27 Nisan Pazartesi sabahı Komiser Kurt Wallander, Ystad emniyetine geldiğinde öfkeliydi. En son ne zaman bu denli öfkeli olduğunu hatırlayamıyordu. Sabah tıraş olurken yüzünü kesmesi de zaten sinirli olan komiseri iyice çileden çıkarmıştı.
Kendisine günaydın diyen çalışma arkadaşlarına homurdanarak karşılık verdi. Odasına girer girmez kapıyı hızla kapattı, telefonu fişten çekti ve koltuğuna oturarak camdan dışarı bakmaya başladı.
Kurt Wallander kırk dört yaşındaydı. Çok başarılı, inatçı ve zeki bir polis olarak tanınırdı. O sabah kendini hem çok öfkeli hem de huzursuz hissediyordu. Hiç hatırlamak istemeyeceği bir pazar günü geçirmişti.
Öfkeli olmasının nedenlerinden biri Löderup’un dışında tek başına yaşayan babasıydı. Babasıyla her zaman sorunlu bir ilişkisi olmuştu. İlişkileri yıllar içersinde de düzelmemişti. Üstelik kendisinin de fark ettiği gibi her geçen gün babasına daha çok benziyordu. Acaba babası gibi asık suratlı, ne yapacağı önceden kestirilemeyen biri mi olacaktı yaşlanınca?
Pazar günü öğleden sonra Kurt Wallander yine her zamanki gibi babasını görmeye gitmişti. Ilık bahar güneşinin altında verandada kahve içip kâğıt oynamışlardı. Birdenbire babası evlenmeye karar verdiğini açıklamıştı. Kurt Wallander önce yanlış duyduğunu sanmıştı.
“Hayır,” demişti. “Benim evlenmeye niyetim yok.”
“Ben senden söz etmiyorum ki,” diye karşılık vermişti babası. “Evlenmeye karar veren benim.”
Kurt Wallander babasına şaşkınlıkla bakmıştı. “Seksen yaşındasın. Bu yaşta evlenilir mi?”
“Ölmedim daha,” diye üstelemişti babası öfkeyle. “İstediğim her şeyi yapabilirim. Kiminle evleneceğimi sormayacak mısın?”
Kurt Wallander kiminle evleneceğini sordu.
“Kendin bul. Polislerin sonuca ulaşmak için çaba gösterdiklerini sanırdım?”
“Sen yaşıtın hiç kimseyi tanımıyorsun ki.”
“Tanıdığım biri var,” demişti babası. “Ayrıca yaşıtımla evlenmem gerektiğini kim söylüyor ki?”
Kurt Wallander birden yalnızca tek bir olasılık olduğunu fark etmişti: Haftada üç kez gelip babasının ayaklarını yıkayan ve evi temizleyen elli yaşındaki Gertrud Anderson’dan başkası olamazdı.
“Gertrud’la mı evleneceksin?” diye sormuştu. “Ona evlenmek isteyip istemediğini sordun mu? Aranızda otuz yaş fark var. Başka biriyle yaşayabilecek misin? Bunu hiçbir zaman başaramadın ki. Annemle bile olmadı.”
“Yaşlılığımda huyum da değişti, artık iyi huylu biri oldum,” diye karşılık vermişti babası.
Kurt Wallander kulaklarına inanamamıştı. Babası evlenecekti, ha? Yaşlılığında daha iyi huylu olmuştu? Bu mümkün müydü?
Sonra da kavga etmeye başlamışlardı. Sonunda babası kahve fincanını lalelerin üstüne fırlatmış ve kendini resim stüdyosuna kapatmıştı. Yıllardan beri hep aynı resmi yapar dururdu; sonbahar manzarasında gün batımını resmederdi. Ara sıra da bu manzaraya bir horoz eklerdi. Kurt Wallander öfkeyle evine dönmüştü. Bu saçmalıklara bir nokta koymalıydı. Babasının yanında bir yıldan beri çalışan Gertrud Anderson, onunla yaşamanın olanaksız olduğunu nasıl olmuş da görememişti?
Arabasını evine oldukça yakın bir yere park etti. Eve gider gitmez Stockholm’de yaşayan kız kardeşi Kristina’yı aramaya karar vermişti. Ona mutlaka bir an önce Skåne’ye gelmesini söyleyecekti. Aslında hiç kimse babasının kararını değiştiremezdi. Ama belki Gertrud Anderson gerçekleri görür ve evlenmekten vazgeçerdi.
