynı değildi. Tıpkı gelecek kuşakların bizlere benzemeyeceği gibi onlar da çok farklıydı. İçinde yaşadığımız bu dünya karmaşık ve büyüleyici. Terör de sürekli boyut değiştiriyor. Ayrıca bu tür çalışmalar fazladan para kazanmamı da sağlıyor ama tek amacım bu değil.”
“Peki amacınız ne?”
“Korku filmleri çeken bir Amerikan film şirketine danışmanlık yapıyorum. İş ticari teröre geldiğinde dünyada en çok aranan danışmanlardan biri olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Hawaii’de bir Japon var ama ondan hemen sonra da ben geliyorum.”
Wallander karşısında oturan bu adamın deli olup olmadığını düşünürken adam ona masadaki bir resmi uzattı.
“Ystad’da yedi yaşındaki çocuklarla canavarlar hakkında konuştum. Onların canavarlara ilişkin düşüncelerini kendiminkilerle birleştirince ortaya bu şekil çıktı. Amerikalılar buna bayılıyor. Yedi ve sekiz yaşındaki çocukları korkutmayı amaçlayan bir dizi çizgi filmde başrolü oynayacak.”
Wallander kendisine uzatılan resme baktı. Son derece tedirgin ediciydi. Masaya bıraktı.
“Ee, ne düşünüyorsunuz, Komiserim?”
“Bana Kurt diyebilirsiniz.”
“Ne düşünüyorsunuz?”
“Tatsız. Tedirgin edici.”
“Bizler de tatsız ve tedirgin edici bir dünyada yaşıyoruz.”
Şapkasını çıkarıp masaya bıraktı. Wallander birden odaya yayılan ter kokusuyla irkildi.
“Geçenlerde telefonumu kapattırmaya karar verdim,” dedi Björklund. “Beş yıl önce de televizyonumdan kurtulmuştum. Şimdi de telefondan kurtulacağım.”
“Bu size sorun yaratmayacak mı?”
Björklund ona ciddi bir tavırla baktı. “Dış dünyayla nasıl ve ne zaman ilişki kuracağıma karar verme hakkımı kullanacağım. Bilgisayarımı atmıyorum ama telefonu atıyorum.”
Wallander başını onaylarcasına sallayarak konuyu değiştirdi.
“Kuzeniniz Karl Evert Svedberg öldürüldü. Ylva Brink dışında onun tek akrabası sizsiniz. Onu en son ne zaman görmüştünüz?”
“Yaklaşık üç hafta önce.”
“Kesin bir tarih verebilir misiniz?”
“19 Temmuz Cuma günü saat 16.30’da.”
Yanıtın bu denli çabuk gelmesine Wallander çok şaşırmıştı. “Günü ve saati nasıl oldu da bu kadar çabuk hatırladınız?”
“Çünkü o zaman buluşmayı kararlaştırmıştık. Ben bazı arkadaşlarımı görmek için İskoçya’ya gidiyordum, Kalle de her zamanki gibi ben yokken burada kalacaktı. Ben yolculuğa çıkarken ve bu yolculuklardan döndüğümde birbirimizi görebiliyorduk.”
“Neden bu evde kaldı?”
“Burada oturuyordu.”
Yanıt Wallander’i çok şaşırtmıştı ama Björklund’dan kuşkulanmasını gerektiren bir şey de yoktu ortada.
“Bu hep böyle miydi? Yani siz yolculuğa çıktığınızda o gelip sizin evinizde mi kalıyordu?”
“En aşağı on yıldan beri böyleydi. Harika bir düzen kurmuştuk.”
Wallander kısa bir an düşündü. “Ne zaman döndünüz?”
“27 Temmuz’da. Kalle beni havaalanında karşıladı. Arabasıyla buraya geldik. Bir süre sohbet ettik, sonra o Ystad’a döndü.”
“İşlerinin çok yoğun olduğu hissine kapıldınız mı?”
Björklund başını arkaya atıp insanın tüylerini ürperten kahkahasını patlattı.
“Sanırım dalga geçiyorsunuz, ama ölünün arkasından dalga geçmek saygısızlık değil midir?”
“Dalga geçmiyordum. Son derece ciddiyim.”
Björklund gülümsedi. “Kadınlarla yoğun ve tutkulu bir ilişkiye girdiğimizde galiba hepimiz biraz aşırı yoğun çalışıyor gibi görünürüz?”
Wallander şaşkınlıkla Björklund’a baktı.
“Ne demek istiyorsunuz?”
“Ben İskoçya’dayken Kalle sevgilisiyle burada buluşuyordu. Aslında bu da planın bir parçasıydı. Ben İskoçya’ya ya da başka bir yere gittiğimde onlar burada kalırdı.”
Wallander iç çekti.
“Şaşırmış gibisiniz,” dedi Björklund.
“Her zaman aynı kadınla mı birlikte oluyordu? Kadının adı ne?”
“Louise.”
“Soyadı?”
“Bilmiyorum. Onunla hiç karşılaşmadım. Kalle onun hakkında konuşmazdı.”
Wallander şaşkınlık içindeydi. Svedberg’in bir kadınla ilişkisi olduğunu bilmiyordu, hele uzun süreli bir ilişkisi olduğu doğrusu hiç aklına gelmezdi.
“Bu kadınla ilgili başka neler biliyorsunuz?”
“Hiçbir şey.”
“Ama Kalle mutlaka bir şeyler söylemiş olmalı.”
“Söylemedi. Ben de sormadım. Bizler galiba alışılmışın dışında meraksız bir aileyiz.”
Wallander’in başka sorusu yoktu. Şu anda tek gereksinimi az önce duyduklarını hazmedebilmek için gerekli zamandı. Ayağa kalkınca Björklund kaşlarını çattı.
“Hepsi bu kadar mı?”
“Şimdilik, ama yine görüşeceğiz.”
Björklund onu kapıya kadar götürdü. Hava sıcaktı. Rüzgâr yoktu.
“Onu kimin öldürmüş olabileceğini düşünüyorsunuz?” diye sordu Wallander arabasına yaklaştığında.
“Hırsızlık olayı değil mi? Köşe başında kimin kimleri beklediğini nereden bileceksiniz?”
El sıkıştılar, Wallander arabasına bindi. Arabasını çalıştırırken Björklund cama doğru eğildi.
“Bir şey daha var,” dedi. “Louise saçlarının rengini sıklıkla değiştirir.”
“Bunu nereden biliyorsunuz?”
“Lavabonun içi saçla dolu olurdu da ondan. Bir yıl kızıl, ertesi yıl siyah, sonra da sarı. Her zaman farklıydı.”
“Ancak siz onun aynı kişi olduğunu düşünüyorsunuz, değil mi?”
“Ben Kalle’nin ona sırılsıklam âşık olduğunu düşünüyorum.”
Wallander onaylarcasına başını salladı. Sonra da arabayı sürdü. Saat üç olmuştu. Bir tek şey kesin, diye geçirdi içinden Wallander, birkaç gün önce öldürülen arkadaşımız ve meslektaşımız Svedberg’i meğerse hiçbirimiz tanımıyormuş.
Saat üçü on geçe Wallander arabasını kent meydanına park ettikten sonra Lilla Norre Caddesi’ne doğru yürüdü. Nedenini bilmeden adımlarını hızlandırdı. Birden çok önemli bir şey oluyormuş gibi bir hisse kapılmıştı.
О проекте
О подписке
Другие проекты
