Hava kararmak üzereydi. Arslanbek, Ullu Karaçay köyünü arkasına almış at koşturmakta, yayla evlerine doğru yol almaktaydı. İlerde görünen bir yayla evine ulaşmak ve orada gecelemek istiyor, bu sebeple acele ediyordu.
Evin yanına varır varmaz atından indi, hayvanı ahıra bırakıp bakımını yaptı. Çalı çırpı toplayıp ocağa yığdı, ateşledi; yamçısını, ocağın hemen yanındaki otların üzerine serdi. Eyeri yastık ederek kendini dinlenmeye bıraktı. Eylül başlarında olunmasına rağmen tesirli bir soğuk vardı. Arslanbek, bir taraftan yorgunluğunu atmaya çalışırken diğer taraftan da uyumamaya gayret ediyordu. Dağ başıydı, buralar tekin olmazdı. Ateş, cızırtılarla, tatlı bir sıcaklık vererek yanıyor; bedeninde, uykuya geçişi hissettiren tatlı bir gevşeme duyuyordu. Rüzgâr, kapıyı biraz aralamıştı. Aralıktan dışarıya doğru baktı; zifiri karanlıktan başka bir şey görünmüyordu. Aklına Şahmelek’i ve gözlerini taktı. Yarı uyur, yarı uyanık vaziyetteydi. Şahmelek bazen düşlerinde, bazen de düşüncelerinde beliriyordu.
Bir çift kor, kapı aralığında parladı. Arslanbek, bir ateşe, bir de kapı aralığına baktı. Ateş ocakta yandığına göre aralıkta görünenler ateş olamazdı. Bir çift gözdü bu; ancak bir kurda ait olabilirdi. Bu arada atı, huzursuz bir şekilde kişnemeye başlamıştı. Eli, kendiliğinden gümüş kamasına doğru kaydı. Yattığı yerden kurdun gözlerini takip etti. Kapı aralığındaki bakışlar, Arslanbek’in eyer üzerindeki başı ile ocaktaki ateş arasında geziniyordu; daha sonra kayboldu.
Arslanbek, kurdun bir keşif yaptığını, tekrar geleceğini tahmin ediyordu. Hemen yatış şeklini değiştirdi; şimdi, eyerin üzerinde ayakları vardı. Kurt, ilk hamlede, eyerin üzerinde diye tespit ettiği başının üzerine atlayacak ve gırtlağı parçalayacaktı; hep böyle avlanırdı. Dışardan su şıpırtıları duyuluyordu. “Galiba, su birikintisinde beleniyor.” diye düşündü. Yaklaşan kararlı ayak seslerini dinledi. Bir çift göz, kapıda yeniden göründü ve bu sefer beklemeden ocağa doğru koştu ve ateşin üzerine doğru silkindi. Tüylerindeki suyun serpintisiyle alevler can çekişmeye başlamıştı. Ateşi kendisi için zararsız bir hâle getirdiğine inanan kurt, eyerin üzerine doğru hamle yaptı. Arslanbek, o anı bekliyordu; kurdun üzerine atıldı. Gümüş kamasını hayvanın vücuduna birkaç defa batırıp çıkardı. Kurt, cansız yere serildi.
Arslanbek, kurdun leşini dışarıya taşırken aklına atı geldi. O, ahırda olmalıydı. Oraya kurtların girmesinin imkânı yoktu. Yine de bir kontrol etti; anormal durum yoktu. Döndü, kapıyı sıkıca kapadı; açılmaması için ardına taşlar koydu. Ateşi tazeleyip yamçıdan yatağına uzandı. Bu defa uyku tutmuyordu. Aklına, Kazavat Cır3 gelmişti. Türküyü, hafif hafif mırıldanmaya başladı:
Kalksana Ebubekir, sevgili arkadaşım;
Gelsene böyle yanıma.
Atlanalım uzak yola,
Binsene doru atına.
Arkadaşlar binip atlarına
Uzak yola giderler,
Selâm verip kartlarına
Din savaşı ederler.
Ay yanıp çıkmış idi,
Yıldızlar parlıyordu.
“Sav göreyim balam!” dedi,
Kart anam titriyordu.
Türkü söylemeyi kesti. Düşündü… Ne kadar da güzeldi türküler! Ne kadar da vatan, din, millet sevgisi doluydu. Kendini savaşa giderken anasına veda eden askerin yerine koydu. Türkünün geri kalan kısmını yine mırıltılarla söylemeye devam etti.
Anam, canım, sen ağlama;
Sil gözyaşlarını.
Din savaşına gidiyorum
Arama kabirimi.
Benim kabirim olacak
Geniş düzlerde, dağlarda.
Korkma anam, kalmaz kanım
Bir damla da düşmana
Arslanbek, türküyü, her bir kelimesinin üzerinde durarak, verdiği his ve heyecanı yudum yudum içerek söylüyordu. O an, kendi ninnisini söyleyen bir bebek gibiydi; türküler mırıldanırken uykuya daldı.