Kız kardeşini arayamadı. En üst kattaki dairesine vardığında kapının kırık olduğunu gördü. Birkaç dakika sonra hırsızların daha yeni aldığı müzik setini, CD’lerini, plaklarını, televizyonu, radyoyu, saatlerini ve kamerasını çaldıklarını fark etti. Ne yapması gerektiğini düşünerek kendini bir koltuğa atıp bir süre oturdu. Sonunda iş yerine telefon ederek o pazar günü nöbette olan Martinson’la konuşmak istediğini söyledi santrale.
Martinson’un telefona gelmesi bir hayli uzun sürmüştü. Wallander onun kahve içip diğer nöbetçi polislerle sohbet ettiğini tahmin etmişti.
“Ben Martinson. Size nasıl yardımcı olabilirim?”
“Ben Wallander. Kıçını kaldırıp buraya gel hemen.”
“Nereye? Odana mı? Bugün çalıştığını bilmiyordum.”
“Evdeyim. Derhâl buraya gel.”
Martinson sonunda konunun önemini fark etmişti. Daha fazla soru sormadan, “Peki,” demişti. “Hemen geliyorum.”
Pazar gününün geri kalan bölümü ise dairenin teknik açıdan aranması ve rapor yazılmasıyla geçmişti. Wallander’in zaman zaman birlikte çalıştığı Martinson, bazen alabildiğine dikkatsiz ve düşüncesizce hareket eden biriydi ama Wallander yine de onunla çalışmaktan hoşlanırdı. Bu da onun şaşırtıcı derece kuvvetli olan sezgilerinden kaynaklanıyordu. Martinson’la diğer polis, işlerini bitirip gittikten sonra Wallander kapıyı tamir etmişti.
Gece bir türlü uyuyamamış ve hırsızları yakalayacak olursa onları nasıl benzeteceğini düşünüp durmuştu. Çalınan eşyalarını düşünerek kendisine daha fazla işkence yapmak istemediğinden bu kez de babasının ne yapacağını, evlenmesine nasıl engel olacağını düşünmeye başlamıştı. Şafakla birlikte kalkarak kahve yapmış ve evinin sigorta poliçesini alarak mutfaktaki masaya oturup poliçeyi incelemeye koyulmuştu. Sigorta şirketinin kullandığı anlaşılmaz dilin karşısında kâğıtları öfkeyle bir kenara fırlatarak banyoya tıraş olmaya gitmişti. Yanağını kestiğinde emniyeti arayıp hasta olduğunu söylemeyi ve yatağa girip bir güzel uyumayı düşünmüştü. Ne var ki CD bile dinlemeden evde oturma düşüncesine dayanamamıştı.
Saat sabahın yedi buçuğuydu ve Wallander odasında, kapalı kapının ardında oturuyordu. Homurdanarak kendine polis olduğunu hatırlatıp telefonu yeniden fişe taktı.
Takar takmaz da çaldı. Arayan santral memuru Ebba’ydı.
“Evine hırsız girdiğini duydum, çok üzüldüm,” dedi. “Gerçekten de tüm plaklarını çalmışlar mı?”
“Birkaç tane 78’lik bırakmışlar. Onları bu akşam dinlemeyi düşünüyorum. Tabii birinden ödünç bir pikap bulabilirsem.”
“Vah vah vah, çok korkunç.”
“Hayat bu işte. Ne istemiştin?”
“Burada bir adam var, sizinle görüşmek istiyormuş.”
“Ne hakkında görüşecekmiş?”
“Biri mi kaybolmuş, ne?”
Wallander masanın üstündeki kâğıt yığınına baktı. “Svedberg onunla neden ilgilenmiyor?”
“Svedberg ava çıktı.”
“Ne?”
“Buna tam olarak ne dediğinizi bilmiyorum ama Svedberg, Marsvinsholm’deki bir çiftlikten kaçan yavru bir boğanın peşinde. Boğa E14 karayolunda trafiği birbirine katıyormuş.”
“Bu trafik polislerinin işi. Neden bizim adamlarımızın bu konuyla ilgilenmesi gerekti ki?”
“Svedberg’i Björk görevlendirdi.”
“Aman Tanrım!”
“O hâlde onu yanına göndereyim mi? Kayıp ihbarında bulunan şu adamı?”
Wallander telefona bakarak başını evet dercesine salladı.
“Gönder,” dedi.
Birkaç dakika sonra kapısı o denli yumuşak bir şekilde vuruldu ki Wallander önce kapının vurulduğundan emin olamadı. Yine de, “Gir,” diye bağırdığında kapı hemen açıldı.
Wallander ilk izlenimin her zaman son derece önemli olduğuna inanan insanlardandı.
Odasından içeri giren adam hiç de öyle hemen dikkatleri üstüne çekebilecek biri değildi. Wallander onun otuz beş yaşlarında olabileceğini tahmin etti. Adamın üstünde koyu kahverengi bir takım elbise vardı, saçları sarıydı ve gözlük takıyordu.
Dikkatini bir şey daha çekmişti.
Adam oldukça endişeliydi. Geceyi uykusuz geçiren bir tek Wallander değildi demek.
Ayağa kalkarak elini uzattı.
“Kurt Wallander, komiser.”
“Adım Robert Åkerblom,” dedi adam. “Karım kayboldu.”
Wallander adamın hemen konuya girmesine şaşırmıştı.
“Başından başlayalım,” dedi. “Lütfen oturun. Koltuk biraz eski, sol kolu sürekli düşüyor, kusura bakmayın.”
Adam koltuğa oturdu. Oturur oturmaz da hıçkırarak ağlamaya başladı.
Wallander ayakta bekledi.
Ziyaretçi koltuğunda oturan adam birkaç dakika sonra sakinleşti. Gözlerini kuruladı, burnunu sildi.
“Özür dilerim,” dedi. “Louise’in başına bir şey gelmiş olmalı. Bugüne dek geceyi hiç dışarıda geçirmedi.”
“Kahve içer misiniz?” diye sordu Wallander. “İsterseniz yiyecek bir şeyler de getirtebilirim.”
“Hayır, teşekkür ederim.”
Wallander başını sallayarak masasının çekmecelerinden birini açıp not defterini çıkardı. Kentteki kırtasiyecilerden birinden kendi parasıyla aldığı not defterlerini kullanırdı. Emniyetin antetli kâğıtlarını kullanmaktan hiç hoşlanmazdı.
“Kişisel bilgilerinizi anlatmakla başlayın,” dedi Wallander.
“Benim adım Robert Åkerblom,” dedi adam. “Karımla birlikte Åkerblom Emlak Şirketi’ni yönetiyorum.”
Wallander yazarken bir yandan da başını evet dercesine salladı. Emlak şirketlerinin Saga sinemasına yakın bir yerde olduğunu biliyordu.
“İki çocuğumuz var,” diye sürdürdü konuşmasını Robert Åkerblom. “Biri dört, diğeri yedi yaşında. İkisi de kız. Åkarvägen’deki sıra evlerden 19 numarada oturuyoruz. Ben bu kasabada doğdum. Karım Ronneby’li.”
Konuşmasına ara vererek, ceketinin iç cebinden bir fotoğraf çıkarıp masanın üstüne koydu. Fotoğraftaki bir kadındı, kadının diğer kadınlardan bir farkı yoktu. Fotoğrafı çeken kişiye gülümsemişti, Wallander fotoğrafın bir fotoğraf stüdyosunda çekildiğini fark etti. Fotoğraftaki yüzü inceledi.
“Bu fotoğraf üç ay önce çekildi,” dedi Robert Åkerblom. “Yeni çekildiği için getirdim buraya.”
“Ve karınız kayboldu, değil mi?” diye sordu Wallander.
“Geçen cuma, bir emlak kredisi işi için Skurup’taki Sparbanken’e gitmişti. Daha sonra da birinin satmak istediği evi görmeye gidecekti. O gün tüm öğleden sonrayı muhasebecimizin bürosunda geçirdim. Eve gitmeden önce de bizim şirkete uğradım. Karım saat beş civarında evde olacağını bildiren bir mesaj bırakmıştı telesekretere. Aradığında saatin üçü çeyrek geçtiğini söylemiş. O andan beri de ondan bir haber alamadık.”
Wallander kaşlarını çattı. Pazartesiydi. Kadın üç günden beri ortada yoktu. İki küçük çocuğu üç gün boyunca annelerinin eve dönmesini beklemişti.