Gün doğmadan uyandı. Öğleye kadar at sürdü. Mingi Tav’daki4 bir mağaranın önüne geldiğinde arkadaşının beklemekte olduğunu gördü. Kucaklaştılar. Bu, Ocukoğlu Musa idi. Arslanbek’in akranıydı, silâh arkadaşıydı. Birlikte sırt sırta vererek Rus askerlerine karşı savaşıyorlardı. Mingi Tav, Rus askerlerine mezar oluyordu. Birlikte tuzaklar kuruyorlar, birlikte vuruşarak ölüm çizgisi üzerinde ölüme meydan okuyorlardı. Ruslar, bütün uğraşmalarına rağmen Mingi Tav’a hakim olamamışlardı. Daha kötüsü, meydan muharebesi yapmışçasına asker kaybetmiş, iki Türk’ün hakkından gelememişlerdi.
Bu iki Türk’ten birini öğrenmişlerdi; biri Ocukoğlu Musa idi fakat diğerini, Arslanbek’i bir türlü tespit edememişlerdi. Rusların Karaçay köylerine soktukları casuslar bile bilgi edinememişlerdi. Ne Ocukoğlu’nun yerini ne de arkadaşının kimliğini öğrenmişlerdi. Ruslar bütün Kuzey Kafkasya köylerinde ilân ediyorlardı: Her kim olursa olsun, Ocukoğlu Musa’yı görünce haber verecekti. Görüp de haber vermeyen, onu barındıran ve saklayanı bilip de ihbar etmeyen ölümlerden ölüm beğenecekti.
Ocukoğlu gencecikti. Rusların Türk topraklarında at oynatmalarını hazmedemiyordu. Sivil veya asker, Türk’ün işine burnunu sokmaya heveslenen her bir Rus’u temizliyordu; daha doğrusu Arslanbek ile birlikte öldürüyorlardı. Üç bir yanda, beş bir tarafta, bulduklarını vuruyorlardı. Böylece öldürülen Rus sayısı gün geçtikçe artıyor, Rusların öfkesi de kabardıkça kabarıyordu.
İşte bugün bir daha bir araya gelmişlerdi. Arslanbek Ocukoğlu’nun işaretini alır almaz hemen yola koyulmuş ve buluşma yerine gelmişti. Atları yakınlarında otlarken kendileri çam dibine uzandılar.
–Anlat Musa! Mingi Tav’da ne var ne yok? Yeni avlar var mı?
–Bugün nasibimiz bol arkadaş. Bu civarda, tam yüz kişi olduğunu tahmin ettiğim bir süvari birliği var; bizi arıyorlar.
–Ölümü arıyorlar!
–Doğru…
Bu arada ikisi de düşündü. Yüz kâfirin daha kılıçtan geçirilmesi zevkiyle hayal kurdular. Bu sefer sayı pek fazlaydı, işleri de o nispette zor olacaktı. Sessizliği Arslanbek bozdu.
–Onları öyle bir dar yerde kıstırmalıyız ki… Öyle doğramalıyız ki içlerinden hiçbiri kurtulmamalı. Böyle bir yer…
İkisinin de dudaklarından aynı kelime çıktı:
–Geçit Yeri…
Durulmazdı artık. Hemen ayağa kalktılar. Kucaklaşıp helâlleştiler. Atlarına binerken ikisinin de dudaklarında besmele vardı. Atlarını sürdüler, sürdüler… Geçit Yeri’ne vardıklarında Ruslar ters yönde gidiyorlardı.
–Kalabalık gelmişler! dedi Ocukoğlu.
–Anlaşılan korkuyorlar, canları pek tatlı, diye karşılık verdi Arslanbek.
Hemen orada, çarpışmanın planlamasını yaptılar. Rusların Geçit Yeri’ne doğru gelmelerini ve oradan geçmelerini sağlayacaklardı. Musa, geçidin girişindeki çamların arkasına, görünmeyecek bir şekilde gizlendi. Arslanbek, bir tepeye çıkarak iyice görünecek bir şekilde durdu, tüfeğini havaya sıktı. Mingi Tav’ın yamaçları, tüfek sesi ve Arslanbek’in narasıyla yankılandı:
–Topraklarımızdan defolun!
Ruslar durakladılar. Önce silâh sesinin ve naranın nereden geldiğini tahmin etmeye çalıştılar ve sonunda buldular. Karşı tepede, tek başına bir kişi, tüfeğini kendilerine doğru sallıyordu. Yüz kişilik birliğe karşı tek kişinin karşı koyması anlaşılacak gibi değildi. Bu Türklerde akıl yoktu… Eceline susamış bu Karaçaylıya karşı at sürdüler. Yine de ihtiyatlı davranıyor, çevreyi kontrol ediyorlardı. Arslanbek, Ruslar yaklaşınca geçide girdi ve kaçıyormuş gibi at sürmeye başladı. Onu takip eden Ruslar da geçide daldılar; az sonra, ancak tek atlının yol alabileceği eğri büğrü geçitte tespih tanesi gibi dizilmişlerdi. Uçuruma yuvarlanmamak için dikkatli fakat Arslanbek’e yetişebilmek için de olabildiğince hızlı gitmeye çalışıyorlardı.