Wallander içgüdüsel bir şekilde bunun sıradan bir kaybolma olayı olmadığını hissetti. Ortadan kaybolan kişilerin genellikle bir süre sonra kaybolma nedenleriyle birlikte geri geldiklerini deneyimlerinden bilirdi. İnsanların birkaç günlüğüne, hatta bir haftalığına bir yerlere gittikleri ve bunu yakınlarına söylemeyi unuttukları bilinen bir gerçekti. Öte yandan çok az kadının çocuklarını bırakıp bir yerlere gittiği de bilinen bir diğer gerçekti. İşte bu, onu endişelendirmişti.
Not defterine bir şeyler yazdı.
“Telesekretere bıraktığı mesaj duruyor mu?” diye sordu.
“Evet,” dedi Robert Åkerblom. “Telesekreterin kasetini getirmeyi akıl edemedim.”
“Önemli değil, onu daha sonra alırız,” dedi Wallander. “Nereden aradığı belli mi?”
“Araba telefonundan.”
Wallander kalemini masanın üstüne koydu ve ziyaretçi koltuğunda oturan adamı incelemeye başladı. Endişeli tavırlarında yapmacık bir ifade kesinlikle yoktu.
“Bir yerlere gitmiş olabilir mi?” diye sordu Wallander.
“Hayır.”
“Arkadaşlarını görmeye gitmiş olabilir mi?”
“Hayır.”
“Akrabalarını?”
“Hayır.”
“Başka herhangi bir olasılık aklınıza geliyor mu?”
“Hayır.”
“Umarım özel bir iki soru sormam sorun olmaz.”
“Hiç kavga etmezdik. Eğer öğrenmek istediğiniz buysa.”
Wallander başını evet dercesine salladı.
“Evet, ben de bunu soracaktım,” dedi.
Yeniden başladı.
“Karınızın geçen cuma günü öğleden sonra ortadan kaybolduğunu söylediniz. Ama bize gelmek için üç gün beklediniz.”
“Çok korkmuştum,” dedi Robert Åkerblom.
Wallander şaşkınlıkla ona baktı.
“Polise gitmek başına korkunç bir şey geldiğini kabul etmek demektir,” diye sürdürdü konuşmasını Robert Åkerblom. “İşte bu yüzden buraya gelmeye cesaret edemedim.”
Wallander başını yavaşça salladı. Robert Åkerblom’un ne demek istediğini çok iyi anlıyordu.
“Tabii onu bulmak için bir şeyler yaptınız, değil mi?”
Robert Åkerblom evet dercesine başını salladı.
“Peki, onu bulmak için neler yaptınız?” diye sordu, yeniden not tutmaya başlamıştı.
“Tanrı’ya dua ettim,” diye karşılık verdi Robert Åkerblom içtenlikle.
Wallander kalemi bıraktı.
“Tanrı’ya dua mı ettiniz?”
“Ailem Metodist. Dün kilisede bir araya geldik ve Papaz Ture-son’la birlikte, Louise’in başına bir şey gelmemiş olması için dua ettik.”
Wallander endişelenmeye başlamıştı. Huzursuzluğunu karşısındaki koltukta oturan adamdan saklamaya çalıştı.
İki çocuklu bir anne, kilise üyesi, diye geçirdi içinden. Bu genç kadın kendi isteğiyle ortadan kaybolamazdı. Tabii, eğer aklını kaçırmamışsa. Ya da herhangi bir tarikata girmemişse. İki çocuklu bir annenin ormana dalıp intihar etmesi pek rastlanılan bir şey değildi. Elbette bu tür şeyler oluyordu ama çok ender.
Wallander nelerin olabileceğini üç aşağı beş yukarı tahmin edebiliyordu.
Ya bir kaza olmuştu ya da Louise Åkerblom bir cinayete kurban gitmişti.
“Bir kaza olmuş olabilir,” dedi.
“Skåne’deki tüm hastaneleri aradım,” dedi Robert Åkerblom. “Hiçbir hastanede yok. Ayrıca başına bir kaza gelmiş olsaydı hastaneden beni mutlaka ararlardı. Louise kimliğini her zaman yanında taşır.”
“Arabası ne markaydı?” diye sordu Wallander.
“Toyota Corolla. 1990 model. Lacivert. Plakası MHL 449.”
Wallander tüm bunları not defterine yazdı.
О проекте
О подписке
Другие проекты