Son Rus atlısı da tuzağa girince Ocukoğlu, gizlendiği yerden çıktı, atını hızlandırdı, yetişti. Kılıcıyla birini hakladı, sonra birini, birini daha… Ocukoğlu’nun kılıcı biçim sizyerde, zorlu bir zamanda yakalamıştı Rusları. Hiç aman vermiyor, hasımlarını birer birer haklıyordu. Rus askerlerinden bazıları dönerek karşılık vermek istedilerse de o daracık yol, o kadarcık manevra için bile yeterli değildi. Dönerek Ocukoğlu’na saldırmak isteyen birkaç Rus, atıyla birlikte uçuruma yuvarlandı. At kişnemeleri ve Rusların feryatları birbirine karışıyordu. Bazı Ruslar, tüfeklerini kullanmak isteseler de kimisi arkadaşını vurma ihtimali karşısında tetiğe basamıyordu; kimisi de silahını kullansa da ya kendi arkadaşını vuruyor ya da attığı boşa gidiyordu. Eğri büğrü ve daracık yolda, yolun içine kadar girmiş ağaçlar, yolculuğu olduğu kadar nişan almayı da zorlaştırıyordu.
Kaçıyor gibi görüntü vererek gitmekte olan Arslanbek, Rusların tuzağa düştüğünü görünce durdu. Üzerine teker teker gelmekten başka yapacak bir şeyi olmayan Ruslara karşı kılıç sallamaya başladı. Yüz yüze geldiği Rus askerlerinden bazılarının üzerine sinmiş bulunan ölüm korkusunu bakışlarından okuyordu. O an, “Karşımdaki de bir insan!” düşüncesiyle beliren acıma duygusunu hemen bastırıyor; en ufak bir gevşekliğin kendi canına mal olacağının şuurunda, karşısındakilerinin cansız bedenlerini uçuruma yuvarlamaya devam ediyordu. Bir taraftan da söyleniyordu: “Neden topraklarımızı işgal ve bizi tutsak ettiniz? İnsanlarımıza neden zulmediyorsunuz? Kendi topraklarınızda, evinizde huzur içinde yaşasaydınız…” Arslanbek’in kılıcından kurtulmak isteyen ve ölüm korkusuyla kaçmayı düşünen pek çok Rus askeri, geriye dönmek istese de başaramıyor; arkasındakine çarpıyor ve birlikte, atlarıyla uçuruma yuvarlanıyorlardı. O gün, o saatlerde geçit yeri ve çevresi kılıç şakırtıları, at kişnemeleri, Rus feryat ve inlemelerine şahit oluyordu.
Ocukoğlu ile Arslanbek’in arasında üç Rus askeri kalmıştı. Ruslar, bulundukları yerde, korkudan fırlayacak kadar büyümüş gözleriyle aşağı yukarı bakındılar. Ne yukarıya, dik yamaca at sürmek mümkündü ne de aşağıya, uçuruma; kaçıp kurtulmaları mümkün değildi. Onların akıbeti de diğerleri gibi oldu. Mingi Tav’ın Geçit Yeri, yüz civarında Rus atlısına mezar olmuştu. Muzaffer iki yiğit kucaklaştılar.
–Ellerin dert görmesin, dedi Arslanbek.
–Türk milleti sağ olsun, dedi Musa.
Yorgun fakat mutluydular. Oradan hemen uzaklaşmaları gerekiyordu. Birlikte uzunca bir süre yol aldılar. Uzakta, bir yayla evi görünmüştü, evin önünde de birisi vardı ancak kim olduğu anlaşılmıyordu. Arslanbek, atının dizginini çekti.
–Orada bir Karaçaylı var. Beni görüp tanımaması gerek, dedi. Gitmeliyim…
Kucaklaşıp ayrıldılar. Arslanbek, yayla evinin önündeki kişinin görüş mesafesinden çıkıncaya kadar, köyü Ullu Karaçay’ın aksi yönünde at sürdü; daha sonra yönünü köyüne çevirdi. Tanınmaması, bilinmemesi için böyle davranması gerekiyordu.
Ocukoğlu, yayla evine doğru at sürdü. Tahmin ettikleri gibi ev, Karaçaylı bir hacınındı. Hacı, Ocukoğlu’nu karşıladı.
–Hoş geldin yiğit, dedi. Kimsin, kimin nesisin?
Musa, atından inmeden, bir çocuk mahcupluğunda kendini tanıttı.
–Bana Ocukoğlu Musa derler.
Hacı şaşırdı.
–Yaa… Sen hangi cesaretle böyle ortalıkta geziyorsun? Seni görüp de haber vermeyen kurşunlanacak.
–Korkuyorsan giderim.
–İn atından Ocukoğlu, dedi hacı öfkelenerek. Rus kâfirinden korkmam. “Hacı, konuğuna bakmadı.” dedirtmem. Ölsem de seni barındırırım. Sen gibi bir yiğit için canım da malım da feda olsun.
–Sağ ol…
Ocukoğlu atından gülümseyerek indi.
О проекте
О подписке
Другие проекты